* Bölüm 7 *

1644 Kelimeler
Anahtarımı çantama özenle yerleştirip yüzüme en mendebur, en kavgaya hazır surat ifademi takınıp bir hışımla girdim salona. Ve gördüğüm sahne ile ağzımdan çıkan ilk söz " Tövbe bismillah!" oldu. Hamza kanlı canlı bir şekilde karşımda duruyordu hem de ıslak saçları, çıplak üst kısmı ve altına bir eşofman giymiş bir biçimde. Üzerinde sadece eşofman altı vardı! Aklıma mukayyet ol Allah'ım... Hemen gözlerimi kapattım. Sonra o yetmedi arkamı döndüm ve en son koşar adım mutfağa attım kendimi. Bunlar o kadar kısa zamanda olmuştu ki konuşacak zamanım olmamıştı. Bir hoş geldin bile diyememiştim adama. Zaten diyecek de halim kalmamıştı. Ellerim titreyerek bir bardak su doldurdum kendime. Bir yandan hala tövbeler çekiyordum dilimden. Bu adam benim cehennem biletim olacaktı bu gidişle. Tövbe estağfurullah! Ben ki sabah gereksiz bir konuşma yapmış, öğlen nezarete atılmış bir kızdım. Bana yapılır mıydı bu? Böyle gezilir mi evde Allah aşkına? Hemen belediyeye şikâyet edip evde ıslak saç ve üstsüz gezmeyi yasaklatmak lazım. Buna kalp mi dayanır? Şimdi en mahrem hayallerimde başrolü oynayacak görüntüyü vermişti beyimiz benim fesat zihnime. Unut unutabilirsen... Ben suyumu bitirene kadar Hamza müziğin sesini kapatıp mutfak kapısına gelmişti. Neyse ki üzerine bir şeyler giymeyi akıl etmişti. Ben banyo yapınca bile temiz kıyafetlerimi giyip öyle çıkarım banyodan. Evde çıplak gezilir mi? O pencereden mahallenin kızları görse bunu böyle vallahi kan çıkar, mahalleyi yakarım ben. Bak yine sinirlenmeye başladım. Kıyafetlerinin altından bile belli olan o kaslı vücudunu sergilemesini komple yasaklıyorum Hamza'nın. Şimdilik bu yasağı bir tek ben bilsem de ilerde ona da söylemeyi düşünüyorum. Uygun bir zamanda inşallah... Hamza'nın yağmur diye seslenmesi ile kendime gelmiştim. Kaşlarım çatık, elimdeki su bardağını dudaklarıma dayamış haince düşünmeye dalmıştım. " Efendim." Dedim sesin geldiği yöne bakmamaya çalışarak. " Kusura bakma. Yeni geldim ben de. Daha bizimkilerin haberi yok. Sen evde olmayınca..." dedi ama tamamlamasını beklemeden " Yok. Ne kusuru canım. Kendi evin tabi." dedim ama sesimde bile bir alınganlık belirtisi vardı hala. Ben bir tek Şafak'ı ve babamı üstsüz görmüşümdür öyle. Onların pelte olmuş vücutlarını düşünürsek Hamza'nın taş gibi görüntüsüne bakmak bile resmen günah üstü günahtı. Hamza'ya bakmamaya çalışsam da içimdeki o Munzur tarafım göz ucuyla süzmüştü kınalımı. Üzerine siyah bir tshirt geçirmişti. Rahat ve her zamanki gibi yakışıklıydı. İki aydır, kınalım geldiğinde kollarına atılmayı hayal ederken bugün onu görür görmez kaçmıştım. Dudaklarını düzleştirmiş düşünceli bir şekilde bana bakıyordu o sırada. " Hoş geldin bu arada." Dedim gülümsemeye çalışarak. Yorgun görünüyordu kınalım. Yüzü solmuş ve biraz da kilo vermişti. Saçlarındaki kınalı perçemin rengi de iyice açılmış hafif koyu bir sarıya dönmüştü. Gözlerinden bile okunuyordu yorgunluğu. Son iki ayda pek İyi bir uyku çekmediği şişmiş gözaltlarından anlaşılıyordu. Kim bilir kaç ölüm görmüştü. Ve kaç kere ölümden dönmüştü son iki ayda... İçim acıdı yine. Sarılsa mıydım şimdi boynuna? Hoş geldin dese miydim? Seni ne kadar özledim, ne kadar merak ettim diye başlayıp anlatsa mıydım acaba iki aydır çektiklerimi? Yapamazdım tabi ki. Yerim dardı benim bir kere! Yüreğim ufacıktı daha. Yapamazdım... " Hoş bulduk." Dedi Hamza anlayışlı bir ses tonuyla. O da bana sarılmak isteyip de kendini tutuyor mudur acaba? Kendini kandırıp da iyice kaptırma Yağmur! " Ben akşam yukarı geçerim. Sen yine burada kalırsın." Adamı gül gibi evinden de etmiştim böylece. Aslında işime gelmişti bu öneri. Gülsüm teyzeyi seviyordum ama Osman amca da olunca ikisi ile o evde kalmaya hevesli değildim pek. Bu eve fazlasıyla alışmıştım galiba. Bu eve sinen o kokudan uzaklaşmak istemiyordum açıkçası. Başımı olur anlamında salladım acemice. " Tamam o zaman." Dedi sıkıntıyla. Ben sessizce dinliyordum Hamza da kendi kendine monolog şeklinde konuşuyordu. " Ben odamda yatacağım. Akşamüzeri yukarı çıkarım. Biraz dinleneyim." Dedi. Ellerini anlamsızca oynatıyordu havada. O da en az benim kadar şaşkındı bence. " Öyle yatma ama. Hava soğuk. Üşürsün." Diye seslendim arkasından. Dayanamamıştım işte.  Öyle ıslak kafayla bir kısa kolluyla durulur muydu kış günü. Ev kaloriferli de olsa üşür hasta olurdu benim kınalım. Odasının kapısını örttüğünü duyduğumda dilimi ısırdım. Bana neydi Allah aşkına. Üşürse üşüsündü yani. İçinde tut Yağmur içinde tut bazı şeyleri! Sıcak çikolata, battaniye ve kitap okuma fikrim geldi aklıma. Ocağa su koydum. Hamza uyurken beynimi meşgul edecek bir şeyler yapmalıydım. Parmak ucumda ses etmeden yürüyerek kitabımı, battaniyemi ve walkman 'imi hazırladım su kaynayana kadar. Bir kupa kahvem elimde, kitabım, müziğim, battaniyem ve hatta yan odada uyuyan kınalım bile vardı. Huzur böyle bir şeydi işte. Kitabı okurken mayışıp uyuya kalacağımı hiç hesaba katmamıştım ben. Kanepede sızmış kalmışım. Çocukların üst kattan gelen seslerine uyandım. Koşuşturup oynuyorlardı. Hatice abla gelmiş olmalıydı. O ne zaman çocuklarla Gülsüm teyzeye gelse üst kat aşağı inecekmiş gibi hissediyordum. Hava da kararmıştı. Hamza uyanmıştı büyük ihtimalle. Yukarıdakilerin neşesine bakılırsa çoktan çıkmıştı bile. Derin bir iç çektim. İşte şimdi kendimi bir ayrık otu gibi hissediyordum. Dış kapının dış mandalıydım sonuçta. Sehpadaki kumandayı alıp keyifsizce televizyonu açtım. Neyse ki bu akşam ' Deli Yürek' vardı. Ağlaya ağlaya izlerdim artık. Tam özetler bitip yeni bölüm başlayacakken kapı zili çaldı. Ayağımı sürüyerek kapıya gittim, annem geldiyse baban dizi izletmiyor sende izleyeceğim diye, hiç çekemezdim doğrusu bu gece.  Kapıyı açtığımda Arda ve Ecem'le karşılaşınca şaşırdım. Gülsüm teyzenin beni yukarı çağırdığını söylediler. İçim kıpır kıpır olmuştu bu teklifle. Ben de onların ailesinden sayılırdım artık değil mi ama? Yusuf sen de kusura bakma artık dedim televizyonu kapatırken haftaya görüşürüz nasıl olsa. Tülbendimi aynada düzeltip üzerime çeki düzen verdim ve merdivenleri sekerek çıkıp Gülsüm teyzelerin kapısının önüne geldim. Kalbim dayanamayacağım bir hızla atıyordu. Nefesimi tutup bastım zile. Kapıya ciyak ciyak bağırarak gelen çocukların sesini duyabiliyordum. Birbirleri ile kavga ediyorlardı kapıyı ben açacağım diye. Nihayet birkaç dakika sonunda ikisi beraber açmışlardı kapıyı. Gülsüm teyze beni görünce en sevimli tebessümünü takınıp " Hoş geldin kızım." Dedi tüm sıcakkanlılığıyla. Hatice abla da arkasından gelip sarıldı. " Gözünüz aydın." Dedim çekinerek. " Hadi gel." Dedi Gülsüm teyze. " Masaya geçiyorduk biz de." Masayı ne ara bu kadar güzel yemeklerle donatmışlardı acaba? Hamza onlara haber vermiş miydi geleceğini? Yok canım bilse Gülsüm teyze bana kesin söylerdi. Arada onu arıyordu Hamza bildiğim kadarıyla ama geleceğini haber vermemiştir herhalde. Yemeğe geçmeden önce Hamza önce çocuklara sonra anne babasına sonra ablası ve eniştesine paketler verdi. Hediye de getirmişti. Gülsüm teyze söylemişti bir kere laf arasında anneme; Hamza'nın böyle adetleri varmış. Görevden döndüğünde hepsine hediye alırmış. Ben kedi gibi izliyordum onları. Hediyesini alan garip bir hüzünle tebessüm edip açıyordu paketini. Çocuklar hariç. Onlar hunharca yırtmışlardı oyuncaklarının kutusunu. Ben de çok ortalarda görünmeyeyim diye mutfaktan bir şeyler taşıyordum masaya. Bu sahneleri gördükçe benim ne işim var burada diye sorgularken buluyordum kendimi. Bir de ağlamaklı oluyordum işte. Mutfakta tuzluk ve karabiberlikle öylesine oynarken Arda geldi yanıma. Elindeki çantayı uzatıp " Bunu dayım sana gönderdi." Dedi masumca. " Bana mı?" diye sordum çocuğa. Daha çok sayıklıyordum o anlarda. " Evet, sana vermemi söyledi." Diye tekrar etti Arda. " Tamam, teşekkür ederim yakışıklı." Dedim ve başını okşadım. " Bir şey değil." deyip çıktı mutfaktan. Çantada şık bir kutu vardı. Hemen çıkardım kutuyu. Ama bakmaya cesaret edemedim önce. Acaba dağda avladığı tavşanların ayağını koymuş olabilir miydi? Ben küçükken Şafak bulduğu ölü fare ve yılanları hediye paketine koyup yatağıma bırakırdı. Yok canım, Hamza öyle bir psikopat değildi sonuçta. Ağlamamak için kendimi zor tutarak açtım kutuyu. Kutunun içinde çok şık bir takı seti vardı. Sınıfta Mardinli bir kızda görmüştüm bundan. O yöreye özgü bir şeymiş. Telkâri diyorlarmış buna. Çok özeldir demişti, işçiliği çokmuş. Elimi gümüş takının üzerinde gezdirdim. Kınalım mı seçmişti şimdi bunu hem de benim için?  Ağlama Yağmur gözünü seveyim ağlama! Hatice abla Sofraya geçiyoruz demek için mutfağa geldi o sırada. Elimdeki kutuya bakıp ne kadar güzel olduğunu söyledi. Ve takmam için ısrar etti. Ben naz yapıp mırın kırın etsem de hızlı davranıp boynuma geçirdi kolyeyi. Ben de bilekliğini taktım ondan aldığım cesaretle. Hoşuma da gitmişti Hatice abla çok yakıştı deyince. Çorba tenceresini alıp masaya geçtik. Hamza beni görünce kolyeme takılmıştı gözleri. Tabağına çorbasını koyarken kısık bir sesle " Teşekkür ederim." Dedim utanarak. " Yakışmış." Dedi duygusuz bir sesle. Üzerine lacivert uzun kollu bir sweet giymesine rağmen ona baktığımda gündüz karşılaştığım manzara geliyordu gözümün önüne. Ve ben daha çok utanıyordum kendimden. Yakışmış mı demişti o bana? Hamza giderken yediğimiz kalabalık yemeğin hüznüne inat bu gece masadaki herkesin gözleri ışıldıyordu. Bayram sabahı kahvaltıları gibi bir keyif ve neşe hâkimdi evde. Hamza bir ara yine gözleriyle masada tuzluğu aradı. Tabi ki ben tuzluğu tam önüme alıp zimmetime geçirmiştim. Kınalım gözlerini tuzluğa sabitleyince bir şey demesine fırsat vermeden uzattım tuzluğu. Yine bilmişlik yaparak " Bence tuzu yeterli ama." Diye de ekledim. Okulda fazla tuz tüketimi yüzünden organlarımızın nasıl zarar gördüğünü öğrendikten sonra evdekilere de çok karışır olmuştum aslında. Ama şimdi Hamza'yı koruma içgüdüsü yerleşmişti nedense ruhuma. En azından yanımdayken koruyup kollayabilirdim değil mi? " Teşekkür ederim." Dedi yine sıkılgan bir tavırla. Bu sefer daha çok bilmişliğime küstahlık kartını açmış gibiydi sesi. Yemekler bitince Gülsüm anne Hamza'nın en sevdiği tatlıyı getirdi. Mozaik pasta. Hani şu bisküvi ile hazırlanan, kolay pastadan. " A ben biliyorum bunu yapmayı." Dedim her zamanki patavatsızlığımla. Hatice abla da " İyi o zaman yaparsın bol bol." Dedi gülerek. Hamza ve ben hariç herkes gülmüştü bu lafa. Gülüşmeler bitince Osman amca ( baba mı demeliydim ki artık?) girdi söze. " Hamza evladım. Artık sizin Yağmur kızımla dini nikâhınızı kıyalım diyorum." dedi. Buz gibi bir sessizlik oldu bu konu açılınca. Hamza " Baba daha yeni geldim biliyorsun." Dedi ezilip büzülerek. " Evet, biliyorum oğlum. Ben de onu diyorum işte." Dedi Osman amca. " Sen ne diyorsun Yağmur kızım?" dedi bana dönerek. Ne diyeceğim hoppala diyorum Osman amca. Bu ne acele? Diyemedim tabi ki. Hem adam haklıydı bir yerde. Onların alt katında kalıyordum. Sabah yaşadığımız faciayı düşünürsek Hamza ile aynı ortamda bulunma olasılığımız yüksekti artık. Aslında bir yanım da dünden razıydı yani ne yalan söyleyeyim. Zaten adamdan habersiz yüzük takıp gezmedim mi iki ay boyunca mahallede? " Siz bilirsiniz." Dedim utancımdan başımı öne eğerek. " Tamam, o zaman." Dedi Osman amca. " Yarın dini nikâhınızı kıyarız. Haftaya da düğününüzü yaparız." Dedi. Hamza'nın dik bakışlarını görünce " Acele etmek lazım. Acele..." dedi söylenir gibi kafasını sallayarak. Kısa bir sessizlik oldu masada sonra porselene değen metalin şıngırtısı karıştı sessizliğe. Yarın kınalımla evlenecek miydim ben şimdi?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE