Kasım ayının sert havası kar soğuğu taşıyordu ruhunda. Ellerimi cebime sokmuş ve kafamı da atkıma gömmeye çalışarak ilerliyordum sokakta. Bugün izin günümdü. Ve ben de okulun kapısında bekleyen Betül ve Merve'nin yanına gidip destek olmaya karar vermiştim. Ne zamandır boşluyordum onları da.
Zaten okula alınmadığımız için pek gidesim gelmiyordu artık açıkçası. Şimdi diyeceksiniz okulunu okusana kızım diye. Haklısınız. Ben o okulu kazanmak için çok emek verdim. Hem de ailemin desteği olmadan. Ama başımı da isteyerek örttüm ben. Annem babam genç kıza yakışmadığını, evlenince örtünebileceğimi söylerken ben ısrar ettim. Hatta onlara direndim. Çünkü Allah'ın ayeti diye bildim ben bu örtüyü. Şimdi Allah rızası için yaptığım bir şeyden dünyalık heveslerim için kazandığım okula gitmek adına vaz geçmeyi yediremiyorum gururuma. Bu birine seni karakterin için seviyorum deyip ertesi gün parası için başka biri ile evlenmek gibi. Evet çok absürt bir örnek oldu farkındayım ama benim için öyle işte. Ben doktor olmaktan vaz geçebilirim ama cennet hayalimden vaz geçmek istemiyorum. Eğer bir şeylerden ödün vererek okuyacaksam zaten bir anlamı kalmıyor ki doktor olmanın.
Düşüncelere dalmış yolda ilerlerken yanından geçtiğim gençlerin işaret parmağı ile beni gösterip " Fadime Şahin geçiyor." Diye bağırıp alay etmeleri ile kendime geldim. Son zamanlarda artan faili meçhul cinayetler, bunları işlediği iddia edilen sarıklı cübbeli adamlar bir de Fadime Şahin diye bir kadın türemişti haberlerde. Ben haberleri çok takip etmezdim eskiden. Şimdi elim bağrımda izliyorum haberleri. Önceden şehit haberleri sadece bir rakamdan ibaretken şimdi her isim yankı yaparak yıkıyor aklımın duvarlarını. Kınalımın adını duyma ihtimali bile canımdan can gitmesine yetiyor. Her gün onlarca şehit veriyoruz doğuda. Önceden bu kadar çok olduğunu düşünmezdim açıkçası şimdi her birinin acısı canımı yakıyor. Hep soruyorum kendime; ya Hamza'm olsaydı o haberlere konu olan şehadet şerbetini içmiş vatan evladı? İşte bu bekleyiş yoruyordu kalbimi. En son sesini duyduğumdan bu yana bile neredeyse bir ay geçmişti. Şimdi ne haldeydi? Ne yapardı? Ne yer ne içerdi? Onun da elleri üşüyor muydu acaba? Peki ya yüreği, hangi hayalle ısıtıyordu yüreğini?
Derin bir nefes aldığımda beni işaret eden çocukların arkamda kaldığını fark ettim. Buna sevinmiştim. Çünkü bazen arkamdan koşup bir şeyler fırlatan saçma insanlar çıkıyordu yoluma. Betül'ün dediği gibi; bu ülkenin teni beyaz ama yüreği zenci vatandaşları olmuştuk biz artık. Deli zenciler diyorduk kendi aramızda grubumuza. Artık alışmıştık dışlanmaya ya da sokakta uğradığımız tacizlere. Buna alışmak denmez gerçi. Ama idare ediyorduk bir şekilde. Bizim de sesimizin gür çıkacağı günler gelecekti elbet. Sabrediyor ve zamanımızı bekliyorduk. Tabi sabrederken boş da durmuyorduk. Dilimizde dualar elimiz yumruk olmuş bir şekilde direniyorduk zulüm bellediğimiz işlere. Bir sonuca ulaşamamıştık henüz. Hatta kaybeden taraf gibi görünüyorduk biraz da. Ama olsun biz Peygamber Efendimiz 'in dediğini tekrar ediyorduk birbirimize; "İstemez misin ya Ömer, dünya onların, ahiret de bizim olsun!"
Arkamdan hızla gelen topuk sesleri beni tedirgin ediyor nedense. Normal zamanda başörtümün altından kulaklıklarımı takar ve Tahtakale'den neredeyse bir maaşımı verip aldığım ikinci el walkman 'imle radyo dinlerdim. Ama son zamanlarda radyolarda o kadar acıklı ayrılık şarkıları çalıyorlar ki dinleyesim kalmadı. Zaten her sokakta son ses 'bu akşam ölürüm' çalmasa eksik kalıyor. Ne bunalımlı millet olduk! En yakın zamanda kendime neşeli şarkılardan oluşan bir kaset doldurmalıyım diye not ettim beynimin bir köşesine.
Adımlarımı da hızlandırınca okulun önüne beklemediğim bir çabuklukla ulaşmıştım yine. Betül ve Merve beni görünce biraz sitem etseler de durumumu bildikleri için anlayışla karşıladılar her zamanki gibi. Benim onların ailesi gibi anlayışlı bir ailem yoktu, masraflarımı karşılamak için çalışmam gerekiyordu. Ve evlerini işgal ettiğim kişilere karşı sorumluluklarım da eklenmişti şimdi.
" Yağmur bugün okullara gelen arkadaşların hepsi meydanda toplanacak. Biraz daha büyük ve geniş bir kitle oluşturup gündem yapmaya çalışacağız. Sen de gelir misin?" diye sordu Betül.
Bunu kısa bir süre düşünmem gerekti. Normal zamanda kabul etmezdim ama artık Şafak benim için bir tehdit unsuru olmaktan çıkmıştı. Annem ve babamdan da çekineceğim bir durum kalmamıştı çünkü artık pek ilgilenmiyorlardı benim hayatımla.
" Gelirim tabi." dedim hevesle. İlk defa büyük eylemlerden birine katılacak olmanın heyecan ve coşkusu sardı hemen direnişçi ruhumu.
Bu sırada yanımıza gelen Ahmet'i fark etmemiştim bile. Ahmet bizim üst sınıftan bir arkadaş. Hali vakti yerinde biridir laf aramızda. Lüks bir arabayla gelir okula. Bize de çok destek olmuştur. Maddi ve manevi olarak hep yanımızdadır sağ olsun.
Ahmet kızlara kibarca selam verdikten sonra bana dönerek " Yağmur seninle özel bir şey konuşmak istiyorum müsaitsen." Dedi. Hali tavrı oldukça ciddi görünüyordu. Kızlara baktım şaşkınca. Şimdi ben ne diyeyim der gibi aman diledim gözlerimle.
Merve atladı lafa " Biz meydandaki eyleme gidecektik beraber ama." Diyerek beni kurtarmaya çalışsa da Ahmet " Ben kısa konuşacağım zaten. Sonra bırakırım Yağmur'u sizin yanınıza." Diyerek kurtardı bu golü.
Ben el mahkûm bir şekilde kabul etmek zorunda kaldım konuşma talebini. Sonuçta birçok konuda bize yardım etmiş olan tanıdığımız bildiğimiz arkadaşımızdı. Tek sorun özel olarak konuşmak istemesiydi. Bu yanlış anlaşılmaya müsait bir pozisyona sokabilirdi bizi. Neyse ki parmağımda söz yüzüğüm vardı benim sahibim var diye haykıran. Gerçi bizim okulda rahatsız edilmek istemeyen kızlar parmağına yüzük geçirdiği için pek anlamı kalmıyordu bu yüzüklerin ama yine de bana güven veriyordu. Ben yerimi, yurdumu, ait olduğum insanı hatırlıyordum parmağımda tüm asaleti ile ışıldayan bu metale her baktığımda.
Ahmet'le geldiğimiz kafede çekinerek oturdum sandalyeme. İç sesim bana ne diyeceği konusunda birçok öneride bulunsa da anlam verememiştim beni niye konuşmak için çağırdığına. Ahmet de bilmiyordu bence neden beni buraya getirdiğini. Sıkılgan tavırlar sergiliyordu, daha çok lafa nasıl gireceğini bilmeyen biri gibi amaçsızca hareket ediyordu elleri kafenin menüsünün yazdığı kitapçıkla oynarken gözleri etrafı tarıyordu sanki.
" Ben..." dedi Ahmet sıkılgan tavırlarla. Sonra elini saçlarına daldırıp bir nefes aldı. Yanaklarını şişirdi sonra sıkıntıyla boşalttı nefesini. Ben ne yapmaya çalıştığını merak ederek boş gözlerle bakıyordum ona. " Parmağındaki yüzüğü görünce seninle konuşmak istedim." Diye devam etmeye çalıştı konuşmasına. Parmağımdaki yüzükten sana ne acaba modelini falan mı beğenmedin? Diye sormak geldi içimden ama bekledim konuşmanın sonu nereye varacak diye.
" Bu yüzük temsili bir şey mi?" diye sordu merakla. Bu muydu yani? Düğüne çağır falan mı diyecekti? Neden haber vermedin diye sitem mi edecekti? Temsili ne demekti hem?
" Sayılır. Henüz resmileştirmedik ama aramızda gibi oldu." diye geveledim. Neden açıklama gereği hissettiysem bu kadar? Sana ne de diyebilirdim pek ala. Yine de aramızdaki arkadaş hukukunun hatırına kibar davranmaya çalışıyordum sonuçta.
" Ben..." dedi yüzünü düşürmüş bir çocuk gibi asarak. " Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum açıkçası." Dedi, acemi bir gülüşle maskelediği garip halleri vardı. " Ben sene başından beri senden hoşlanıyorum Yağmur. Bir sevgilin olmadığını biliyordum. "
" Nerden biliyordun?" diye girdim araya, kaşlarımı çatarak. Sözünü kesmiştim ama kendimi tutamamıştım. Bu kadar kesin konuşması da hoşuma gitmemişti açıkçası.
" Ben biraz araştırmıştım seni. Arkadaşlarına sormuştum. Bir de oturduğunuz muhitteki tanıdıklara sormuştum. " diye kıvırdı resmen karşımda. Seni takip ettim diyemiyordu yani ben de bunu anlamayacak kadar salaktım sanki.
" Bana da sorabilirdin." Dedim gözlerimi haince kısarak. Bu konuşmanın gidişatını az biraz tahmin edebiliyordum artık. Ve hiç hoşuma gitmemeye başlamıştı nedense.
" Biliyorum. Çok mu geç kaldım bu konuda?"
Ahmet hoş çocuktu aslında. Kıvrık kirpiklerinin kuşattığı açık kahve gözleri, beyaz duru bir teni, yuvarlak orantılı bir yüzü vardı. Dudakları o kadar dolgundu ki her an öpecekmiş gibi sarkardı. Açık kumral saçları parlak ve bakımlıydı. Güzel giyinir ve güzel kokardı. Arabasından da anladığımız kadarıyla ailesinin maddi durumu da hatırı sayılır derecede iyi gibi görünüyordu. Bundan iki ay önce böyle bir konuşma yapıyor olsaydık ne tepki vereceğimi bilmiyordum açıkçası.
" Evet, sanırım geç kaldın. Çünkü ben sözlümün doğudaki görevinden gelmesini bekliyorum. Sonrasında evleneceğiz nasip olursa." Dedim mağrur bir genç kız edasıyla. Ben Hamzam kınalı kuzum doğuda, o zor şartlar altında görevdeyken böyle bir konuşma yaptığım için bile kızmaya başlamıştım kendime. Bu ne küstahlıktı hem? Parmağına yüzük takmış bir bayana açılmanın ne manası vardı Allah aşkına?
" Yağmur." Dedi beni durdurmak için, masadan kalkmaya çalışırken. " Ben inanmıyorum sana."
" Keyfin bilir." Dedim kaşlarımı havalandırıp en bilmiş tavrımı takınarak. " Senin düşüncelerine karışamam. Duygularına da. Zamanlaman hiç hoş olmadı açıkçası ama buna da karışamam. Ama bende bunların hiç birinin karşılığı yok kusura bakma."
Geç gelen adalet, adalet değildi sonuçta. Benim eski platonik aşklarımdan biriydi aslında Ahmet. Aşk demeyelim gerçi biz ona. Okuldaki her genç kız gibi ben de bir ara neden olmasın demiştim, o kadar. Şimdi o cümleden neden kelimesi eksildi ve geriye olmasın kaldı. Olmasın!
" Tamam. Ben cevabımı aldım merak etme." Dedi tersler gibi agresif bir sesle. " İzin ver de seni meydana götüreyim. Arkadaşlarının yanına." Dişlerini sıkıyordu konuşurken. O bildiğim tanıdığım kibar, sevecen Ahmet gitmiş yerine konuşurken çenesi seğiren başka biri gelmişti.
Kızların söylediği yer biraz uzaktı. Taksiye binip gidebilirdim aslında. Ama geç kalırdım, bu sefer kızlara ayıp olurdu. Hem Ahmet'i de ret etmiştim sonuçta zararsız konumundaydı şuan. Parmağımda yüzüğüm de vardı.
" Yok, sağ ol. Ben kendim giderim." Dedim ve hızla çıktım kafeden. Fakir ama mağrur bir kızım ben. O Türk filmlerindeki kızlardan esinlenmiş bir karaktere sahibim. Gururlu Türk kızıyım. Biner miyim senin arabana? Artık tabana kuvvet Yağmur...
Paramı taksiye vermeye kıyamadığım için yürüyerek geldiğim meydanda kızları da bulmam biraz zor oldu maalesef. Burada oldukça kalabalık bir grup toplanmış sloganlar atıyordu. Etrafımızı polisler sarmış sakince bekliyorlardı. Ben önlere doğru ilerleyip kızları bulmaya çalışırken bir hareketlenme olduğunu fark ettim ve içimdeki o merak duygusunu bastıramadığım için o yöne doğru yürümeye başladım. Bazı polisler heyecanla slogan atan gençleri tartaklamaya başlamıştı. Sınıf arkadaşım olan Leyla gözüme çarptı o anda. Bir kadın polis kızın koluna asılmış sürüklemeye çalışıyordu. Bir diğer polis de eliyle kızın ağzını kapatıp susturmak için uğraş veriyordu. Bir genç kıza iki polisle müdahale etmek ne kadar adildi acaba? Gerçi bizim durumumuzda adaletten söz etmek saçma kalıyordu. O kızın gözünden akan yaşlara aldırmadan " Allahu ekber!" diye bağırmaya çalışmasını görünce nevrim döndü. Bir anda nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde olaya müdahil olmuştum ben de. Kadın polislerden birinin koluna asıldım " Bıraksana kızı! Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz!" diye bağırmaya başladım ve Leyla'yı kurtarabilecekmişim gibi son gücümle çırpınmaya başladım. Leyla tanıdığım en temiz kalpli kızlardan biriydi. Onu koruma içgüdüsü ile kadın polisi durdurmaya çalışırken iki erkek polisin kollarımdan çekiştirdiğini fark etmedim bile. Bir yandan onlardan kurtulmaya çalışıyordum bir yandan Leyla'ya ulaşmaya çabalıyordum. " Bırakın beni!" diye bağırırken polislerden biri elini ağzıma bastırıp " Sus be artık örümcek kafalı!" diye azarlamaya başladı beni. Ve ben tüm inadımla ayak diretirken sürükleye sürükleye polis aracına bindirilmiştim bu sahnenin sonunda. Ne ara ellerimi kelepçelediklerini hatırlamıyordum bile. Sahi ellerimi neden kelepçelemişlerdi ki benim?
Karakola vardığımızda henüz hırsım geçmemişti. " Allah nurunu tamamlayacak. Siz ne yaparsanız yapın. Kaybedeceksiniz." Dedim beni polis otosundan indiren memura. Bana aldırmayarak güldü sadece. Cevap vermedi. Kısık sesle küfür ettiğini duysam da karakolun içine adımımı atınca tüm cesaretimi yerini tedirgin bir korkaklığa bıraktığı için üstelemedim daha fazla. Burası soğuk, resmi ve ürkütücü bir yerdi. Resmi üniformalı polisler dik bakışlarla süzüyordu yanından geçtikçe hepimizi.
Biz kalabalık bir grup olarak alınmıştık karakola. Neredeyse elli kişiyi sorgulamadan nezarethaneye aldılar direk. Leyla korkudan titriyordu. Yanına gittim. " Üzülme." Dedim sarılarak. Çok fazla teselli cümlesi yoktu aklımda. " İnnallahe meana." (Allah bizimle beraber.)" dedim. Tanıdık, kalbe inen o teselli cümlesinin işe yarayacağını biliyordum çünkü.
" Biliyorum." Diye fısıldadı Leyla. " Biliyorum." Dedi gülümseyerek. Ama gözlerinden oluk oluk yaşlar akıyordu. Oturup beklemekten başka çaremiz yoktu. Psikopatça bir gülüş yerleşti yüzüme. Şimdi Şafak benim nezarete atıldığımı öğrense gelir burada vururdu kesin. Bunu düşünce kalbime bir sıkıntı düştü yine. Derin bir nefes alıp sıkıntıyla geri verdim. " İnşallah öğrenmez Allah'ım." Diye mırıldandım.
Neredeyse bir saat kadar sonra bir polis memuru nezarethane kapısına doğru gelip " Yağmur Şimşek." Diyerek adımı seslendi. Ürkek adımlarla demir kapıya yöneldim. " Benim." Dedim çekinerek. Daha birkaç saat önce cesurca direnen kız ben miydim acaba?
" Benimle geliyorsun." Diyerek demir kapıyı gürültüyle açtı. İçimden " Şafak gelmiş olmasın Allah'ım." Diye dualar ederek çıktım merdivenleri. O nereden duyacaktı ki zaten ben numarasını falan vermemiştim. Gerçi girişte cep telefonumuzu, çantamızı falan almışlardı. Belki de onu aradılar haber vermek için. Şuan yüzünü en son görmek istediğim kişi Şafak açıkçası. Kulaklarım yanmaya başlamıştı korkudan. Nefesimi tutsam odaya gidene kadar düşüp bayılabilir miydim acaba? Denese miydim ki? Yanımdaki memurun silahını almaya mı çalışsaydım yoksa? Kafama dayardım silahı, peki sonra? Kendimi öldürecek değildim herhalde. Amerikan filmlerindeki gibi silahı polislere doğrultup geri geri kaçacak cesaret de yoktu bende. Kuzu gibi gidiyordum kesimhaneye pardon memurun götürdüğü odaya doğru.
" Yağmur Şimşek'i getirdim Murat komiserim." Dedi memur masada oturan sivil giyimli polise.
Adam bana göz ucuyla bakıp memura " Tamam. Arkadaşın eşyalarını verip evine gönderebilirsiniz." Dedi oldukça soğuk ve resmi bir tavırla. Ben etrafımda ne olduğundan habersiz bir şekilde anlamsızca bakıyordum adamın yüzüne. Niye içeri alınmışım ve niye serbest bırakılıyordum? Hiç biri belli değildi şu anda.
Yanımdaki memur " Peki komiserim." Dedi ve beni kolumdan tutarak odadan çıkardı. Kelepçelerimi çıkartıp emanete bıraktığım eşyalarımı da verdiler. " Sen Murat komiserime dua et." Dedi bir ara polis memuru. Tehditkâr da olsa kafa karıştırıcı gelmişti sözleri. Murat komiser kimdi ki? Beni niye korusundu yani? Ben bir tek Allah'a dua ederim bu arada, demedim tabi ki. İçimden dedim onu da ve diğer saydığım her cümleyi de. Polis karakoluna girince insanın cesareti içine kaçıyor açıkçası.
Karakolun bahçesine çıkıp temiz havayı ciğerlerime çektikten sonra sanki kırk yıl hapiste yatmış da özgürlüğüne kavuşmuş bir mahkûm gibi hafif hissediyordum kendimi. Özgürlük güzel şeydi be!
Cep telefonumu gayrı ihtiyari bir şekilde elime alıp ekranına baktığımda Betül ve Merve'nin beni defalarca aradığını gördüm. Garip bir şekilde Ahmet de aramıştı birkaç defa. Son günlerde paramı kontöre harcamaya kıyamadığım için telefonumda hiç kontör yoktu. Hoşuma gitmese de Betül'e karşı ödemeli çağrı yaptım. Telefonu direk azarlama sesi ile açtı sağ olsun.
" Neredesin kızım sen? Ahmet'in yanından ayrılamadın diye düşündük ama onun da haberi yok nerede olduğundan." Diye başladı Betül söze.
" Bir sakin ol kızım anlatacağım işte. Dinle azıcık." Diye araya girdim. Her ne kadar dışarıda olsam da hala karakolun bahçesinde olmanın verdiği bir psikolojiyle kısık sesle konuşmaya çalışıyordum telefonda.
" Nerdesin sen? Neden fısıldar gibi konuşuyorsun?" diye sordu Betül sesimdeki garipliği fark edince.
" Karakoldayım." Dedim önümü arkamı kontrol ederek. Giderek şüphe çekici hallere bürünüyordum galiba.
" Ne!" diye bağırdı Betül ve arkadan da Merve'nin aynı tepkisi eko yaptı onun sesine.
" Tamam, sakin olun. Ben meydana geldim. Sizi ararken benim tarafta olay çıktı. O hengâmede beni de aldılar içeri ama çıktım şimdi merak etmeyin yani." Arkadaşlarımı rahatlatmaya çalışsam da benim hala elim ayağım titriyordu yaşadıklarımın hararetiyle. Benim gibi bir kızın karakolda hem de nezarethanede ne işi olurdu Allah aşkına?
" Hangi karakoldasın. Gelelim yanına." Dedi Betül telaşla. Ama hiç gerek yoktu gelmesine artık.
" Gelmeyin siz Betül. Yoruldum ben eve gidip dinlenmek istiyorum. Sonra konuşuruz olur mu?" Sesimdeki bezginliği o da fark etmiş olmalıydı. Çok ısrar etmedi " Sen bilirsin." Deyip konuyu kapattı.
Eve gidene kadar bugün yaşadıklarımı düşündüm. Ahmet'in yersiz ve zamansız konuşması canımı sıkmıştı. Ölünce değerlenen ressamlar gibi parmağıma söz yüzüğümü takınca değerlenmiştim herhalde onun için. Gidiyor bu kız bir şansımı deneyeyim falan demişti belki de. Her ne düşündüyse umurumda da değildi artık. Yüzüğümü parmağıma götürüp " Özür dilerim kınalım. Sen bunları düşünüp üzülme oralarda tamam mı? Ben bekleyeceğim seni buralarda, söz verdiğim gibi." Diye mırıldandım. Evet, objelerle konuşmak da deliliğimin bir parçasıydı benim.
Daha meydandaki karmaşayı düşünemeden eve gelmiştim. Normalde okul yolu bitmek bilmezken karakolun Hamza'nın evine bu kadar yakın olduğunu hiç fark etmemişim. Apartmanın kapısından girince ılıyan hava ile keyiflenmeye başladım. Şimdi kendime sıcak çikolata yapar yeni aldığım romanlardan birini açıp battaniyenin altına kıvrılırdım. Belki walkman de takardım kulağıma.
Evin kapısını açtığımda içeriden gelen müzik sesini duyunca şaşırdım. Ben teybi açık bıraktığımı hatırlamıyordum. Müzik sesine içeriden gelen tıkırtılar da eklenince kafamı geriye attım bezgince. Bir muhtara bir de imama versek evin anahtarını tam olacaktı artık. Gelen giden eksik olmuyordu maşallah. Hiç misafir ağırlayacak havamda değildim. Hele annem Gülsüm teyzeyle gelip yine çöktüyse koltuğa akşama kadar kalkmazdı kesin. Gerçi onlar böyle yüksek sesle müzik dinlemezdi herhalde. Artık her kimse bir şekilde üst kata gönderip en yakın zamanda Gülsüm teyzeyle konuşacağım. Bu evin anahtarının değişmesi lazım artık...