---
Hep geldiğim tepede uzunca oturdum. Hafif esen rüzgar saçlarıma çarpıyordu.
Gözyaşlarım akmak için direnmiyordu. Onları yine serbest bırakmıştım.
Gözyaşlarımdan ıslanan peçeyi çıkardım, avucumda sıkı sıkı tuttum.
Köyden kaçtığım o gece geldi aklıma. Kaderime meydan okuduğum, zifiri karanlıkta hızlı adımlarla yürürken ayağımdan çıkan ayakkabımı durup giyememiştim bile. Annem çok korkmuştu. Benim gibi o da fark edememişti o gün ayağıma batan dikenleri. Hiç unutmuyorum.
Bana kaçtığım geceyi hatırlatan
“Yürüyorum dikenlerin üstünde” türküsü döküldü dilimden:
Karanlık bir gece, yol görünmüyor
Yürüyorum dikenlerin üstünde
Kara çalı bana aman vermiyor
Yürüyorum dikenlerin üstünde, yaralıyım
Üstünde, yaralıyım
Üstünde, yaralıyım
Üstünde
Güneş erken doğup şafak sökmüyor
Gökteki bulutu söküp atmıyor
Ay karardı, bize ışık tutmuyor
Yürüyorum dikenlerin üstünde, yaralıyım
Üstünde, yaralıyım
Üstünde, yaralıyım
Üstünde
Sonlanmadı menzil ile durağım
Belki çok yakınım, belki ırağım
Yaralandı parça parça ayağım
Yürüyorum dikenlerin üstünde, yaralıyım
Üstünde, yaralıyım
Üstünde, yaralıyım
Üstünde
Şarkının son cümlesinde, arkadan ayak seslerinin getirdiği hışırtıyı duydum.
— Sen mi geldin, Zilşan?
Zaten senden başka kimse bilmez ki buraya gelip gözyaşı döktüğümü...
— Esme anne, Serhat baba merak etmiştir beni. Onları da ne çok üzdüm, Zilşan’ım.
Zaten sizden başka kim merak eder yanık Hevî’yi? Kim görür yüreğimdeki acıyı?
— Biliyor musun Zilşan, diyerek derin bir nefes aldım ve devam ettim.
Köyden kaçtığım gece, ayağıma batan dikenler canımı çok acıtmıştı. Ama sanki o dikenler şimdi ruhuma acı veriyor.
Bu peçe... o kadar ben olmuş ki, çıkarıp atamıyorum.
— Hevî...
Diyen tok ve kalın bir erkek sesiyle irkildim.
Bu da kimdi?
Avucumda tuttuğum peçeyi hızla taktım.
Ayağa kalkıp arkamı döndüğümde, şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacaktım.
Bu... Hejar Ağa’ydı! Koskoca Hejar Ağa! Ve burda ne işi vardı?
— Senin ne işin var burada?
Ve ben... neredeyse ,Yüzümün yanık olmadığını dile getirecektim .
— Ben, Şervan’ın yaptıkları için özür...
Ne yani? Bir özür dileyince bitecek mi? Namusuma uzatılan dilin affı bu kadar kolay mı olacak?
Kendisi adam gibi çıkıp özür dileyemiyor mu?
— Bu kadar kolay mı, Hejar Ağa?
— Benim hiçbir suçum yok! Yemin olsun ki asla öyle bir şey yapmadım!
— Biliyorum...
— Biliyorsun sen de, Hejar Ağa. Sen de bana aynı ithamda bulunmadın mı?
Birinin iffetine laf atmak bu kadar kolay mı?
— Keşke sizin de yüzünüz çirkin olsaydı da kalbiniz bu kadar çirkin olmasaydı!
— Hadini bil Hevî! Karşında kim var, bilesin!
— Kusura bakma, Hejar Ağa! Her şeye boyun eğerim de, namusuma uzatılan dile asla!
Diyerek oradan koşarak ayrıldım.
Ne zalim bir döngüydü bu…
Gücü olan, istediğini eziyordu.
Ve ben de... ezilen, garip bir Hevî’ydim.
---
Koşmaktan nefes nefese kalmıştım. Elimi taş duvara koyup soluklandım.
Zilşanların evinin kapısını tıklattım.
Birkaç dakika sonra kapı açıldı.
— Hevî kardeşim, ne bu hâl?
— İçeri geçelim, anlatacağım Zilşan’ım. Bu gece sizde kalsam sorun olur mu?
— Ne sorunu Hevîm, geç içeri.
— Geçeceğim ama sen hele Zeynoy’u bize yolla, Esme anneme haber etsin. Bu gece sizde kalacağımı söyle, merak etmesin.
Zilşan, küçük kardeşi Zeynep’i çağırıp Esme annemlere haber vermesi için bizim eve gönderdi.
Ben ve Zilşan da odaya geçtik.
Zilşan aceleyle:
— Hevîm, buraya Hejar Ağa geldi!
— Ne? Hejar Ağa mı?
— Evet, seni sordu. Esme teyze burada olduğunu söylemiş. “Yok beyim, hiç gelmedi,” dedim.
— Nereye gittiğini bilir misin, dedi. “Niye beyim?” dedim. “Acil söyle,” deyince korktum, hep gittiğin tepeyi söyledim. Ben de gelecektim ama Ali gelince gelemedim.
— Geldi... Ben de beni nasıl beni bulduğunu merak ettim.
— Hayırdır Hevîm, bir sorun yoktur umarım?
Dediğinde gözlerimden tekrar yaşlar aktı.
— Hevî?
— Canım çok yanıyor Zilşan... Bugün neler oldu, bir bilsen.
— Ne oldu?
Bugün avluyu süpürürken olanları tek tek anlattım. Zilşan, her kelimemi sabırsızlıkla bekliyordu. En son, Şervan pisliğinin yaptıklarını anlattım.
— Bak sen şu şerefsize! Zaten tipinde meymenet yok.
— Bilirsin beni Zilşan’ım. Ben asla öyle bir şey yapmam. Ben, yıllar sonra bulduğum hasretinden sessizce ağladığım annemi görmek için dakikaları sayarken... o şerefsizin yüzünden annemi de göremedim.
— Hejar Ağa da özür dilemek için gelmiş... Sanki kendisi de aynı şeyi yapmamış gibi!
— Ne? Hejar Ağa da mı?
— Yok, öyle değil... Karışmadı ama o ithamda bulundu!
— Boşver bacım, Allah’larından bulsunlar...
— Derdimle boğdum seni... Sen nasılsın?
— Nasıl olayım bacım? Aynı...
— Ezel nasıl? O ne yapıyor?
— Ne yapsın, o da garibim. Sevdiği varken abimle nişanlanmasına mı yansın, abimin nişanı atmasına mı yansın, nişanlısının kardeşine verilmesine mi yansın? Onun da acısı çok. Yakında düğün olacak.
— Nişanın atılmasına bile sevinemeden, babam “Sen artık benim kızımsın, senin ortada kalmana izin vermem,” diyerek Faruk abime istemesi...
— Peki ya Fuat abinden bir haber var mı?
— Yok... Nişanı attığını söyleyip gittiğinden beri kimse haber almadı ondan.
— Ben de onların kurbanı oldum. Babam, “Abin beni rezil etti, sakın ola sen de bir aptallık etme Zilşan,” dedi.
— Söyle bana Hevî, benim ne suçum var?
— Yok bacım, ne senin ne de Ezel’in bir suçu yok.
Zilşan ayağa kalkıp yatakları serdi. İkimiz de yatağa geçtik ve acılarımızın geçmeyeceğini bile bile, uzun gecenin karanlığına bıraktık kendimizi...