Bölüm müziği: YANN TİERSEN [Childhood 1]
Ben nisan akşamları serin meltem eşliğinde, yalnızlığı soluyan gece oldum kimi zaman. Kimi zaman da bir temmuz öğlenin de, yeryüzünü kavuran güneş... Olmuşlar ve olacaklar o gün umrumda olmadı, güzel gülüşlüm. Çünkü beni benle tanıştıran, yalnızlıklar arasından soyutlayan seninle tanıştım.
Elvedaların bile gidişlerine ağladığı derin tebessümlü adam, ben bugün seni tanıdım.
Ben her insanoğlunun kendine has mizaçlarla doğduğuna inanırdım. Yapılan her hareket, atılan her adım kişinin olduğu toplumda kendi kendisini temsil etmesi demekti. Benim mizacım gözlerime işlenmişti. Her olayın gidişatına göre değişen gözbebeklerim vardı. Yerine göre büyüyen, yerine göre küçülen... Saatten haberim yoktu fakat havaya göre bir tahmin yapmam istense sekiz buçuk derdim. Geçen her dakika olduğum ana çapa atmış, geçmeyi unutmuşken, ben konuşabilmek için dudaklarıma emir göndermeye çalışıyordum.
Şu an göz bebeklerimde toplanan mizacımda neler vardı bilmiyorum, ama kitapçının gözleri biraz şaşkınlık ve biraz sabırsızlığa bulanmıştı. Elim çantamın fermuarında, gözlerim kitabevinin her karesini arşınlarken konuşabilecek kelimeler arıyordum.
Parmaklarım arasındaki çanta fermuarını biraz daha sıkıp, "Merhaba." dediğimde, bedenim derin bir soluk almıştı. Boğazıma dizilen kalın bir merhaba, nihayetinde atmosfer ile buluşmuştu.
Genç adam konuşmamın ardından başıyla kısa bir selam verdi. "Nasıl yardımcı olabilirim size? Kitap mı bakmıştınız?"
Ses tonu büyük bir boşlukta, kibarca yayılıyor ve etrafa tok dokunuşlar yapıyordu. Gözleri kitabevini tararken, bana bakmamasının benim için daha rahatlatıcı olduğunu kendime hatırlatıp duruyordum.
Kitabevindeki tütsü kokusuyla rahatlamaya çalıştım kısa bir an. Ardından gelişi güzel konuşmaya hazırladım kendimi.
"Dün akşam sizden bir kitap satın almıştım. Ene'l Hakk isminde bir kitap..." Bir süre söylediklerimin yüzünde oluşturacağı tepkiyi izledim. Fakat yaptığı tek şey kafasıyla onaylamak olmuştu. Ardından devam ettim. "...hatırlıyor musunuz?"
Sözcüklerimin kitabevine aktığı bu dakikalarda, garip bir şekilde diken üstündeydim. Rahatlamak için sığınacağım tek şey ise içinde lavanta kokusu estiren tütsüydü.
"Evet hatırlıyorum. Dün de böyle telaşlıydınız. Bir sorun mu var?""
Gözlerinden anlamını bilmediğim duygular geçerken, sorduğu soruya yanıt vermeye çalıştım.
"Aslında..." dedim, söyleyeceğim şeyi biraz daha düşünmek için duraksarken. Şu an bu diyaloğun içinde olmamak için nelerimi vermezdim. "Kitap, Hallac-ı Mansur'u anlatıyor. Fakat kafamda anlamlandıramadığım sorular var. Size saçma gelebilir ancak cevapları bulamadan rahat edemeyeceğimden adım kadar eminim."
Elim ile çantamın fermuarını daha fazla sıktım. Söylediklerimden sonra yüzü şaşkınlıkla aydınlandı ve gözleri gözlerim ile birkaç saniyeliğine buluştu. O kadar kısa bir andı ki, o duyguyu görmesem hayal olduğunu zannedecektim. Bir şeyin farkına varmış gibi bir tebessüm belirdi dudaklarında. Verdiği tepkiyi yakaladıktan sonra konuşmaya devam ettim.
Onun yokluğu, boğazımda büyük bir yumruyla yaşama alışmamı sağlamışken, onun olmadığı kitabevinde onunla ilk konuşmamızı yeniden canlandırdım zihnimde. Gelişimi benden habersiz beklediği o günü... Yarım bıraktığı dünyamı büyük bir enkaza çevirmişti gidişi. "Ya Rabbi..." dedim içimden. "Öyle çok özledim ki, bir zamanlar bana söylediği gibi, dokunduğu yerlere sarılasım geliyordu."
"Ben buradan birinin bana yardımcı olabileceğini düşündüm."
Cümlelerimin tamamlanmasıyla, üzerimdeki kasvetli hava daha az hissedilir olmuştu. Az çok kendimi rahatlamış hissediyordum.
Eli ile koyu sakallarını avuçladı. Ardından konuşmaya başladı. "Şöyle buyurun isterseniz. Ben elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışayım. Belki bir faydam dokunur."
Eli ile işaret ettiği sandalyelere yürüdüm. Rafların hemen soluna bırakılmış beyaz bir çalışma masasıydı. Masanın hemen önüne karşılıklı konulmuş sandalyelerden birine oturduğumda, o da masanın diğer tarafındaki sandalyeye oturdu. Sağ elini koyu renk saçlarından geçirdi. Tam siyah diyemeyeceğim koyu kahve saçları, beyaz teni ve koyu gözlerine çok yakışıyordu. Dağınık saçları, sakalları üzerine özenle yerleştirilmiş hissi verdi bir an bana. Bu görüntüyle hiçbir kitapçı portresi oluşmuyordu gözlerimde. Acaba babasının iş yerinde zorunlu olarak mı çalışıyordu? Sesi kitabevine yayıldığında dikkatimi sözlerine verdim.
"Tasavvuf ismini daha önce hiç duymuş muydunuz?"
Soru sormasını kesinlikle beklemiyordum. Gözleri katiyen gözlerimle buluşmuyordu. Gözlerini masanın üzerindeki bir kitaba çevirdiğinde, sorduğu soruya cevap bulmaya çalışıyordum. Duymuş muydum?
"Evet." dedim sesimi kontrol ederek. "Kitabı almaya geldiğim gece televizyonda duydum. Ama anlamı hakkında ne yazık ki bir fikrim yok."
Bunu söylerken utanmıştım. Hallac-ı Mansur'u anlatan o adamın sohbetinin konu başlığı Tasavvuf'tu. Fakat ben direkt Hallac'a odaklandığım için bu ismi araştırma gereği bile duymamıştım. Şayet sorularım tasavvufu anlatmasıyla aydınlanacaksa, burada olması gerektiğinden daha uzun kalabilirdim.
Karşımdaki genç adam yerinde kıpırdayınca dikkatimi yeniden ona verdim.
"Konuşmamıza başka biri dahil olursa rahatsız olur musunuz?" Sorduğu soruyu anlayamadığım için ağzımdan bir 'ha?' sesi kaçacak diye ürkmüştüm bir an. Yüzüne anlamadığımı belirten bakışlar attığımda o konuşmaya devam etti.
"Burada böyle yalnız konuşmamız uygun olmaz. Siz de rahatsız olmazsanız sohbetimize bir kişinin daha katılmasını rica edecektim."
Başımı olumlu anlamda salladım hemen. "Tabi ki, sorun değil."
Ben hayır deseydim bile, bahsettiği kişiyi çağıracakmış gibi bir havası vardı. Böyle yapması aklımda iki ucu uçurum bir muallak oluşturmuştu. Cevabımın ardından eline telefonu aldı. Durumu olduğu gibi karşı tarafa anlatmıştı. Birkaç dakikalık bir görüşmenin ardından, rafların arasından yaşı on yediyi geçmemiş uzun boylu bir çocuk çıkageldi. Bu demek oluyordu ki Açelya Kitabevi burasıyla sınırlı değildi. Arka tarafta işlevsel olarak kullanılıyordu. Çocuk karşımdaki sandalyeye oturduğunda, kitapçı yeniden konuştu.
"Bu arkadaşımız birkaç aydır benimle beraber burada çalışıyor. Lise son öğrencisi. İsmi Mustafa."
Söyledikleri ile Mustafa bana mahçup bir gülümseme sergilemişti. "Selamun Aleykum. Hoşgeldiniz." Onun kadar güzel bir gülümseme olmasa da bende aynı şekilde karşılık verdim. "Aleykum Selam Mustafa."
Masanın diğer tarafında konuşmamızı bekleyen genç adam, konuşacağının habercisi olarak yerinde kıpırdandı. Mustafa ile beraber onu dinlemeye başladık.
"Şimdi başlayabiliriz. Ben tasavvufla bundan dört yıl önce tanıştım. O zamandan beri yakından ilgileniyorum. Tasavvuf, Allah'ın rahmetinin her yerde tecelli etmesini ele alan bir aşk yolculuğudur, kabaca anlatmak gerekirse... Hallac'ı da ilk o zaman tanıdım zaten. Onun hakkında tam olarak ne bilmek istiyorsunuz?"
Tasavvuf ile Hallac arasında orantılı bir bağ kurmaya çalıştım fakat kafamda henüz bir şey oluşmamıştı ne yazık ki. Şimdilik kafama takılanları sormakla yetinmeliydim.
"Hallac-ı Mansur kim tam olarak? Gerçekten idam edildiği doğru mu?"
Sorum ile karşımda duran adamın yüzünün değiştiğini görebiliyordum. Ona istemeden bir şeyler hatırlatmışım hissine kapılmıştım.
Kısık ve tok bir ses ile sorumu yanıtladı. "Hallac, tarihin uzun zaman yanlış anladığı bir adam. Derin bir aşk halindeyken söylediği sözler yanlış anlanmıştı biri." Derin bir soluk ile devam etti. "Tasavvufta birçok katman vardır. Gönül bu katmanları aştıkça, yaratıcısına daha çok yaklaşır. Fakat tahmin edebileceğiniz gibi bu katmanları aşmak kolay değildir. İnsanoğlu hayatta sabır ile verdiği imtihanların sonunda gönlünü bu katmanlara açar. Velhasıl gönül bu katmanları aştıkça, onu yaratanın sonsuz sevgisi ve merhameti karşısında mest olur. Yani karşısındaki sonsuz merhamet ruhunu sarhoş eder..."
Oturduğu yerde sırtını iyice sandalyeye yasladı. Söyledikleri aklımda ufak ukteler bırakıyordu. O uktelerin büyüyüp şaşkınlıkla genç adamı dinlemeye başladıklarını hissedebiliyordum. Yeniden döküldü ağzından kelimeler.
"... ama her yürek bu sevgiyi gizli tutamaz. Rabbinde bulduklarını yaymak ister. Hallac bu sevginin büyüklüğü karşısında çok şaşırdı. Kendinden geçti. Bulduğu bu sonsuz sevgiyi herkese yaymak isterken, kendini yanlış ifade etti. Ve ağzından iki kelime dökülüverdi. Ene'l Hakk yani 'Ben Hakk'ım'."
Kısa bir süre duyduklarımı sindirmeye çalıştım. Yazarın yazdıkları doğruydu. Bir kitap sayesinde tanıştığım bu adamın ölümü, ruhuma ağır geliyordu. Gözlerimi karşımdaki adama dikip daha dikkatli baktım. O yüzüne tebessüm yerleştirmişti. Lakin anlattığı hüzün yüzünde somutlaşmıştı. Her ne kadar önündeki kitaba baksa da her şey apaçık ortadaydı. Birkaç saniyenin sonunda sesimi bulabilmiştim.
"Hallac-ı Mansur tam olarak ne yapmaya çalışıyordu? Bu iki sözcüğü söyleyen bir adamın amacı ne olabilir ki?"
Yüzündeki somut hüznün yerini, bu defa anlamını bilmediğim bir tebessüm aldı. Garip olan ise bu tebessümün bana anlamlı gelmesiydi...
Bana bir şeyler hatırlatan sesi yeniden dokundu kitabevine. "Hallac aşık olmuştu. Aslında ne yaptığının kendi de farkında değildi. Bu yüzden yanlış anlaşılıyordu. O aşk ateşi ile harmanlanmıştı..."
Beynimdeki mantıksızlık seviyesi had safhaya ulaşmıştı. Kurduğu cümleleri kafamda birleştiremediğim için cümleye girdim. "Hallac çok büyük bir alim ve düşünür. Ene'l Hakk yani Ben Hakk'ım diyerek avaz avaz bağırıp, Bağdat'ı dolaşıyor. Tüm bunları yaparken halkın onu yanlış anlayabileceğini nasıl düşünmüyor? Sonuçta o bu durumu kavrayabilecek kadar akıllı."
Bakışları bana döndü ama çok kısa bir süre yüzümde kaldı. Yine. Bilerek göz teması kurmuyor gibiydi. Soru sormasam hiç bakmayacak gibiydi. Bu adam sinir bozucu bir biçimde etkilemeyi biliyordu.
"Hallac, bütün bunları biliyordu zaten. Ama kalbi aşk ile yanmıştı. Aşık olduğu kişiyi kendisi iyi tanıyordu ancak başkalarının da tanımasını istiyordu. Bu yüzden sokak sokak aynı cümleyi bağırıp duruyordu. Lakin sorun şuydu ki, anlattığı sevgiliyi kendisinin anladığı şekilde tanıtıyordu. Yanlış anlamalara farkında olmadan kendisi neden oluyordu aslında."
Yüzünde birkaç parça hüzün olduğuna yemin edebilirdim...
"...ve halk onu yanlış anladı." diyerek onun sözlerini devam ettirdim. Sadece kafa sallamakla yetindi. Neden şu an canımın bu kadar yandığını bilmiyorum ama Hallac'ın canının bu nedenle yakılması, benimde canımı acıtıyordu. Yüzüme yerleşen hüzne ve kızgınlığa neden olamıyordum. Kitapçı bekleyişleri uzun tutmadan yeniden söze girdi.
"Aslında ne Hallac haksızdı söyledikleri yüzünden, çünkü aşk halindeydi. Ne de onu yanlış anlayanlar, idamına sebep olanlar... Biri bugün çıkıp Ben Hakk'ım bana inanın dese, halkın ağır bir tepki vereceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Tabi bile isteye idamın gelmesini engellemeyenler hakkına aynısını söyleyemem."
Duyduklarım karşısında kulaklarım duymayı reddediyordu. İçimi kaplayan bu his, onu öldürenlere karşı bir savunma zırhı kuşandı. Orada olsaydım ve bunları bilseydim onun yanında olurdum. İçimden bir ses 'ama yanlış anlayanlar böyle olduğunu bilmiyorlardı.' dese de içime sindiremiyordum. Aklımda bir anda Hallac'ın kitaptaki sonu belirdi. İşte en merak ettiğim yer burasıydı.
"Kitabın sonunda, Hallac'ın vücudu parçalanıyor, yakılıyor ve daha sonra külleri Dicle nehrine atılıyor. Tüm bunlar olurken o gülüyor. Böyle bir şey mümkün olabilir mi?"
Karşımdaki adam gözlerini yumdu bu defa. Biraz bekledi. Sonra bakışları beni buldu, tabiki yüzümde oyalanmamıştı. Gözlerini kısa kısa bir tebessüm etti. Bu öyle bir tebessümdü ki bir an konuşmalarımızın hepsi bir kenara çekildi. Gülüşleri akıl durduracak türdendi. Ardından sesi kulaklarımı okşadı.
"Seven sevdiğine kavuşmak için yol ne kadar zor olsa da katlanmaz mı? Hallac- Mansur yıllarca hasret kaldığı yarenine çok zor yollarla gitse de, sonunda kavuşmak vardı. Özlem duyulan sevgiliye somurtarak gidilmez ki. Hallac'ın tek suçu sırrı ifşa etmek olmuştu."
"Sır mı? Ne sırrı?" dedim bir anda. O da aynı hızla cevap verdi. "Aşk iki kişiliktir. Üçüncü şahıslara yer yoktur aşkta. Aşka adım attın mı bir sen olursun, bir de Maşuk yani sevdiğin zat. Aşık ile Maşuk arasındaki her şey onlara özeldir. Aşık Hallac, Maşuk onu yaratan Rabbi."
Bunu öyle garip söylemişti ki kısa attığı bakışlarda, uçurumlara sahne olacak derinlikler vardı. Bu kısmı anlayamadığım için "Nasıl yani?" diye sordum.
"Hallac aşıktı. Ona göre olan veya olmayan herşey, Maşuk'un yani Allah'ın eseriydi. Kendisi de dahil herkes Maşuk'un kerametinin bir parçası, yansımasıydı. Bu yüzden Ene'l Hakk diyerek avaz avaz bağırıyordu. Ben hakkım çünkü Allah'ın kerametinin bir parçasıyım demeye çalışıyordu. Bunu aşk halinde söylediği için söylediği kelimelerin farkında değildi. Sevgilisiyle arasındaki gizli bağı ifşa etmişti."
Sözlerin bittiği yerdeydim yine. Nasıl bir dünyaydı bu böyle ki, seven sevdiği için can veriyordu? Asırlarca yanlış anlaşılmış bu adam, aslında varlığını kendince ispat ediyordu. Söylediği sözler tamamen aşk sarhoşluğu ile çıkmıştı. Herkesin yoldan çıkmış olarak gördüğü Hallac, şimdilerde asırların en büyük alimiydi. Eşsiz kelimesi bu olayı açıklamakta yetersiz kalıyordu.
"Ne kadar farklı bir dünya. Bu yaşanılanlara dahil olmak için nelerimi vermezdim. Bana tasavvufu daha iyi anlamamda yardımcı olur musunuz?"
Neydi bu şimdi? Normalde bu olanları saçma bulup buradan çıkmam gerekmiyor muydu? Bu duyguyu bir günde iki defa yaşamak normal değildi. Bu soruyu böyle aniden sormak beni bile şaşkına uğratmıştı. Kalbim neden böyle hızlı atmaya başladın? Kahve gözleri yine kısılarak beni buldu. Gerçekten bu tipin bu bilgileri bana aktardığına inanamıyordum.
Yüzünde sanki bir şeyler biliyormuş gibi bir ifade gezindi. Sadece kısa bir süre bana değen bakışlarda böyle anlamlar sezdirmesi takdire şayandı. Sanki sorumu duymayı bekliyormuş gibi şaşırmadan tebessüm etti.
"Denilir ki bir insan ancak başkasının aynasında kendini net görebilir." Sözlerini ruha işleyen bir tona bürüyüp konuşuyordu. "Size yardımcı olabilirim Allah'ın izniyle. Öğreneceğimiz herşey karşılıklı olacaktır muhakkak."
Bu adamın bana yardımcı olması ne kadar doğru olacaktı bilmiyorum ama içimde bir yerlerde doğru yolduğuma dair işaretlere rastlıyordum. O böyle konuşurken etkilenmemekte elde değildi zaten. O sırada gözüm arkasındaki saate ilişti. 22.58... Hızla geçen zaman kendini yeni yeni hatırlatıyordu.
"Böyle düşünmenize çok sevindim. Çok mutlu oldum. Saat epey geç oldu. Ben gitsem çok iyi olacak. Sizinle de en yakın zamanda tekrar görüşürüz umarım."
Bunları söylerken ayaklanmıştım bile. O ve Mustafa da benden sonra ayağa kalkmışlardı.
"İsterseniz bir taksi çağıralım." demesiyle ufak bir tebessüm ettim. "Gerek yok. Çok teşekkür ederim. Herşey için... Bu arada unutmadan söyleyeyim ben Sare."
"Rica ederim. Hayırlı geceler inşaallah..."
Acelem ayaklarıma dolanmış gibi kapıya yürüdüm hızla. Tam çıkacakken seslenmesi ile onlara döndüm.
"Bende Ekim."
O her zaman birbirine yakın ruhların Kalubela'da tanıştığına inanırdı. Yüzüne değen tebessümleri nokta nokta siniyordu yüreğime. Anlamını bilmediğim, anlamlı geceden çok zaman sonra ona hak veriyordum. Ben onun Kalubela'da verdiği hüzünlü cevabıydım. Ondandı galiba yakın yüreklerimizin, sabır ile sınanması.Bir Ekim değmişti yüreğime, bir yaz akşamı üstü.
Selam ve Dua İle...
Yıldıza basarsanız sevinirim.