Bazen ufacık bir nidayla değişir hayatlar. Ufacık dokunuşlardır aslında kocaman tabloya renk veren. Küçük serzenişlerle beraber küçük ifadelerle bağlanır insanoğlu hayata. Benim lugatımda, duygular kişiden kişiye göre değişmezdi. Soğuk, beni üşüttüğü kadar soğuk, acı, beni yakabildiği kadar acı, umut yaşatabildiği kadar umuttu... Her şeyi ve herkesi en ince ayrıntısına kadar düşünce süzgecinden geçiren zihnim, neden kendini bu kadar geç incelemeye koyulmuştu?
Sabah gözümü direkt hedef alan bir ışıkla kapaklarımı araladım. Küçük yatak odamın camından sızan ince ışık kütlesi baş ağrısı oluştursa da, üzerime eklediği gevşeklik yataktan çıkmamı zorlaştırıyordu. Kendi kendime verdiğim mücadele sonucu yataktan çıkabilmiştim. Üzerime sinen gevşek hareketler banyoya gidene kadar adımlarıma eşlik etmişti. Banyodan çıktıktan sonra midemdeki boşluk iyice kendini belli etmeye başlamıştı. Akşam bir şey yemeden uyumuş olmanın oluşturduğu yan etkiydi bu.
Hızlı hareketlerle bir tost yapmıştım. Sadece yirmi dakika uğraşmam gerekmişti. Yanına yeni demlediğim çayı da koyduktan sonra masaya yerleştim. Çay deminin damağımda oluşturduğu koyuluğu hissedebiliyordum. Kapalı çayı çok severdim ama ağzımda bıraktığı acılığı sevmiyordum. Mutfağımdaki küçük masamda iki sandalye vardı. Birine ben oturduğum için karşımdaki sandalye boşluğu ile bana gülümsüyordu. Buruk bir tebessüm dudağımın sol kenarını havalandırdı. Kabul etmek istemesem de bu evde yalnız olmak bazen canımı sıkıyordu. İçimi titreten eksikliklerim, çayla beraber boğazımı yakmaya başlamıştı. Oysa ben bu hayatı kendimce avuçlarıma kazımıştım. Yalnızlık paha biçilmez bir mücevherdi benim için. Fakat otobüste hissettiğim garip duygu iliklerimi titretiyordu. Yeniden... Yalnızlık yerine, içimdeki duyguları paylaşmak daha cazip geliyordu. Annem bir anda senaryonun başını üstlenince kafamı sağa sola salladım. Bu konuları düşünmek yasak ihlaliydi...
Annemden sapan konu, zihnimde birkaç gün önceki akşamın yansımasını oluşturdu. Sanırım hala etkisinden çıkamadığım akşam, bundan on gün kadar geride kalmıştı. Benden bağımsız bir gülümseme dudaklarımı genişletince, evde yalnız olduğuma şükrettim. Zira kendi kendime gülerken birinin görmesi hiç hoş olmazdı. Kitabevinden çıktıktan sonra yavaş adımlarla eve yürümek çok iyi gelmişti. Yol boyunca hatta eve geldikten sonra bile kitapçının anlattıklarını aklımdan atamamıştım. Hallac'ı ondan dinlemek eşsiz bir duyguydu. Cümlelerinin üzerine benliğini yüklüyor, ses tonuna kattığı saf hislerle anlattıklarına adeta ruh katıyordu. O an fark ettim ki, yazarın kitapta anlattığı Hallac, Ekim'in anlatımıyla adeta can bulmuştu. Eve geldiğimde sorularımın azalmış olması gerekmez miydi? Fakat yatağımla buluştuğum an fark ettim ki azalan sorularıma, artan merakım eklenmişti. Nitekim yine kafam karmakarışıktı.
Ekim konuşurken ses tonu gayet hoş ve yerindeydi lakin Hallac'ı anlattığında gözleri koyulaşıyor ve anlattıklarına bizzat şahit olmuş izlenimi uyandırıyordu. Değişen ses tonu öyle etkileyiciydi ki, uyanmak istemediğim bir rüyadaymışım gibi hissettiriyordu. Özellikle tütsü kokan rafların arasında onu dinlemek. Benzersizdi... Kitabevinde yalnız kalmamızı engellemek için o çocuğu çağırması ise bambaşka bir his uyandırmıştı bende.
İnsan yalnızca kendini başkasının aynasında görebilir. Öğreneceğimiz herşey karşılıklı olacaktır demişti. Onun da öğrenmek istediği şeyler vardı. Teklifimi kabul etmesi başlı başına şaşırma nedeniydi zaten. Bir de üzerine söyledikleri eklenince kafam anlattıklarında fırtınaya tutuluyordu.
Kahvaltımı bitirmiştim. Çantamı hazırlamak için odama gittiğimde, masamın üzerindeki mavi kapaklı kitap yeniden dikkatimi celbetmişti. Masaya yanaşıp kitabı elime aldım.
En'el Hakk (İçinizde görmüyor musunuz? "Zariyat/21")
Kitabın üzerindeki ayet sorularıma yenilerini eklemişti. Kuranla alakalı olduğum söylenemezdi, içindeki surelerin adlarını da iyi bildiğim yoktu zaten. Ben neyi kaçırıyordum? Bilmiyorum. Beynimin duvarlarına çizilen her hayali haritanın sonu bu kitapla bağdaşıyordu. Neden birgün tamamlanır diye beklediğim hayatımın bir parçası bu kitapmış gibi geliyordu? İçimde ama neyi göremiyorum? Sanki bu hareketi yapınca her şey hallolacakmış gibi kafamı sağa sola salladım. Son hazırlıklarımı da yapıp evden çıktım.
Kampüs girişinin biraz gerisinde indiğimde, vücudumda rahatça hissedebildiğim bir yorgunluk baş göstermişti. Fakülteye gireceğim sırada Erkan ve Sedef'in de içeri yürüdüğünü fark etmiştim. Yüksek ihtimal vize notlarını almak için uğramıştı Erkan ve Sedef de onu yalnız bırakmak istememişti belli ki. Bir kaç gün önce Sedef ile aramızda geçen garip diyaloğu hatırladığımda, her ne kadar yanlış bir şey yapmamış olsam da özür dilemem gerektiğini düşündüm. Adımlarım onları yakalayabilmek için sıklaştı. Sedef'e yetişip gönlünü almalıydım. Onlara iyice yaklaştığımda ikisi de henüz beni fark etmemişti. Sakince elimle Sedef'in omzuna dokundum. Bir anda omuzları havalandığında, onu ürküttüğümü fark ettim. Bana döndüğünde Erkan da aynı mekanik hareketlerle onu takip etmişti. Derse yetişmek için konuya hızlı bir giriş yaptım.
"Sedef... Ben dün olan konuşma için üzgünüm, amacım seni kızdırmak veya kırmak değildi. Özür dilerim."
Yüzümdeki duygu yoğunluğunu hissedebiliyordum. Yanımda hiç koşulsuz bulunan tek insanı da kaybetmek istemiyordum. Yüreğimin bir köşesi tutuşsa, aynı acıyı iliklerinde hissedecek bir kardeşti o benim için. Yüzüme bir süre daha baktıktan sonra kendini kucağıma attı. Rutin hayatımın vazgeçilmezleri arasında ilk sıralarda yer alan bu kız, benim için gerçekten kıymetliydi.
"Dün asıl kusur bendeydi. Fazla alınganlık sergiledim. Ben özür dilerim." Kafasını iyice omzuma gömdü. "Neyse boş verelim. İçeri girelim artık."
Başı omzumda olduğu için sesi oldukça boğuk çıkmıştı. En olmadık yerde alınır ve hemen affederdi. İkimizde bu olayı bir daha açmayacağımızın bilincindeydik. Bu esnada bize garip garip bakışlar atan Erkan'ı görmezden gelmiştim. Yanımızda sessizliğe gömüldüğü için konuşma gereği duydum.
"Nasılsın Erkan?"
Sorum üzerine o da az önce olanları bir rafa kaldırdı. Sedef'e biraz daha sokulurken "İyi sayılırım Sarecim. Aynı şeyler işte, sende durumlar nasıl?"
"Bende de aynı hatta güzel bile diyebilirim."
Sedef'le ikisi karşılıklı gülüşmüşlerdi son söylediklerime. "İyi olmana çok sevindim çömez."
Son söylediği ile kaşlarım çatılsa da belli etmemeye çalıştım. Bana böyle seslenmesinin moralimi bozmasına izin vermeyecektim.
"Neyse bayanlar, benim gecikmiş notlarımı almam gerekiyor. Sonra tekrar konuşuruz nasıl olsa." Sedef'e dönüp dudağına bir öpücük bıraktıktan sonra bizden ayrılmıştı. Sedef onun arkasından hülyalı hülyalı bakarken bu kızın aşık olmadığını ima etmek bile saçmalık olurdu. Onun dikkatini çekmek için koluna dokunmam gerekmişti. Yükselen sesim ile bana döndüğünde "Sedef benim de dersim var. Çıkışta araşırız olur mu?" dedim.
Bilerek bağırdığımı anladığında tatlı bir şekilde kıkırdamıştı. "Tamam canım. Görüşürüz." deyip benden uzaklaştı.
Bugün Çanakkale'nin kıyılarında kalan bu yerde, o gün olanları harf harf dokurken saman alevi tutmuş kağıtlara; şimdi yeniden Sedef çıkıp gelse, bu defa eskiden olduğu gibi sarılır mıydık birbirimize, bilmiyorum. Yılların eskittiği geçmişe, bu kadar derin dalar mıydık? Hiç sanmıyorum.
...
Dersler bittiğinde Sedef'i arayıp çıkışta olduğumu söyledim. Birkaç dakika sonra o da geldiğinde, beraber otobüse bindik. Beraber benim evime gitmeye karar verdiğimizde, yeni bir sohbet havası tütüyordu aramızda.
"Erkan ile nasıl gidiyor?" Ona imalı imalı bakmaya başladığımda, "Var mı ufukta düğün hayalleri?" diye sormuştum.
Hoş kıkırtı sesi otobüsteki kısa sessizlikle her yana dağıldı. Birkaç kafa dönüp bize baksa da aldırmamıştık. "Dünde söyledim ya ben istiyorum ama o hala erken olduğunu düşünüyor."
"Hiç açık açık konuştunuz mu bu konuyu?" Ona nazaran daha kısık konuşmuştum. Yüksek sesle konuşmak hoşuma giden bir durum değildi.
Hüzün dalgası yüzünde aydınlandığında, gerçekten bu konu hakkında kafa patlattığını anlayabiliyordum. O güzel yüzünde çok çirkin durmuştu bu durgunluk.
"Ne kadar konuyu açsam, o aynı hızla kapatıyor Sare."
"Sıkma canını.." dedim bilmiş bilmiş. Amacım yeniden yüzünü güldürmekti. "O seni çok seviyor. Sadece doğru zamanı bekliyor olmalı."
Yüzüne güzel bir gülüş taktığında, bizde otobüsten inmiştik. "Seviyor değil mi?"
Eve yürürken sorduğu soruyla yüzünü masumiyet kapladı. Bu çocuksu haline bir kahkaha atıp konuştum. "Evet. Hem de çok seviyor."
Apartman girişinden, eve girene kadar Sedef sorduğu her soruyla kahkahalar atmama neden oluyordu. Sabah saatlerinde, bu evde bedenimi saran durgunluk şimdi yerini şen kahkahalara bırakmıştı. Evdeki kasvetli havadan eser yoktu.
Beraber birer kahve yapıp salonuma geçtik. Hiç bitmeyen konu silsilesi, bizi uzun uzadıya bir sohbete esir etmişti. Sedef bu derin sohbet esnasında, aklına gelen yeni bir şeyle bana birkaç bakış fırlattığında, ağzından çıkacak kelimeleri merakla bekledim.
"Sare, sen geçen gün bir kitaptan bahsetmiştin. Tam olarak konuşamamıştık. Ne kitabıydı o?"
Sorduğu soruyla kısa bir bekleyişe geçtim. Sedef'in içeriği din olan bir kitapla ilgileneceğini hiç sanmıyordum. Lakin anlatma gereği duyuyordum. O geçen günkü tartışmamızın asıl nedenini bilmese de, dolaylı yoldan bu kitap yüzündendi. Fakat kitap ve içeriği benim için kaşınan bir yara gibiydi. Birilerine daha anlatmazsam, beynimde bir kısır döngü oluşturmasından korkuyordum. İçimi saran heyecan duygusuyla anlatmaya karar verdim.
"Konu benim için biraz karışık ve senin ilgini çeker mi bilmiyorum." Durup kısa bir süre yüzünü inceledim. Yüzünde anlatacaklarımı bekleyen bir ilgi gördüğümde devam ettim. "Geçenlerde televizyonda bir programa denk geldim. Hallac-ı Mansur diye bir adamdan bahsediyordu. Ardından internetten onu anlatan bir kitap bulunca, gidip kitabı da satın aldım. Kızılay'da Açelya Kitabevi diye bir yer var. Kitabı aldıktan sonra aklıma birtakım sorular takılınca oradan yardım istedim."
Sedef'in yüzünde şaşkınlık dolusu bir ifade yer edinmişti. Söylediklerim onunda aklında yer edinmiş olmalıydı ki, o da soru sordu. "Sare, kim peki bu kitabını aldığın adam?"
O bu soruyu sorduğunda, bir sürü tereddütle ona herşeyi anlattım. İslam'a olan bağlılığını, hafızlığını, hayatını, infaz edilişini... Bütün bu anlattıklarım son bulduğunda, benim kadar ilgisini çekmemişti fakat Hallac'a olanlar hakkında üzülmeyi de ihmal etmemişti.
"Kitapçı adamdan yardım istedim. Hallac'ın hayatına yön veren şu İslam aşkını bana anlatacak. Yani umarım..."
Sedef kaşlarını çatınca bir sorun olduğunu sezmiş gibiydi. "Bak Sare'cim, bu ilgini anlayabiliyorum ama şu aşırı dinci kesime çok da karışma derim. Kitapçı adam kim bilmiyorum ama ben bilemiyorum... Yani çok çabuk kapılma."
O böyle konuşunca içimde ona karşı bir savunma muhakemesi hazırladım. Aşırı dinci kesim nasıl oluyordu ki? Dini ya yaşarsın ya da yaşamazsın. Kitapçı adam da bana yardımcı olabilecek tek kişiydi. O güveni gözlerinde görebilmiştim.
"Sedef'cim merak etme. Çok dikkatli olacağım."
Ağzıma dolaşan ve dilimin ucunda sıraya dizilen her kelimeye rağmen sadece kısa kesmiştim. Zira Sedef'in ayarlarıyla oynamaya değmezdi.
"Peki ne zaman gideceksin bu bahsettiğin adamın yanına?" Sorduğu soru ile dikkatim yeniden ondaydı ama verebilecek bir cevabım yoktu. Günlerdir cesaret edip gidemiyordum. Bu durum korkmaktan ziyade kitapçı adama yük olmak istemememden kaynaklanıyordu.
"Bilmiyorum. Ama Ekim'i görmek için ne..."
Söyleyeceğim lafı aniden kesti. "Adamın adı Ekim mi?" Kafamı olumlu anlamda salladığımda yeniden konuştu. "Böyle din adamı adı mı olur?" Şuh bir kahkaha attığında, vereceğim tepkiyi bilemedim.
"Sedef adam bir kitapçı, din adamı değil. Sadece dinini yaşamaya çalışan bir genç, o kadar."
"Ne yani?" dedi yüzüme şaşkınca bakarak, "Bahsettiğimiz kişi genç biri mi? Ben yaşlı olur sanmıştım. Kaç yaşında bu bahsettiğin kişi?"
"Bizden birkaç yaş büyük. En fazla üç yaş.."
O an fark ettim ki, bize din ile ilgilenenlerin hep yaşlı olması gerektiği öğretilmişti. Gençken kendini bu işlere adamak yanlış ve olumsuz karşılanıyordu. En azından kimse buna olağan bakmazdı. Fakat ben Ekim'i görmüştüm. Öyle güzel bir edep ve ahlak örtüsü vardı ki onda, o an karar verdim. İslam dini gençlere çok yakışıyordu.
"Sare yarın beraber gidelim mi şu kitabevine? Çok merak ettim. Hem sen de kafandaki soruları sorarsın."
Sorduğu soruyla ona sarılmamak için kendimi zor tuttum. "Gerçekten mi? Gelir misin benimle?" diye sorabildim sadece.
O kafasını salladığında kendime engel olamadım. İkili koltukta oturan Sedef'in üzerine zıpladım hızla. Kahkahalarımız birbirine karışırken, içimdeki tarifsiz duyguya bir isim bulamıyordum. Sedef gülerken bir yandan da konuşmaya çalışıyordu. "Tamam ya in üstümden. Bak vazgeçeceğim yoksa."
Nefes nefese yerime geçtikten sonra Sedef'e bugün burada kalmasını söyledim. O da onay verdikten sonra beraber yatak odama geçmiştik. Sedef, annesine ve Erkan'a burada kalacağını söylemek için yeniden salona geçtiğinde, ben de günlerdir aramadığım annemle konuşmaya karar verdim. Son konuşmamız rezalet geçse de, beni merak ettiğini biliyordum. Telefonumu alıp, numarasını çevirdim. Birkaç kere çaldıktan sonra kadifemsi sesi cevap verdi.
"Sare, kızım..."
Ses tonunu duymam ile gözlerimi kapamam bir olmuştu. Bu öyle garipti ki, benim yıllanmış yaralarım onun bir üflemesiyle kapanıyordu adeta. Tam iyileşiyorum derken yaralarımı aynı hızla kanatmayı biliyordu. O an zihnimden ruhuma doğru bir soru geçti. Söylesene anne, beni iyileştiren dilin ile yüreğimde yara bere açan dilin bir mi?
"Sare, orda mısın?" Sesi yeniden ahizeden yankılandığında, "Evet buradayım." diyebildim. Telefon başında birkaç hışırtı duyulduktan sonra, "Nasılsın kızım?" dedi. Sesi yorgun ve uykulu geliyordu.
"Sen uyuyor muydun?" diye sordum. Sorusunu es geçerek.
"Koltukta uyuyakalmışım sadece."
Saatin geç olduğunu tahmin etmeliydim. "Sen uyu istersen, sonra konuşuruz. Sesin yorgun geliyor."
Geçen gün açılan konunun tekrar etmemesini umuyordum. "Hayır Sare uykum yok." derin bir soluk aldı ve bekledi. "Seninle konuşmamız lazım kızım. O burada... Senin gelmeni bekliyor. Seni özlüyor. Ben artık nasıl idare edeceğim bilmiyo-"
Lafını hızla kestim. Buydu işte benim annem. Gururunu hiçbir durumda arka plana atmayan o kadın, konu o adam olunca beni yerle bir etmeyi iyi biliyordu. "Gecenin bir yarısı ondan bahsetmen için aramadım seni. Gelmesini ben istemedim. Nasıl senin evinde kalmasına müsaade ediyorsan, idare edebileceğini de düşünmüşsündür anne."
Tam yeni bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki, iyi geceler deyip kapattım telefonu. Ardından Sedef'le derin bir uykuya dalmıştık zaten.
Ekim rüzgarları sadece bana değil, hayatıma da dokunmuştu. Bir gelişi ile yılların yaralarını sarmıştım ben. Annemi ve niceleri tamir etmişti gelişi. Gidişi ise... Hiç, kocaman bir enkaz ve büyük bir talan bırakmıştı ruhuma. Ey gülüşü ruhuma değen, gelmeni bekleyen yaralarım var. Hala sarılmamış...
Sabah üzerimde bir ağırlık hissedince gözlerimi açtım. Sedef'in ince bacağı üzerimdeydi. Onu uyandırmamaya özen göstererek yataktan çıktım. Ufak bir banyo seansından sonra güzel bir kahvaltı hazırladım. Sedef'i de uyandırdıktan sonra beraber keyifli bir kahvaltı yapmıştık. Kahvaltıdan sonra beraber benim odamda hazırlanmaya başladık. Sedef'e de kendi kıyafetlerimden birkaç parça verdikten sonra üzerime siyah bir pantolon ve haki bir balıkçı yaka geçirdim.Aynı hızla evden çıkmıştık. Dersler öğleden sonra olduğu için ilk önce kitabevine gitmeye karar verdik. Yirmi dakika kadar yürüdükten sonra kitabevi karşımızdaydı.
Açelya Kitabevi...
Kitabevi göründükten sonra Sedef koluma girdi. "Sare, ben kaç kere geldim Kızılay'a, sayısını bile bilmiyorum. Ama ilk defa bu kitabevini gördüm. Çok otantik görünüyor. İlginç... Nasıl olur da hiç dikkatimi çekmedi burası."
Onun sözleri ile ben de yeni yeni fark ediyordum. İki yıldır buradaydım ama hiç dikkatimi çekmemişti. Garip... Sedef'in dediklerini yanıtsız bırakıp, yürümeye devam ettim.
Yaklaştıkça kalbimin boğazımdaki hareketlerini hissedebiliyordum. Kalp atışlarımla beraber, adımlarım da hızlanmıştı. Sadece bir kitabeviydi... Neden böyle heyecanlandım ki?
Kitabevi ile aramızda birkaç adımlık mesafe varken Ekim kitabevinin kapısında belirdi. Onu görmem ile adımlarım yavaşladı. Birkaç ufak adımdan sonra olduğum yerde durdum. Bu istemli olarak yaptığım bir şey değildi. Ben durunca Sedef de durdu. Ekim bizi fark etmediği için kapının pervazına yaslandı. Sabahın erken saatleri olduğundan, güneşe doğru gözlerini kapattı. Sabahın bu saatinin keyfini çıkarıyor olmalıydı.
Güneş ışıklarının aydınlattığı yüzü biraz daha beyaza büründü. Koyu sakal ve saçları rengini bir ton daha açmışlardı. Dağınık saçları, burnu, kaşları, dudakları... Bu kadar... Nasıl olur da böyle güzel bir adamın varlığı yakışıklılığından değil de, ahlakından kaynaklanıyor olabiliyordu? Bunca özelliğe rağmen Ekim'den edebini çekip alsam, bütün güzelliği kaybolacak gibiydi. Acaba beni görse hatırlar mıydı?
Sedef'in kulağıma yaklaştığını hissedebiliyordum. "Ekim bu mu?" Sorusu ile sadece kafa salladım.
"Sare bu adamın dinle ne alakası olur ki? Bu fazla yakış-"
Lafını kesmiştim. Çünkü Ekim'in tek bir hareketiyle Sedef'in sorusuna verecek yanıtı bulmuştum. "Sedef, Ekim'in dudaklarına bak. Şu an Rabbini tespih ettiğine yemin edebilirim. Her an Allah'ı anan bu adamdan başka kimse bana yardım edemez."
Onu izlemek... Bu iki kelimeden bile kocaman bir kitap yazılırdı, ruhumdan ona doğru. Çok sonradan anladım ki, onu izlemek haram ile helal arasında vereceğim en büyük imtihanım olacaktı.
Selam Ve Dua İle...
Yıldıza basarsanız çok sevinirim.