İnsanoğlu büyüdükçe kaybeder saf duygularını. Bütün masumluğu, bütün samimiyeti ve temiz duyguları zamanın acımasız dalgalarına adar. Kusursuzdur hayat küçükken, belki de minicik bakışlar içinde, kocaman kusurlarda ufacık hale gelir. Her şey küçükken toz pembedir. Büyüdükçe göze batan bütün kusurlar, kirlenmiş ve pas tutmuş samimiyetin bir yansımasıdır aslında... Her detayı, ince ayrıntısına kadar hesaba katan aklım durmuş gibi. Büyüdükçe kirlenmiş bu zihnim dahi, ona bir kusur bulmaktan aciz...
Bir kitabı okuduğumda düşündüğüm en belirgin şey, yazarın usta bir yalancı olmasıdır. Biraz daha düşününce usta bir yalancının bile, içindeki kati duyguları hissedemeyerek yazamayacağını düşünürdüm. Ardından aklımdaki bütün tezleri çürütecek bir olgu yakalardım: yazar bir duyguyu ilikleri titreterek hissettiriyorsa şayet, yazılanların üzerine örtüldüğü bir gerçeklik muhakkak olmalıydı. Zira kimse yaşamadığı bir şeyi, duygularını da şahit ederek yalana dökebilecek kadar vicdansız olamazdı.
Ona dalmış, ruhumun bu yabancının etkisiyle yaşadığı med cezirleri, aklımdaki bu cümlelerle yatıştırmaya çalışıyordum. Ekim sadece iki kere gördüğüm ve bir kere konuştuğum biriydi. Lakin onu yeniden görmenin zihnime kazıdığı duygu yoğunluğunu kenara itemiyordum. Karşımda gözleri kapalı, benden habersiz anın tadına varmaya çalışıyordu. Fakat ben bundan çok daha fazlasını hayal sahnemde oynatıyordum.
O kendi dünyasında Rabbini tesbpih ederken, zihnim onun sağ tarafına Hallac-ı Mansur'u çiziyordu. Hayal dünyamda Kızılay'dan ayrıldım. Bağdat'ta kalabalık bir caddede Hallac ile Ekim'i izliyordum şimdi. Aklım bana öyle garip senaryolar yazmıştı ki, Hallac Ekim'in aynısıydı. Hiç görmediğim bir kitap karakteri, zihnimde Ekim olarak canlanıyordu ve Ekim ile özdeşleşiyordu. Sadece daha yaşlı ve daha olgun...
Her kitap okuyuşumda aklımda beliren fikirlere hak verdim. Yazarın En'el Hakk kitabındaki duygu yoğunluğunun altında, büyük bir gerçeklik yatıyordu. Ve ben bu gerçekliği bulayım diye, Ekim'e çıkmıştı kestirme yollarım. Bu ya koca tesadüftü ya da bunun da altında yatan bir senaryo olmalıydı.
Kolumun hızla sarsılması irkilmeme neden oldu. Kızgın bakışlarla Sedef'e döndüm.
"Ne yapıyorsun? Canımı acıttın."
O da aynı tepkiyle kaşlarını çattı. "Ayakta uyuyor musun ya sen? Kaçıncı seslenişim. Adam buraya bakıyor."
Söylediği şeyle Ekim'in olduğu tarafa döndüm. İki kolunu göğsünde birleştirmiş, güneşe doğru kapattığı gözlerini bize çevirmişti. Gözlerinde tanımadığına dair kırıntılar yakalamaya çalıştım lakin beni hatırladığına emindim. Sedef sabırsızca "Haydi kızım ne duruyoruz? Gidelim." dediğinde kitabevine yürümeye başladık.
Karşımdaki adamdan bize doğru atılan kahve bakışları hissediyordum ama onun gözlerine bakmadan, kitabevine kadar yürüyebilmiştim. Kitabevinin kapısının önüne geldiğimizde o da yönünü tamamen bize döndü. Birkaç adımda onun atmasıyla aradaki mesafe çokta olmasa kapanmıştı.
Onunla ilk kez konuşmaya geldiğimde, ağzımdaki kelimeleri dökmem çok zor olmuştu. Şimdi yeniden üzerime aynı sorun çöktüğünde, söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum. Neyse ki o benden önce davranıp, "Selamun Aleykum. Hoş geldiniz." demişti.
Sözleri üzerine kafamı kaldırıp ona bakmaya yeltendim fakat onun kahveleri yerleri taramakla meşguldü. Demek ki sadece bana özel bir hareket değildi. Hiçbir kızla gözleri buluşmuyordu. Yüzümüze bakmadan selamını verip, sırayı bize devretmişti. Ne diyeceğimi bilmiyordum ki. Ben senden islamı öğretmeni rica etmiştim. Hatırladın mı? demek pek uygun olmazdı. Sedef benim konuşmamam üzerine devreye girip, "Merhaba hoş bulduk" dediğinde, ben suskunluğum ile yetindim.
Ekim'in bakışları saniyelik bir oyalanma ile Sedef'e takılıyordu. Bilerek bana bakmadığı hissine kapılmıştım nedense. Ama o an sadece benim gözlerimle buluşmasını istedim. Kahve haleler gözbebeklerimdeki mizacı yakalasın ve ona olan bakışlarımı fark etsin istedim. Ama bu düşünce o kadar imkansız gelmişti ki, düşünmek bile saçmaydı.
Aramızdaki sessizlik büyüdüğünde, Ekim bu defa bana ufak bir bakış atarak konuşmaya başladı. "İçeri buyurun isterseniz. Bir çay ikram edeyim."
Sedef, "Olur." diye cevapladığında, Ekim önde biz arkada kitabevine girdik. Yanımızdan geçtiğinde kafasını tamamen yere eğmesi, benim dışımda Sedef'inde dikkatini çekmişti.
İkisi benden önce davrandıkları için en geride kalmıştım. Kapıdan geçtiğim an, yeni yakılmış tütsü kokusu genzime dokundu. Altında lavanta olduğunu düşündüğüm koku, kitabevine öyle çok yakışmıştı ki, buraya olan özlemim yüzüme çarptı birden. Garipti ama özlemiştim işte.
Ekim masanın başına geçmiş, Sedef de karşısındaki sandalyelerden birine yerleşmişti. Dikkatimi onlara verdiğim zaman, ikisinin de beni beklediğini fark etmem uzun sürmemişti. Kısa adımlarla ben de Sedef'in önündeki sandalyeye geçip oturdum. Bakışlarımla etrafımdaki her şeyi gözden geçirdim. Bu kitabevinin beni böylesi bir özlemle beklemesine şaşırmamak elde değildi.
"Çayınız açık mı olsun?" diye bir soru yankılandığında, bakışlarımı masanın diğer tarafındaki adama çevirdim. Ses tonu özlemimi arka plana atacak kadar hatlarımı tıkamıştı.
Beni rahatsız etmeye başlayan bir ses tonu ile Sedef konuşmak için dudaklarını araladığında, istemeden yerimde kıpırdandım. "Ben çay içmeyi pek sevmem. Almayayım."
Biraz önce çay teklifini kabul eden biz değilmişiz gibi reddetmesi garipti. Bakışlarını ondan çekip, bana döndü. "Canım senin çayın nasıl olsun?" Kendimi fazlalıkmışım gibi hissetmem normal miydi? Ben bu adamın karşısında, bana bakmadığı halde böyle diken üzerindeyken, Sedef böyle rahat davranmayı nasıl beceriyordu?
Geldiğimden beri ilk kez konuşacaktım. "Benim çayım demli olsun lütfen."
Bu birkaç kelime yığını kaçtı ağzımdan sadece. Ama buna rağmen boğazım kurumuş, ellerim terlemişti. Sebebini bilmediğim bir şekilde, karşımdaki bu adamla konuşacak bir çok ortak noktam olsun istemiştim. Beni bu düşünce silsilesinden koparan Ekim'in sesi olmuştu. "Size başka bir şey ikram etmeyi isterdim. Fakat çay dışında bir şey bulundurmam burada. Müşterilerin tek ilgisi çay."
Cümleleri benden ziyade Sedef'e karşı söylenmişti. Fazlalıkmışım hissi artarak devam ediyordu. İçimde köpüren bu duygular hayra alamet değildi.
Sedef biraz daha özen göstererek konuşmaya başladı bu defa. "Madem müşteriler sadece çayla ilgileniyor, ben de bir bardak alabilirim."
Ekim tebessüm edip, rafların arasından Mustafa'ya seslendi. Geçen gün bizimle oturması için çağırdığı çocuktu. Sadece kısacık bir tebessüm, yüzüyle buluşmuştu. Fakat bambaşkaydı. Onunla konuştuğum gün fark etmiştim. Tebessüm etmek, bir insanın yüzüne ancak bu kadar yakışabilirdi. Bir anda bu adamın bütün davranışlarını incelemek, hiç hoş bir davranış değildi. Bakışlarımı utançla dizlerimdeki ellerime çevirdim.
Birkaç takırtı sesinden sonra Mustafa rafların arasından bize doğru yürümeye başladı. Ekim'e olan bakışlarını bize çevirdiğinde beni fark etti. Kafasıyla ufak bir selam vermişti. "Hoş geldiniz."
Bende, "Hoş bulduk." dedikten sonra Ekim konuşmaya başladı. "Kardeşim bize üç çay getirir misin? İkisi demli olsun lütfen."
O da demli içmeyi seviyordu.
Kibarlığı Mustafa'ya yansımıştı. Ekim'e güzel bir gülüşle, "Hemen abicim." deyip bizden uzaklaştı.
Mustafa gözden kaybolunca, yeniden ellerime çevirdim gözlerimi. Konuşmak için uygun bir zaman ve düzgün sözcükler arıyordum. Kafamı bulandıran atmosfer etkisini arttırınca ne için geldiğimi de unutmamaya çalışıyordum. Neyse ki burnuma dolan lavanta kokusuyla rahatlayabiliyordum.
"Önceki gelişinizin üzerinden epey zaman geçti. Gelmeyeceğinizi düşünmeye başlamıştım." Ekim'in sesi kitabevindeki boşluklara çarparak, bana ulaşmıştı. Sözlerinin muhattabı ben miyim diye ona çevirdim bakışlarımı.
Bana bakmamaya meyleden gözlerine, kısa bakışlardan ziyade uzun uzun bakamıyordum. Söylediği sözlerle, kestirme yollara sapmadan konuşmaya başladım. Hızlı konuşma çabam, buraya gelmemin yanlış olduğunu düşünmemden kaynaklanıyordu. Belki de hiç gelmemeliydim.
"Sizinle konuştuğum konuyu arkadaşım Sedef'e de anlattım. Sağ olsun beni yalnız bırakmadı. Ve buraya gelmemiz konusunda farkında olmadan cesaretlendirdi. Aksi takdirde ben gelip gelmeme konusunda muallakta kalmaya devam edecektim."
Ekim, Sedef'e minik bir bakış atmıştı. Dudağının kenarındaki gülümsemeyle, bir an beni buraya getirdiği için Sedef'e teşekkür edecek sanmıştım. Hayal ürünü işte...
"Umarım merakınızı cezbeden bu konu sizi hayra ulaştırır. Ben elimden geleni yapmaya hazırım Allah'ın izniyle." dedi sakin bir üslupla. Konuşmasıyla kenarda duran bir soru, bana şen bir kahkaha fırlattı. Neden bana yardım ediyordu ki?
"Ben sıfır bir bilgiyle geldim. Anlatacağınız her şey bir kapı aralayacaktır. Eminim..."
"İnşaAllah öyle olur. Zaten tasavvufta son nokta yoktur. Öğreneceğimiz her bilgi, sonsuz bir dehlize ayna tutar. Sizinle beraber bende çok şey öğreneceğim. Hissediyorum..."
Gelişimden herkesin haberinin olduğunu, ilk kez öyle ima etmişti. Mecnun gönlüm şimdi kavrıyordu detayları. Çok zaman sonra...
O an gözlerimin içine ilk kez daha uzun bakışlar dokudu. Onu tanımaya başladığım günün üzerinden çok uzun bir zaman geçmemişti, lakin ilk kez böyle bir bakışmaya tanıklık ediyordum. İçime yüklenen cesaret bulutuyla ben de bakıyordum gözlerine. Onun bakışlarını kitap rafları arasından çıkan Mustafa böldü. Ben de hemen ardından çekmiştim bakışlarımı zaten.
Mustafa üç çayı da hafif bir gülüşle masalara bıraktıktan sonra, geldiği yerden geri döndü. Demli çayı önüme çekerken, Sedef de çayını almak için uzanmıştı. O esnada bakışlarımız buluştu. Bana anlamını bilmediğim bir bakış atarak Ekim'i işaret ettiğinde, ben de Ekim'e baktım. Bakmasının etkisi beş saniye sürmüştü. Yine inatla masaya çekmişti bakışlarını.
"Siz okuyor musunuz?"
Sedef'in ansızın aramıza bıraktığı soru sessizliği dağıtsa da, yeni bir havanın habercisiydi: kasvet... Ekim garip biçimde duraksayıp, şakaklarını ovdu. Ne diyeceğine karar veriyor gibiydi.
"Mimarlık okuyordum ama üçüncü sınıftayken kaydımı dondurdum. Şu anki tek uğraşım bu kitabevi." Ses tonu az evvelki gibi sağlam değildi. Sarsılmaz gırtlağından çıkan pürüzsüz sesin yerini, kırılgan bir ton almıştı. O an nedense bu kitabevinin iyi hatıraları olmadığını düşündüm.
Ekim ve mimarlık... Sedef benim yirmi gündür tanıdığım bu adama, sormayı unuttuğum sorular soruyordu. "Siz böyle okuyunca ben ilahiyat falan okuyorsunuz zannetmiştim." Sedef ufak bir bekleyişten sonra yeni bir soru daha sordu. "Hangi üniversitedeydiniz?"
Ekim, Sedef'in söylediklerini daha önceden duymuş gibi, derinden bir gülüş attı ortaya. O gülünce bakmaktan alamamıştım kendimi. Güzeldi... Çok güzel.
"İslam, tasavvuf... Bunlar yaşam biçimidir. Belli bir meslek altında öğrenilmez sadece. İslam'ı yaşam ve ahireti kavrayan bir felsefe olarak değil, hayatın bir gereği olarak görmeli insan. Bu arada Hacettepe Üniversitesindeydim." Bize bir bakış attıktan sonra, "Siz ne okuyorsunuz, yada okuyorsunuz değil mi?" diye sordu.
"Ben Biyomühendislik okuyorum Gazi Üniversitesinde." Sedef lafı kestiğinde, sıra bana gelmişti. Bu esnada eline telefonu almış, bir şeyler yazmakla meşguldü.
"Ben de Gazi Üniversitesindeyim. İkinci sınıf, Tıp okuyorum."
Konuşmam bittiğinde, Sedef üzgün bir suratla bana döndü. "Sare'cim Erkan mesaj atmış. Acil yanına gitmem gerektiğini söylemiş. Ben gitsem sana ayıp olur mu?"
Gerçekten mahcup çıkan sesi beni bile şaşırtmıştı.
"Hayır canım sen git. Sorun değil." Bunları söylerken aynı zamanda, gözlerimle onu onaylamıştım.
"Tamam canım. Ben gidiyorum o zaman. Okula geldiğinde konuşuruz nasıl olsa."
Sonra ayağa kalkıp Ekim'e döndü. "Güzel sohbetiniz için teşekkür ederim. Sonra görüşürüz yeniden umarım." Ekim çoktan ayağa kalkmış, kafasını onaylar bir şekilde sallamıştı. "İnşaAllah. Görüşmek üzere. Allah'a emanet olun."
Sedef kitabevinden çıkınca, garip bir şekilde yalnız hissetmiştim. Ben bir noktaya odaklanmış bakarken, sakin ses tonu ortama yayılmıştı. "Benim arkada birkaç dakikalık bir işim var. Sizi bir süre burada yalnız bıraksam sorun olur mu?"
Sözleri ile kendimi kötü hissetmiştim. Bana bakmayan gözleriyle, bir de benimle yalnız kalmamak için verdiği mücadele canımı sıkmıştı. "İşiniz varsa bölmek istemem. Uygun değilseniz sonra konuşabiliriz."
"Hayır, olur mu öyle? Birkaç dakikalık bir iş zaten. Ben hemen gelirim."
Sadece başımı sallamak ile yetindim. O da ardından beyaz kitap raflarının ardına yürümüştü. O gözden kaybolduğunda, kalkmam için bana yalvaran duygularım, bu defa kalmam için yalvarıyorlardı. Beklemeye başlarken yarım olan çayımdan bir yudum daha aldım. Çok iyi bir tadı vardı. Berrak bir tadı, içerken boğazı yakmayan yumuşak bir içimi vardı. Ekim'in müşterilerinin bu çaya müdavim olmasına şaşmamalıydı. Zira fazla güzeldi. Meşhur olmayı hak ediyordu.
Kitabevinin düz camları sayesinde sabah ışıkları camdan süzülüp, bana ulaşıyordu. Ben hep sevmişimdir sabah güneşini. Ekim gibi... Mutlu ederdi bir kere. Güneş ışıklarına kendimi bırakıp, gözlerimi yumdum. Gelen her ışınla, huzuru hissediyordum. Mutluluk uzak değildi aslında. Her bir ayrıntıda, özenle gizlenmişti huzur. Her bir zerre neşe aşılamaya müsaitti. Haftalar öncesinden gelen karamsarlıklarım ne kadar da azalmıştı, ben farkında olmadan.
Sadece bütün güzellikler köşelere çekilmiş, onları keşfetmemi bekliyorlardı. Yumduğum bu gözler kuru çöl gibi yudumluyordu güneş ışınlarını. Aradan geçen zamanı es geçip, yeniden gözlerimi açma gereği duydum.
O zamanlar bana uzun gelen kapalı göz süresi, şimdi yeniden elime verilse hiç açmazdım gözlerimi. O adamın kokusu tenimi ve ruhumu kaplayana kadar içime çekerdim o mutluluğu. Keşkelerimle beraber yüzeye vuran pişmanlıklarım ne kadar da somut şimdi.
Kapanmışlığa kısa sürede alışan gözlerim açılınca, tam net görmemi engelleyen bir bulanıklıkla aralandı. Bulanıklıkla gelen sis bulutu dağılınca, gözlerim eski netliğine kavuştu. Ekim'in gelip gelmediğini kontrol etmek için raflara baktığımda uzun boyu gözlerime çarptı. Bana doğru yavaş adımlarla geliyordu. Gelişini fak etmemle bakışlarımı ondan çektim. Ekim yeniden masasına oturunca, karşıma oturan Mustafa'yı sonradan fark etmiştim. Tabi ya benimle yalnız kalacak hali yoktu ya...
Herkes yerine yerleştiğinde Ekim konuşmaya başladı. "Asıl konumuzu konuşmanın zamanı geldi bence. Başlamadan bir şey sormak istiyorum. Tasavvuf neden bu kadar dikkatinizi çekti? Gördüğüm kadarı ile İslam'a yeni yeni merak sarmışsınız."
Sorduğu sorularla ilgi alanıma girmişti ama nedense bu soruların altında bildiği bir anlam varmış gibi sormuştu.
"Bakın Ekim Bey..." Ben daha söze yeni başlamışken araya girdi. "Lütfen sadece Ekim diye hitap edin. Resmiyete hiç gerek yok." Bunu söyleyen adam resmiyetin dizginlerini elinde tutarken, söylediklerine zıt düşüyordu. Kafamı olumlu sallayıp, yeniden konuştum.
"Pekala. Senin de resmi olmana hiç gerek yok. Soruna gelecek olursam, tasavvufla tamamen tesadüf eseri karşılaştım. Hallac'ı öğrenince yerimde duramaz oldum. Senin de gördüğün gibi hayatımı bu tarz işlerle geçindiren biri değilim. Seninle konuştuğum günden beri hayatımdaki herkes ve herşey beni bu kitabevine yönlendiriyormuş gibi hissediyorum. Gerekli bilgileri ve aradığım cevapları sadece buradan alabilirim gibi geliyor." Yüzüne bir bakış dokundurdum. "Biraz güç bir durum gibi gelse de, beni anlamanı diliyorum."
Garip bir şekilde gülümsediğinde, anlatmak konusunda tereddüt yaşasam da devam ettim.
"Hayatımdaki eksik parçalar her zaman gözüme çarpardı. Ben bu eksik parçaların burada tamamlanacağı kanısındayım. Yapbozumun son ve eksik parçası burada gizleniyormuş gibi, attığım her adım beni buraya atıyor. Belki fazla hastalıklı bir düşünce ama ben böyle hissediyorum."
Beni tüm dikkatiyle dinlemişti. Sona doğru sesim kısılsa da aldırmamıştım. Lafım bitince gözlerinin içi parlamıştı. Yanlış görmüş olduğumu düşünsem de emindim, gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Koyu gözleri kısıldı ve dudakları kenarlara doğru hareketlendi. Bu gülüş farklıydı. O daha önce hep varla yok arası gülerdi, şimdi ise derin bir tebessümü vardı. O öyle gülünce ben de içtenlikle gülümsedim. Zaten onunki de uzun sürmemişti.
"Tesadüf diye bir şey yoktur. Buraya gelmenin bir tesadüften ibaret olduğunu düşünme. Şu an burada olman gerekiyordu ve sen buradasın. Kimi insanlar vardır ki yaşadıkları yerler, hayat koşulları ve yaşayış biçimleri farklıdır. Ama bu insanlar akli ve ruhi olarak aynı hayatı yaşar. Her ne kadar farkında dahi olmasalarda..." Sanki söylemek istedikleri bu kadar değilmiş gibi durdu ve benim tepkimi ölçtü. Neye gönderme yapmıştı acaba?
"Sana tasavvufu, İslam'ı kitaplarla anlatacağımı düşünüyorsan, yanılıyorsun. Seninle beraber dış dünya da tek tek görerek öğreneceğiz. Sana da uygunsa bugün başlamak için güzel bir gün."
Kaşlarım istemdışı çatılmıştı. Ne demek istediğini anlayamıyordum. "Nasıl yani?"
Tepkimi görünce, "Şimdi dışarı çıkıp, güzel bir kahvaltı yaparak başlayabiliriz?" dedi bir anda.
Söyledikleriyle beraber ağzım bir karış açık kaldı. Bu da neydi şimdi? Kaşlarım fizik kurallarını yerle bir ederek daha çok çatıldı. Sorum kaşlarıma eşlik etmişti. "Ciddi misin?"
"Evet, ciddiyim." dedi tam bir içtenlikle. Ardından, "Bana öyle kuşkuyla bakma, oradan seni tavlamaya çalışan serseri tipli birine mi benziyorum? Sana zarar vermem ve gelmek istemezsen anlarım. Sadece seni tanıştırmam gereken biri var. " dedi.
Söyledikleri ile hayretler içinde kalmıştım. "Hayır benzemiyorsun sadece fazla ani sordun. Benim için sorun yok." dedim.
Benim şu an burayı terketmem gerekiyordu aslında. Bu rahatlığım Ekim'in sözlerinden mi kaynaklanıyordu bilmiyorum ama umarım sonradan pişman olmazdım. O ayağa kalktığında ben de ayağa kalktım. İkilemin çok farklı bir boyutunu yaşıyordum. Ekim Mustafa'ya kitabevi hakkında direktifler verirken, ben kapıya çıkmıştım.
O da geldiğinde, "Haydi Bismillah Sare." deyip uzun caddeye ilk adımını attı. İsmim dudaklarına çok yakışmıştı. Belki şu an kocaman bir aptallık yapıyordum. Belki de sonradan çok pişman olacaktım ama ilk kez sarsılmaz kapılarımı geçmeyi deniyordum. Sonuçlarını sonra düşünecektim.
Cadde üzerindeki uzun yürüyüşümüz devam ediyordu. Yürürken aramızda belirgin bir mesafe vardı. Beraber yürüyor gibi değil de, aynı yöne giden iki yabancı gibiydik. Karşımızda bize doğru yürüyen kızların Ekim'e olan bir iki bakışını fark etsem de aldırmamıştım. Birkaç adım sonra kafamı kaldırıp Ekim'e baktım. Amacım ona ne kadar mesafe kaldığını sormaktı. Dudakları bir saat önce kapıda gördüğüm gibi kıpırdıyordu. Kimseye bakmıyor, yürüdüğü yola bakışlarını dikmişti.
"Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim birden bire. Bakışları bana değecek sandım ama önüne bakmaya devam etti.
"Elbette, istediğini çekinmeden sorabilirsin." dedi.
"Yürürken ne mırıldanıyorsun? Sabah kitabevinin önünde de böyleydin."
Söyleyeceği şey dünyanın en kıymetli şeyiymiş gibi özenle seçti kelimelerini. "Övülmeye en çok layık olanı övüyorum. Allah'ı zikretmek dünyanın en kolay ve faydalı işlerinden biridir."
"Anladım..."
Az önce onun hakkında kafamı kurcalayan her sorum kayboldu. Zihnimde beliren bütün sorular bir bir beynimin dışına atladılar. O an anladım ki bu adam İslam'ı kendine zırh edinmişti. Devamlı söylediği sözler dudağında bir mırıltı halini almışken, ben de onun gibi bir şeyler tekrar etmek istedim. Ne diyeceğimi bilmemek moralimi bozmuştu. Yine de içimden Allah diye diye yürümeye devam ettim.
Ekim'in benim tarafıma baktığını hissetmiştim. Ona baktığımda bana bakarak kaşlarını çatmıştı. Bakışlarımı fark ettiğinde önüne döndü. Konuşmaz zannediyordum ama "Sen ne mırıldanıyorsun?" diye sordu.
Omuz silkerek cevap verdim. "Senin ne mırıldandığını bilmiyorum ama ben içimden Allah deyip duruyorum. Sen yapınca ben de yapayım dedim."
Bir anda yerinde durup, bana döndü. O durunca ben de durdum. Bakışları bende değildi fakat mühim bir şey söyleyeceğini hissediyordum.
"Sare sana burada minik bir bilgi verebilir miyim?" diye sordu. Aynı hızla kafamı sallamıştım. Yol kenarında ne bilgisi verebilirdi ki?
Eliyle kaldırımın kenarındaki çiçekleri gösterdi. "Görüyor musun ne kadar güzel?"
Bir şey söylemedim, konuşmaya devam etti. "Yaratılan her güzellik, yaratıcısının bir simgesidir. Bu çiçek, bu gökyüzü ve bu evren... Bunlar bu kadar güzelse, yaratıcısı ne kadar güzeldir kim bilir? Bugün sana tesadüf yok demiştim. Nasıl ki bu çiçek yaratıcısının tesadüf bir zamanında yaratılmadıysa, şu an senin burada olmanda tesadüf olamaz. İslam için adım atman, bu yolda yürümen.. Hiçbiri tesadüf değil. Bir yaratıcı ve zaman üstadı varken nasıl tesadüf var deriz? Bu bizi yaratan zata saygısızlık olmaz mı? Ve dikkatli bakmalısın. Senin benim yanımda olman da, karşıma çıkman da tesadüf değil."
Sözleri bitince derin bir iç çekti. Elini umutsuzca saçlarından geçirdiğinde, bana anlatmak istediği bariz bir şey olduğu çok açıktı. Hatırlatmak istediği bir şey varmış gibi...
Bir anda durup gözlerime kısa bir bakış attı. Öyle güzel değmişti ki harelerime içimden tek bir şey geçti: acaba bu da mı tesadüf değildi?
Bana 'Geçmişe gitmek ister misin?' diye sorsalar, hiç tereddütsüz o ana gitmek isterdim. Bana 'Bizim ruhumuz birbirini ezelden beri tanıyor.' demeye çalıştığı güne... Onun ısrarla görmemi istediği, benim göremediğim o ana... Şimdi, keşke biri çıksa da 'sevmelerini özlediğin adama gidiyoruz.'dese diyorum. Günde en az elli kere...
Selam ve Dua İle...
Yıldıza Basarsanız çok sevinirim.