Varlık zannıyla yaşayıp, hiçlik bilinciyle yok olmakmış aslında yaşamak. Keşfedilmeyi bekleyen onca hazine arasında, ne kadar 'benlik' yüklemişim kendi ruhuma. Mutlu olduğumu zannedip, boş avuntularla doldurmuşum kimliğimi. Her gün başımı yasladığım yastığım koca bir taşmış da ben şimdi fark ediyorum. Uğruna mücadele etmediğim o kadar çok kaybetmişliğim varmış da ben çaba harcamayı hep ertelemişim aslında. Nefes aldığımı sanıp, alışmaya çalışmışım bu yaşama telaşına.
Söylesene güzel gülüşlüm, uğrunda savaşmayı öğrettiğin yolda yalnız bırakman niye?
Ekim'in söylediği sözlerle, yerimden kıpırdayamaz olmuştum. Hala sindirmeye çalıştığım sözler eşliğinde, aklımda mantıklı cümleler oluşturmaya çalışıyordum. Senin benim yanımda olman da tesadüf değil demişti. Bunu kavrayabilmek çok güç değildi. Bir ona, bir de yol kenarındaki çiçeklere bakıyordum. Haklıydı kuşkusuz... Bu kadar güzel yaratılan hiçbir şeyin tesadüf olması düşünülemez. Sonu ve başı olduğunu düşündüğümüz her şey tam zıttını haykırıyordu.
Yaratılan böyleyse, yaratan nasıldır kim bilir?
Yüzünden ne anlatmaya çalıştığı belli olmuyordu ama bir şeyler söyleme çabası apaçık ortadaydı. Yakışıklıydı Ekim... Kendime bile söylerken utandığım bir yakışıklılığı vardı. Beni buraya çeken yakışıklılığı değil ki, etrafımda yakışıklı sayılabilecek birçok erkek vardı. Fakat o ve karakteri bir araya gelince eşsiz bir görüntü oluşuyordu. Bir süre daha ayakta beklerken geçmişti, söyleyecek bir şey bulamadığım için yeniden yürümeye devam ettik. İki yabancı gibi...
Yürürken yeniden sözlerini duydum. "Her insana çabuk çabuk tesir etmez bazı sözler. Söylediklerimden sonra biraz bile mantık yürüttüysen bu da bir şeydir." Bana anlatmaya çalıştığı şey neydi bilmiyorum ama anlamam için çabalıyordu... Ses çıkarmadığım zaman "Daha yolun çok başındayız. Kafanın karıştığının farkındayım. İnan bana zamanla her şey netleşecek. Şimdi kahvaltı yapsak iyi olur. Seni tanıştırmak istediğim kişinin caddenin sonunda bir kahvaltı salonu var. Çok yürümeyeceğiz." Bende oluşturduğu ikilemin o da farkındaydı. Kafamı sallamakla yetindim.
Aklımda o sözlerle yürümeye devam ettik. Parçaların birleşip bir bütün olmasını umuyordum fakat her bir şeyler eksikti... Hep bir şeyler yarım...
Sokağın sonuna varınca Ekim'le beraber iki katlı bir binanın önünde durduk. Siyah bir tabelanın üzerine beyaz taşlarla "Orkide Kahvaltı Dünyası" yazıyordu. Binanın ön kısmı saf camlardan oluşuyordu. Stor perdeler camlarda modern bir hava tüttürüyordu. Çok etkili bir ortam hazırlanmıştı. Bina tamamen kahvaltı işiyle yürütülüyordu. Önde Ekim arkasında ben binanın içine girdik. Sol tarafımızda uzun loca şeklinde, renkli bir kasa oluşturulmuştu. Ekim kasa başındaki görevlilerden birine, "Merhaba kardeşim, Ozan Ağabey burada mı?" diye sordu.
"Evet burada efendim. Dilerseniz hemen haber vereyim." Kasiyer onu görünce fark edilir bir tebessüm etmişti.
"Evet, lütfen."
Kasiyer telefonda bir görüşme yaparken, Ekim bana döndü. "Ozan Ağabey buranın sahibi olur. Uzun zamandan beri tanışıyoruz." Sesindeki saygı tonu bana kendimi farklı hissettirmişti.
Kasiyer konuşmaya dahil olunca ikimiz de ona döndük. "Ekim Bey her zamanki yerinize buyurun lütfen. Ozan Bey birazdan size katılacaktır."
"Tamam, teşekkür ederim." Kasiyerin gülüşüne, güzel bir tebessüm sunmuştu.
Bana bakmadan konuşmaya başladı. Gözleri yerdeki parkeleri tarıyordu. "Üst kata geçelim."
"Tamam." dedim sadece. Yine Ekim önden, ben arkadan ahşap tonların hakim olduğu merdivenlerden yukarı çıktık. Merdivenler bitince Ekim kocaman bir camın önünde bulunan, hoş bir masaya geçti. Benim oturmam için işaret verdi. Ben oturunca o da oturmuştu.
Akrep ve yelkovan zamanın paçalarına yapışmış bizden uzaklaştırırken, Ekim sessizliği bölmek için konuşmaya başladı. "Nasıl bir yer sence? Beğendin mi?" Sorduğu soru tamamen sessizliğin bunaltısını azaltmak içindi.
"Evet çok hoş bir ortam." Standartların üzerinde bir yerdi. Sandalyeler, camdan masaların üzerindeki küçük örtü ve perdelerle aynı renkteydi. Her masanın üzerinde bir saksı orkide bulunuyordu. Ortam zengin işiydi...
"Sen hep geliyorsun buraya galiba?" Cümlemdeki devriklik gözümden kaçmamıştı. Büyük camdan dışarıyı izleyen gözleri kısılınca, cümleme mi yoksa içindeki devrikliğe mi gülmüştü anlayamamıştım.
"Ozan Ağabey ile hep buluşuruz ama buraya en son geçen ay annemle geldim."
Tam konuşmaya devam edecektim ki, bize doğru gelen garsonla konuşmayı erteledim. Ekim hiç bana sormadan sipariş verdi. İşlemi halledince aklımdaki soruyu ona yönelttim. "Bu salonun atmosferi, kitabevinin atmosferine çok benziyor. Huzur verici bir ortam."
Onu tanımıyordum ama sorum kaşlarını çatmasına neden olunca, keşke ağzımı açmasaydım diye düşündüm. Ani değişimleri kafamı karıştırıyordu. "Burayı Ozan Ağabey ile beraber düzenledik. Mimarlık okumanın faydaları..." Sonra eli ile sakallarını tarayıp, "Kitabevim sana huzur mu veriyor?" diye sordu.
Sorusu beni şaşırtsa da cevabımı esirgemedim. "Evet, ilk kez geldiğim zaman da, bugün de aynı huzuru hissedebildim."
Ekim sorumla beraber duraksadığında ne olduğunu sorma gereği duydum. Fakat elindeki siparişlerle garson yeniden belirdiğinde, susma gereği duydum.
Masaya otlu peynir, birkaç çeşit farklı çörek, adını bilmediğim birkaç farklı lezzet daha bırakıldığında Van Kahvaltısı yapacağımı anlamıştım. Masa kahvaltılıklarla dolunca kenarına bir sepet sıcak ekmek bıraktılar. Tahminimce tandır ekmeğiydi. Bu kadar modern düzenlenmiş bir yerden yöresel bir kahvaltı yapacak olmak şaşırmama neden olmuştu. En son önüme tavşan kanı bir çay bırakıldığında, masaya garip bakışlar attığımın farkında bile değildim.
"Neden öyle bakıyorsun, kahvaltıyı beğenmedin mi yoksa?" İçtenlikle sorulan soruyla gözlerimi masadan çektim. Çok şaşkın bakıyor olmalıydım. "Hayır çok güzel görünüyor. Sadece böyle bir yerden yerel lezzet beklemiyordum. Takdir edersin ki, her yerde Van Kahvaltısı bulunmuyor. Özellikle tandır ekmeğine çok şaşırdım." Üzerine sinen durgunluk geçmiş gibiydi. Bana bakmaması duygularını tartmama engel oluyordu. Bu durum iyice sinirlerimi bozar bir hal almıştı ama belli etmek istemiyordum.
"Ozan Ağabeyin yerel kahvaltıları ünlüdür." demekle yetinmişti.
Konuyu kısa kestiğinde sessizce yemeğe başlamıştık. Her şey çok lezzetliydi. Sedef'le çıkmadan kahvaltı etmiş olmama rağmen, masadaki koku ve renklillik iştahımı kabartıyordu. Her şey çok güzeldi ama çay Ekim'in çayının yanından bile geçemezdi. Müşterilerin ilgisini şimdi daha iyi anlıyordum.
Biz yemeğe devam ederken, bize doğru gelen bir sesle gözlerimi masadan kaldırdım. "Oo Ekim Bey, siz buraya uğrar mıydınız? Ben yolunu bile unuttuğunuzu sanmıştım."
Adam kırklı yaşların sonlarında olmalıydı. Kısa değildi ama uzun olduğu da söylenemezdi. Şakaklarındaki beyazlar göze çarpıyordu. Yüzündeki ciddiyet, dudaklarındaki tebessüme ters düşüyordu. Ekim onu gördüğü gibi ayağa kalkınca, ben de ayağa kalktım. Karşımdaki adam güzel bir saygıyla, Ozan Ağabeye sarılmıştı. Onun kollarından ayrıldıktan sonra konuşmaya başladı. "Kusura bakma Ağabey, buraya gelemiyorum ama görüşmediğimizi de söyleyemezsin. Daha birkaç gün önce beraberdik."
Söyledikleriyle Ozan Ağabey çok samimi bir kahkaha attı. "Doğru söze ne denir! Hoş geldin evlat, ama daha sık gelmelisin." dedi. Sonra gözleri beni buldu. Gülümsemişti ve bu gülümseme gözlerine kadar işlemişti. Elimden geldiğince aynı şekilde karşılık vermeye çalışmıştım. Benden çekilen bakışları Ekim de durdu. "Ekim kim bu güzel kardeşimiz? Bizi tanıştırmayacak mısın?"
Ekim ne diyeceğini bir süre düşünse de, sonradan bana bakmadan konuşmaya başladı. İçimdeki gereksiz heyecan beni bile afallatmıştı. "Ozan Ağabey bu Sare. Kitabevine gelen bir arkadaşım."
Ozan Ağabeyin bakışları kısa süreliğine Ekim'de durduktan sonra, yeniden bana döndü. "Hoş geldin kardeşim."
"Hoş buldum Ozan Ağabey." Zorla gülümsemeye çalışmam, solan heyecanımın kırıntılarıydı. Ne bekliyordum ki?
Kafasıyla beni onayladıktan sonra, Ekim'in sesi bakışmamızı kesmişti. "Ağabey vaktin varsa biraz otursana."
Ozan Ağabey sandalyelerden birini gözüne kestirip oturunca, ikimizde sandalyelerimizle yeniden buluştuk. Kısa sessizlik uzun sürmemişti. Ozan Ağabey, mükemmeliyet barındırdığı yüzündeki gülümsemeyle yeniden benimle konuşmaya başladı. Fazla mı şekerdi?
"Ee Sare nasılsın bakalım?"
"İyiyim Ozan Ağabey, teşekkür ederim. Sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim kardeşim. Hamd olsun." Gözleri benimle Ekim arasında mekik dokuyordu. İnanılmaz sıcakkanlı bir insan olmasa, bizi kuşkuyla süzüyor derdim.
"Ekim sen nasılsın evlat?" Ekim'in bu adama beslediği sevgiyi gözlerinden okuyabiliyordum. Onunla göz teması kurarken bile gözlerinin içi gülüyordu. Bana bakmamasının aksine...
"İyiyim Ağabey, çok şükür."
"İyi olmana çok sevindim." Sonra bir şey merak eder gibi bana döndü. Ekim'in yanında uzun zamandır bir kız göremiyorduk. Seni görünce şaşırdım, mazur gör beni."
Ben ne diyeceğimi bilemezken, Ekim uzun bir solukla beraber araya girdi.
"Ağabey aslında Sare'i buraya getirmemin bir sebebi var. Sare ona tasavvufu ve haliyle İslam'ı anlatmamı istiyor. Beraber bir yola çıktık şimdilik. O benden ona bir şeyler öğretmemi isterken, ben de bu yolda daha çok şey öğrenmek istiyorum. Beni bu yolla tanıştıran sensin, bu nedenle seni tanımasını istedim."
Adamın bakışları Ekim'den ayrılıp beni buldu. Ekim'in bana karşı verdiği tepkilerin aynısını vermişti. Yeni bir şeyin farkına varmış gibi gözleri yüzümde oyalandı. Uzun bir bakışma geçmişti aramızda. Kuşkulu fikirlerim kesinlik kazanmışlardı; burada dönen mesele neyse beni de ilgilendiriyordu.
"Kızım bu yol, kıymetli ve meşakkatli bir yoldur. Rabbin imtihan ile kuşadığı bu yolda yürümeye hazır mısın gerçekten?"
Önce Ekim'e baktım. Onun da gözlerinde merak kırıntıları yakalamıştım. Sonra tekrar Ozan Ağabeye döndüm. Sahi neydi bende oluşan bu merak? Neden klasik Sare olup, o kitabı okumak ile yetinmemiştim ki? Bana sorulan bu soruyu, ilk önce benim kendime sormam gerekmez miydi? Uzatmamın anlamı olmadığını düşünerek cevap verdim. "Bu konuyu Ekim ile de konuştuk. Ona da söylediğim gibi daha önce hiçbir şeye böyle istekli olmamıştım. Sıfır bir bilgiyle geldim. Kaybedecek hiçbir şeyim de yok. En ufak bir bilgi dahi bana yol açacaktır."
Sözlerimden sonra Ozan Ağabey tatmin olmuş gibiydi.
"İznin olursa bu aciz ağabeyin sana biraz bu yoldan bahsetmek ister."
Ben onaylayınca konuşmaya doğrularak başladı. "O zaman iyi dinle. Uzun ve ömrünü alacak bir yola başlıyorsun kızım. Aslında adım attığın bu yol; ne bir başlangıç ne de bir son. İnsanoğlu, bu hayatta hep kendi çıkarlarına fayda sağlayacak amaçlara hizmet ediyor. Sonra bir bakmış ki yolun sonu... Oysa bu kadar basit olması tuhaf değil mi? Her bir zerresinde bir şey saklayan bu evrende, kendine bir şey katacak olmadan veda etmek sana da garip gelmiyor mu? Her şey son bulur, her şey bir gün biter. Bu hayatta insan için baki olan tek şey Rabbin rızası ve Rabbe duyulan aşktır."
Bunu söyledikten sonra bakışları benle Ekim arasında gidip geldi bir süre. Sonra uzun bir nefes almanın ardından devam etti. "Bir gün Mecnun, Leyla'nın babasının halka yemek dağıttığını duyar. Yemek dağıtanların başında da Leyla vardır. Bunu duyan Mecnun alır çorba tabağını, girer sıraya. Çorbayı dağıtan Leyla'dan birkaç defa üst üste çorba almaya gider. Mecnun'un bu ısrarcı gelişine daha fazla dayanamayan Leyla, alır çorba çanağını, fırlatır yere. Çanak paramparça olur. Leyla'nın bu hareketine, Mecnun sadece sıcak bir gülüş sunar. Etraftakiler, Mecnun deli misin be adam? Kız senin çanağı kırdı. Ne diye gülüyorsun? diye sorunca, Mecnun der ki, 'Olmasaydı Mecnun'a meyli, kırmazdı çanağı ortadan ikiye Leyli.' Birçok tasavvufcuya göre bu sadece sembolik bir hikayedir. Aşık, Maşuktan gelen her şeyden bir hayır gözetir, bulur. İşte budur tasavvuf. Gönlü verene, gönlü teslim etmektir. Kendini kaybedip, Allah aşkı ile kül olmayı istemektir. İslam hoşgörü dini, tasavvuf ise aşk yolculuğudur Sare. Adım atan er kişi yanmaya hazırım demiştir, hal dili ile."
Ozan Ağabeyin ses tonu arasında kaybolmuştum. Etrafım onun sözlerinin mürekkebine bulanmıştı. Bulunduğum ortamdan soyutlanmış gibi sessizce bu yolun müthiş ihtişamına kapılmıştım. Yanmaya aday olmak söylemi, en çok bu yola yakışıyordu. Bu insanlarla geçirdiğim her dakikam, yeni bir şey öğrenmekle geçiyordu. Ozan Ağabey, Ekim'e çevirmişti gözlerini. Sanki daha önceden bahsi geçen bir konu varmış da, eksik olan benmişim gibiydi. Ya da ben fazla hayalbaz olmalıydım.
"İşte böyle Mecnun gibi yanmak zor. Ama bu yolda hırpalanmaya değmez mi?" dedim yutkunarak. Sözlerimle Ozan Ağabey ayaklanmıştı. "Haklısın kızım. Bu yolun sonunda her şeye değecek bir mükafat varken, aşılan zorlukların ne önemi var ki?"
Konuşması bitince mahcup bir ifadeye büründü. "Benim birkaç işim var. Gitsem size ayıp olmaz umarım."
Sözleri üzerine ben de, Ekim de ayağa kalkmıştık. Sandalyelerin geriye itilme sesiyle, zeminde oluşan tiz ses yüzümü buruşturmama neden olmuştu. Ekim konuşmaya başladığında, buruşan yüzümle ona döndüm. "Her şey için teşekkür ederiz ağabey. İnşaallah sonra tekrar görüşürüz."
Ozan Ağabey kafasını sallayarak, "İnşaallah Ekim. Her zaman beklerim." dedi. Sonra bana bakmaya başladı. "Seninle tanıştığıma memnun oldum kardeşim. Ekim'i dört yılın muhakemesinden kurtardığın için ayrıca teşekkür ederim."
Son söyledikleri kaşlarımı çatmama neden oldu. "Dört yıl mı? Ne demek istediğini anlayamadım ağabey." dedim bütün saflığımla. Bu esnada Ekim'e de kısa bir bakış atmıştım. O da çatık kaşlarla Ozan Ağabeye bakıyordu.
Ozan Ağabey içten bir tebessümle "Yakında anlayacaksın inşaallah." dediğinde, aklım tamamen karışmıştı. Ardından bizden uzaklaşmıştı zaten. Ardından yürüyüşünü izledim kısa bir süre. Bu insanları tanımıyordum ama içimde oluşan güdü, tenimi okşamaya başlamıştı. Arada kaldığım garip muallak merakımı ısırıp duruyordu.
O hızla yanımızdan geçip giderken ben soru işaretleriyle Ekim'e döndüm. Fakat baktığım bakışları umursamadan konuşmaya başladı. "İstersen biz de kalkalım artık."
Ben de aynı tonda, "Tabi kalkalım." demekle yetindim. Beni buraya sadece Ozan Ağabeyle tanışmaya getirmişti. Bana bakmayan bir adamın, benimle yalnız başına kahvaltı masasında ne işi olurdu ki?
Beraber çıkışa yürüdük. Ozan Ağabey hesabı ödememizi yasakladığı için kasada oyalanmak zorunda kalmamıştık. Yürümemiz hızlanmamışken, garip bir dürtü durmamı emrediyordu. Adımlarım yavaşlaya yavaşlaya en son olduğu yerde durdu. Ekim önden gittiği için durduğumu fark etmemişti. Birkaç adım attıktan sonra durmuş olduğumu fark etmiş olacak ki, yürüdüğü kaldırımdan başını kaldırıp arkasına baktı. Ardından tamamen benim olduğum tarafa döndü. Aramızda iki metreye yakın mesafe vardı. Bana doğru yürümeye başladığında mesafeyi bir metreye indirip, karşımda durdu.
"Bir sorun mu var Sare?"
Kitaplarımın ağırlık yaptığı çantayı sıkıntıyla kollarımdan indirdim. İki elimle önümde tutmaya başladım. Aslında yaptığım şey sadece kendime zaman tanımaktı. Ona sorduğum sorudan sonra hadsiz görünmek istemiyordum.
"Çantan mı ağırlık yaptı? Ondan mı durdun?" dedi, son sorusuna cevap vermediğim için. Sadece hayır der gibi kafa sallamakla yetindim.
"Ekim sana bir şey sormak istiyorum." dediğimde, "Tabi, dinliyorum." diye yanıt verdi.
Çantamın kollarını daha sıkı tuttuktan sonra, "Ozan Ağabey dört yıl derken neyi kastediyordu? Neyi zamanla anlayacağım ben?"
Gözlerinde nasıl bir anlam olduğunu görmek istediğim için yüzüne bakmaya başladım. Elini sakalları arasına daldırdı ve gözleri buğulu bir ifadeyle yeri taradı. Ardından açık yüreklilikle, "Ozan Ağabey, geçmişte yaşadığım kötü anılarımı, yakında senin de öğreneceğini anlatmaya çalışıyordu."
Söylediği şey mantığı olmayan sözler yığınıydı. Onun hayatından geçen kesitleri, ondan dinleyecek kadar Ekim'in hayatına yerleşeceğimi nasıl düşünmüştü ki? Bir anda düşüncelerimi frenledim ve Ekim'in anlattığı şey içinde kalbimi hızlandıran bir detay yakaladım. Geçmişinde kötü anılar mı vardı?
Aklıma sızan bir deli cesaretiyle dilime konuşması için emir verdim. "Peki öğrenecek miyim?"
Üzerine giydiği siyah, ince kazağın yakasını genişletti. Soruyu sorduğum an gayrı ihtiyari gözlerime bakmaya başlamış, ardından kafasını ayakkabılarına çevirmişti. Bu soruyu beklemediği her halinden belliydi.
"Sen aklına taktığı sorular nedeniyle yolu kitabevime düşen bir kızsın Sare, sence Ozan Ağabeyin anlatmaya çalıştığı detayları öğrenebilecek kadar uzun kalacak mısın hayatımda?"
Sorusu bir aşağılamadan ziyade, daha çok cevabını beklediği bir cümle olarak çıkmıştı. Vereceğim cevabı bilmiyordum. İçimde ucu bucağı olmayan her köşeye aynı soruyu sorup durdum. Ben onun hayatında o kadar uzun kalacak mıydım? Lakin sorduğum her köşe sessizliğe adamıştı kendini. Hiçbir cevaba ulaşamıyordum. Aramızdaki sessizliği, uzun caddeden geçen araba sesleri ve insan güruhları bölüyordu. Benden beklenilen cevabı alamamış olmalıydı ki, yeniden konuşmaya başladı.
"Beni yaratanın, benim için çizdiği yolu bilmiyorum ama sen kitabevime geldiğinden beri aklımda tek bir soru var; ya sen benim dört yıldır, duamda bahsettiğim ama kim olduğunu bilmeden beklediğim kişiysen?" Zihnimizde zifiri sessizliğe gömülen ama gerçekte kalabalık olan caddeye derin bir nefes bıraktı. "Şayet o sensen bil ki, kabuk tutan yaralarım var. Gelişini bekleyen... O sensen, rabbimin rıza dairesinde bana geldin. Ve... Ve hoş geldin beklediğim."
Cümlelerin ve kalabalıklaşan ruhumun merhametine sığınmaya çalıştım. Tutunacak bir dal aradım içimde, lakin elimi attığım her şey elimde kaldı. Bana bıraktığı boşluk içimde büyüyüp beni kendine hapsederken, onun buğusu artan gözlerine baktım. Kaldırım taşlarını okşayan kahvelerini yerden çekip, üzerine kapaklarını çekti. Gözleri kapalıyken son cümlelerini bıraktı Kızılay'a...
"Bütün işaretler senin beklediğim kişi olduğunu söylüyor. Zaman her şeyin ve bu karanlık sorularımın aydınlığı olacak biliyorum. Ama şayet o değilsen de, sana değen kahvelerim için beni yanlış anlama. İçimde 1542 günün duası ve birikmişliği var. Sen o değilsen, değen her bakışım için hakkını helal et."
Ardından hızla açılan gözleri bana bir kere bile dokunmadan, benden uzaklaşıp gözden kayboldular. Bu güzel bekleyişinin beklenileni olmak isterdim, fakat biliyorum ki beklenilen değilim. Zira senin güzel bekleyişine tezat benim kirli bir ruhum var.
İşte o zaman ilk kez ruhum sevmelere doyamamıştı. Şu an karamsarlığın kahvesine bulanan bu ellerim bile, o günlerin berraklığı üzerine saygı duruşunda bulunmakta. Çünkü şimdi bekleme sırası benim ruhumda. Zira senin temiz bekleyişine karşı benim ellerim bile katran karası.
Selam Ve Dua İle
Yıldıza basarsanız sevinirim...