Bölüm/7 Gelişi Beklenilen

3357 Kelimeler
Onun çenesinin etrafından dolanan ruh çizgileri vardı. Birbirinden sessiz ve uzak ilerleyen. Gözlerinde daima kül rengini andıran bir anlam bulunurdu. Kimsenin manasını bilmediği... Sakalları el ile tek tek çizilmiş hissi verirdi bana daima. Hep hayal ederdim parmak boğumlarıma nasıl batacağını. Güzeldi azizim bu adam. Şiirlere konu olsa, şiirleri utandıracak kadar... "Neredesin sen kaç gündür?" Kızgın gelen sesi iyice moralimi bozmuştu. "Evdeyim Sedef. Neden bu kadar kızgınsın?" Nedenini bildiğim halde, belli etmemek daha kolay görünmüştü. "Sare sen manyak mısın kızım? En son bir hafta kadar önce o, Allah'ın belası kitabevine gittin. Sonra bir daha yüzünü göremedim. Aramadın bile... Meraktan ölmek üzereyim farkında mısın? En azından mesajlarıma cevap verebilirdin." Sorumsuzca davranmıştım. Haklıydı... Ama kendimce geçerli nedenlerim vardı. "Çok üzgünüm. Özü-" Lafımı tamamlayamadan araya girdi. Hızlanan soluklarını ahizeden duyabiliyordum. "Evde misin? Yanına geliyorum." Çaresizce kafamı salladım. "Evet evdeyim. Bekliyorum." Telefondan herhangi bir ses işitemeden, suratıma kapatmıştı. Kapanan telefona kısa bir bakış atıp, telefonu sehpaya bıraktım. Kızmakta çok haklıyıdı. Hatta onun yerinde ben olsaydım, çok daha büyük tepkiler verebilirdim. Kahvaltı salonundan çıktıktan sonra gerçekleşen konuşma aklımı bulandırmış, fakülteye gitmekten vazgeçmiştim. Vizelere az bir zaman kala, böyle bir davranışta bulunmak akıl karı değildi elbette. Bir haftaya yakın bir süredir, telefonla yalnızca bir kere annemle konuşmuştum. Diğer türlü gelen arama ve mesajlara cevap vermek islememiştim. Çünkü aklım bir hayli doluydu. Evde kalmak ne içindi bilmiyorum ama içimden hiçbir şey yapmak gelmemişti. Nedenini bilmediğim bir istekti bu. Sanki ruhum bedenden kopacakken, ufak bir kaçış yolu bulmuştu. Ve son anda tutunu vermişti ucundan... Benim kaçacak tek yönüm o yolmuş gibi geliyordu. İçimde neden oluştuğundan bihaber olduğum o sıkıntı, beni bu yola ulaştırmıştı ya, bunun bir tesadüf olmayacağı çok açıktı. Aklımı ufak çaplı hortumlara esir eden tasavvuf bir yanda, son konuşmasıyla ruhumda küçük depremler oluşturan Ekim bir yandaydı. Ekim ile geçen son konuşmadan sonra, aklımı meşgul etmek için elimden geleni yapmıştım. Bir hafta boyunca düşünüp araştırmıştım. Bir sürü konu bulmuştum, konuşulması gereken. Beynimi meşgul etmek adına verdiğim mücadeleyi sadece yatakla buluşuncaya dek sürdürebiliyordum. Yatağa uzandığım an zihnimi kurcalayan tek şey Ekim'in söyledikleriydi. Beklediği kişi olmadığımı adım kadar iyi biliyordum. Fakat düşündükçe, bütün yollarımın o kitabevine çıkması kafamı bulandırıyordu? Ben ne diye o kitabı almıştım ki? Neden o kitabevine yönlenmiştim? Neden Ekim'den yardım istemiştim? Neden Ozan Ağabey'e gitmiştik? Neden Ozan Ağabey dört yıl konusunu açmıştı? Bunların üzerinden en az elli kere geçmiştim. Elime geçense, kocaman bir sıfırdı. Küçücük, minicik bir ihtimal canlanıyordu aklımda: Ekim'in beklediği kişi olabilir miydim? Kafamı hızla sağa sola salladım. Bunlar deli saçmasıydı. Ne yani Ekim gaipten haber mi bekliyordu? Nasıl bir dua etmişti de birinin kesinlikle ona geleceğini düşünebiliyordu? Saçmalık. Bu işi fazla abartmış olmalıydı. Bir peri masalında değil, dünyada yaşıyorduk. Ve gerçek dünyada böyle şeyler olmaz. Ekim'i bilemem ama bu saçma işte beklenilen kişinin ben olmadığımı biliyordum. Peki ya bensem? Düşüncelerimin seyri değiştiği için hızla yerimden kalktım. Tüm haftayı bu sallantılarla geçirmiştim. Boş vermem gerekiyordu. Mutfağa gidip güzel bir çay demledim. Salona geldiğimde, kapı çalmıştı. Korkak adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda, sinirden yüzü kızarmış Sedef'le karşılaşmak hiç iyi bir duygu değildi. Hızlı adımlarla salonumun ortasına yürüdü. "Ya sen beni öldürmek mi istiyorsun? Neredesin kaç gündür? Bir kere ya... Bir kere bile cevap vermedin aramalarıma. Senin derdin ne?" Aralıksız konuşması kızaran yüzüyle birleşince iyice korkunç görünüyordu. Temkinli çıkan sesimle, "Sakin olur musun lütfen." dedim. Ses tonum suçluluk renklerine boyanmıştı. "Sakin falan olamam tamam mı! Sakin falan olamam. Hemen anlat neler olduğunu." "Tamam anlatacağım ama önce şöyle otur. Ben de çayları getireyim. Söz veriyorum en ince detayına kadar anlatacağım." Sedef kısa bir süre yüzüme baktı. Sonra ikna olmuş olacakki koltuğa oturdu. Ben de hemen çayları hazırlamak için mutfağa yöneldim. Çayları sehpaya koyduktan sonra Sedef'in karşısına oturdum. "Yahu anlatsana artık. Çatladım burada." Ben suratına aval aval bakarken devam etti konuşmaya. "Ben gittikten sonra ne oldu? Ne konuştunuz? " Olanları en ince detayına kadar anlattım. Kahvaltıyı, Ozan Ağabeyi, Ekim'in söylediklerini... Olanlara tek tek yeniden dokundum anlatırken. "İnanabiliyor musun? O da tam emin değil ama benim beklediği kişi olabileceğimi söyledi." Bu durumu birine anlatmak çok garip hissettirmişti. "Sare Ekim'in anlattıkları pek akla mantığa uygun değil. Fakat ne yalan söyleyeyim o öyle düzgün bir profil çizdi ki benim gözlerimde, söylediklerine inanasım geliyor." Biraz bekledikten sonra devam etti. "Ama onun beklediği kız kapalı, ibadetlerine düşkün biri olmalıydı. Sana bunları söylemesi çok garip. Bilirsin dindar kızlar Ekim gibi birini kaçırmak istemez. Ekim bu söylediklerini başkasına söylese, herkes o kişi benim diye atlar." O böyle söylediğinde, aklımın ucundan bile geçmeyen fikirler jet hızıyla beynimi yokladı. "Evet haklısın. Her kız bu söylediklerine hemen atlar." dedim birden bire. İstemeden de olsa sesim kısık çıkmıştı. Bunu fark edip düzeltmeye çalıştığımda ise Sedef çoktan bana imalı bakışlar atmaya başlamıştı. "Hayırdır Sare? Bu duruma pek bir üzüldün." Allah aşkına bana ne oluyordu böyle? Hayır ben neden düşünüp duruyorsam? Benim kendimle hakikatli bir sorunum olmalıydı. Ben bu saate kadar böyle saçmalıklarla ilgilenmiş biri değilim. Bu saatten sonra ne değişmişti de o kahvaltı salonundan sonra konuşulanlar, böyle kafamda yer edinmişti? Ekim zümrüdü ankaydı. Onun içinde bulunduğu hayali kurgulamak bile imkansızdı. "Banane canım. Ben ne diye üzüleceği ki?" Oysa üstlendiğim bu savunma zırhı bile yapmacık duruyordu. "Öyle diyorsan öyledir Sare. Ne yaptın peki bir hafta boyunca?" O an cidden beni sıkıştırmak isteseydi yapardı. Neden böyle bir fırsatı teptiğini anlayamamıştım. Ama bunu sorması iyi olmuştu. En azından kafam dağılırdı. "Tasavvufu araştırdım. Hem de bayağı araştırdım." Bunu söylerken içime yüklenen gurur görülmeye değerdi. "Ee sonuç nedir? Bulabildin mi bir şey?" "Bir şeylerin farkına varmak çok güzel. Ozan Ağabeyin anlattığı Leyla Mecnun hikayesinde farklı bir nokta yakaladım." Sedef de merak etmişti. "Neymiş o nokta?" "Şöyle... Mevlana'nın da mesnevisinde geçen bir sözde de olduğu gibi, ilahi aşka iki kapıyla gidiliyormuş. İlki Allah'a duyulan sonsuz sevgi, diğeri ise nefsani aşklar. Nefsani aşklarda durum farklı ilerliyor. İlk önce karşındaki insana deli divane oluyorsun, sonra onun aşkı sana yetmiyor ve aşkı yaratana aşık oluyorsun. Tabi nefsani sevgilere haram değdirmemek müddetince. Sedef araştırırken ne oldu biliyor musun? İlk kez İslami evliliklere, aşklara özendim." Kısılan ses tonum bu defa utangaçlığımdandı. Aşk bana uzakken benim böyle düşünmem daha çok utanmama sebep olmuştu. Sedef meraklı meraklı bana bakmaya başladı. "Nasıl yani?" dedi ardından. "Yani bilmiyorum işte. Anlatılanlar hoşuma gitti sadece." Yüzüme garip bir bakış attıktan sonra "Seni en başında uyardım. Sakın fazla kapılayım deme. Sonra zarar görmeni istemem." Onun korumacı tavrı hoşuma gitse de, uyarı almak hoş değildi. Bir iki saat daha oturduktan sonra Sedef'i yolcu etmiştim. Onun ardından mutfakta biriken bir iki bulaşığı yıkadıktan sonra yatağa geçtim. Bu yolun sonunda nerede olacağımı bilmiyordum ama tek istediğim Ekim'in yakınlarında olabilmekti. Ardından gözlerim uyku denizine dalmıştı bile. ... Yol kenarına hızla park ettiğim arabadan indim. Sağımdaki ağaç yapraklarının, rüzgar sayesinde çıkarttığı sesler kulağımı tırmalıyordu. Önümde yürüyen ve yüzünü göremediğim adama yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Kulağımı sıyıran rüzgar iyice hızlanmış, ıslıkvari sesler çıkarmaya başlamıştı. Çıplak ayaklarımın altında ezilen, sararmış yaprakların çıtırdamaları havaya yayılıyordu. Adamın kıyafetleri zift karasına boyanmış gibiydi. Bir konuda yardımını isteyecektim ama adımlarım ona yetişmek için fazla zayıftı. Birkaç adım sonra garip bir şekilde yanına yaklaşmıştım. Sağ elimi uzatıp, omzuna dokunmam ile bana döndü. Sahi ne için yardım isteyecektim? "Ekim." diyebildim sadece. Çok yorgundu. Gözlerinin altı çökmüş, alnı kırışmıştı. Konuşmasını bekliyor, kulağımı çınlatan rüzgarın sesini bastırmasını istiyordum. Tam konuşacakken, arkadan bir ses ikimizin de o tarafa dönmesine neden oldu. Beyaz teni, sarı saçlarıyla bir kız "Ekim..." deyip, kocaman bir gülüş attı ortaya. Öyle güzel gülmüştü ki... Ekim aramızdaki mesafeye bakıp, kaşlarını çattı. Ardından benden uzaklaşıp, ona yürümeye başladı. Ona yaklaştığında belini tutup kendine çekti ve alnına uzun bir öpücük bıraktı. "Çok özledim." dedi bir anda. Kızdan birazcık uzaklaşıp, sağ elini kıza gösterdi. "Seni beklerken çok yara aldım. Kabuk tuttu ama tamamen iyileşmesi için sana ihtiyacım var." Söylediği sözlerle dilim eriyip ağzıma yapıştı sandım. Sol tarafımda aniden beliren ağrıyla elimi kalbime koydum. Kız Ekim'in ona uzattığı eli, avuçları arasına aldı. Yaralı parmakları tek tek öpmeye başladı. "Bu yaraları da, kalbindeki yaraları da iyileştirmek için geldim. Beni beklemeden önce çektiğin acıları da sileceğim." Konuşması bitince Ekim'e sıkı sıkı sarıldı. Bu manzara görüş alanıma öyle ağır gelmişti ki, nefes alışlarım balyoz hükmünde göğüs kafesime iniyordu. Ekim bir anda kızdan kopup, benimle konuşmaya başladı. Ben o şairane sesi duymayı beklerken, hiç beklemediğim bir şey oldu. Aman Allah'ım, ben Ekim'i duyamıyordum. Beni saran korkudan sıyrılmaya çalışırken, bir anda Ekim ve yanındaki kızın elleri ve yüzleri sararmaya başladı. Korku o kadar ağır bastı ki tenime, dayanamayacağımı hissettim. Bedenime saldıran titremeden dolayı kaçamıyordum bir türlü. Kulaklarımı sağır etmeye başlamıştı, rüzgarın sesi. Uzaklardan gelen başka bir sesle etrafıma bakmaya başladım. Ses daha çok arttığında dayanamayıp ellerimi kulaklarıma bastırdım. Gözlerimi açmamla, alarmın sesini duymam bir olmuştu. Bedenimdeki soğuk teri hissedebiliyordum. Sadece bir rüya mıydı? Başımı ellerimin arasına aldım. Benim bilinçaltım bana Ekim'le saldırıyordu... O an daha önce düşünmediğim bir şeyi fark ettim. Ekim geçmişte acı şeyler yaşamış olmalıydı ki, dört yıl boyunca sadece bir duaya ihtiyaç duymuş olmalıydı. Peki neydi o büyük acısı? Gözlerimi açmamla bana saldıran, saldırgan sorular zihnimi acıtıyordu. Alarmı kapattığım telefonumu elime alıp saate baktım. 07.58 Erken uyanmam iyi olmuştu. Ufak çaplı bir kahvaltı hazırlayıp masaya oturdum. Bugün Ekim'i görmemin üzerinden tam tamına on gün geçmişti. Gördüğüm rüya aklıma gelince ürpermeden edemedim. Araştırdığım konulardan aklıma takılan bir sürü soru vardı. Bir de beni içine attığı kocaman bir boşluk... Bugün kitabevine uğramalı ve az çok zihnimi aydınlatmalıydım. Kahvaltıdan sonra mutfak başta olmak üzere, bütün evi dip bucak temizledim. Ev temizlemek tıp okumaktan daha zordu. Yorgunluğumu atmak için kendimi ikili koltuğa bıraktım. Tam karşımda, duvara asılı duran saat bana göz kırparken, zamanın bu kadar çabuk geçmesine şaşırmıştım. 11.21 Hazırlanmak için odama gittim. Üzerime diz kapaklarımın altına kadar inen pileli mavi elbisemi geçirdim. Siyah ince bir hırkayı, sıfır kolları kapatması için elbisenin üzerine giydim. Altıma da opak siyah bir çorap giydikten sonra aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı gelişi güzel bir topuz yaptığımda hazır olduğuma kanaat getirdim. Cumartesi olduğu için akşama kadar boştum. Zamanın hesabını yapmadan yavaş adımlarla kitabevine yürümeye başladım. İçimde sindiremediğim bir heyecan baş göstermiş, adımlarımı tutarsızlaştırmıştı. Düşüncelerim Ekim'de yoğunlaşırken aklımda sadece gitmemin doru olup olmadığının hesabını yapıyordum. On veya on beş dakikanın sonunda kitabevi karşımda duruyordu. Göğüs kafesimdeki illegal havalanmayı saymazsak, iyi sayılırdım. Hiç beklemeden kapıya yürüdüm. Açık olan kapıdan içeri girdiğimde gözüme ilk çarpan şey, gözle görülen kalabalıktı. Rafların arası sessiz fısıldamalarla dolu, kitabevine genel bir kütüphane havası hakimdi. Gözlerimle içeriyi tararken, gözüm sol masada oturmuş ve beni fark etmeyen Ekim'e takılmıştı. O kadar derin dalmıştı ki önündeki kitaba, onu bir süre izleme fırsatı elde etmiştim. Sağ eli saçlarının arasında, çenesi masaya yasladığı sol avuçlarının arasındaydı. Önündeki kalın kitaba dikkatle dalmış, hafif aralanan dudaklarının farkında değildi. Gözleriyle okuduğu yerleri takip ediyor, takip ederken sağ eli saçlarıyla oynuyordu. Onun bu baş döndüren haline bu kadar derin bakmak yanlıştı. Hele bir de bana değen bakışları için bile özür dilerken... Aklımı bulandırmamak için, "Merhaba." dedim bir anda. Dikkati anında dağılmış, saçları arasında gezinen eli durmuştu. Raflara değmeyen bakışları hemen beni bulmuştu. Bana saniyelik değen bakışı, bende kalmak yerine kapının pervazında turlamaya başladı. "Merhaba. Hoş geldin." dedi tok bir sesle. Sesinde herhangi bir duygu yakalayamayınca, "Hoş bulduk." diye cevap verdim. Önündeki kitapta kaldığı yerin arasına bir ayraç koyup, eliyle karşısındaki sandalyelerden birini işaret etti. "Otursana. Ayakta kaldın." Gösterdiği sandalyeye ufak bir bakış atıp, oturdum. İçerisindeki huzuru, kapı girişinden bile hissedilen bu kitabevinde olmak bambaşka bir duyguydu. "Kaç gündür uğramıyorsun." dedi önündeki kitaba bakarak. Biraz sıkıntılı mı görünüyordu. Gözlerimin göz bebeklerine değmesine izin vermiyordu, izin verse belki de anlayacaktım neler hissettiğini. Yerimde biraz kıpırdanmama neden olmuştu sorusu. "Evet uğramıyorum." dedim onu tastikleyerek. Diyecek bir şey bulamıyordum çünkü. O gün bıraktığı sorular, rüyalarıma kadar işlenmişken kalkıp buraya bir şey olmamış gibi gelmek zordu. Önündeki kitabı eline alıp, ayağa kalktı. Oturduğu sandalyenin hemen köşesinden uzanan raflardan birine yerleştirdi kitabı. O sırada kitabın adını okuyabilmiştim. İmam Rabbani / Mektubat Kitabı büyük bir özenle yerine yerleştirdikten sonra, eski yerine oturdu. Dükkandaki yoğunluk arkalara doğru kaymıştı. İkimizde suskun beklerken o konuşmaya başladı. "Uğramadığın bu kadar gün neler yaptın? Merak ettiğin konular hakkında araştırma yaptın mı?" Sorduğu soruda ince bir sitem hisseder gibi olmuştum. Ellerimi dizlerimde birleştirdim. "Evet. Verimli zaman geçirdiğimi söyleyebilirim. Konuşmak istediğim birçok nokta buldum." Söylediklerim onu memnun etmişti. Nedense o an Ekim'in bir şeyler öğrenmek için mücadele verdiğime sevindiğini hissettim. Etrafına kısa bir bakış attı. Mustafa rafların arasında müşterilerle ilgileniyordu. Ekim onun yoğun olduğunu gördüğünde, "Ben iki çay getireyim, öyle konuşalım." dedi. Ayağa kalktığında "İstersen yardım edeyim." demeden duramadım. Oturduğumuz masaya bakarak konuşmaya başladı. "Yardıma ihtiyacım yok ama istersen kitabevinin arka kısmını görmek için gelebilirsin benimle." Kitabevinde rafların arkasına hiç geçememiştim. O bunu teklif ettiğinde, kendimi tutamadan "Çok isterim tabi ki." dediğimde, birkaç müşteri dönüp, bizim tarafa bakmıştı. Sesim yüksek ve fazla... Fazla neşeli çıkmıştı. Onun teklifini büyük bir heyecanla kabul ettiğim gördüğünde önümden yürümeye başladı. Önden yürüyordu ama profilden yüzünü görebiliyordum. Dudağı kenara kıvrılmış, gözleri kısılmıştı. Galiba benim az önceki tepkime gülüyordu. Gülüşlerine kapılırdı insan ilk önce. Sıkı sıkıya müptelası olurdu. O hareketsiz dursun, yemesin, içmesin, konuşmasın... Sadece gülsün isterdi insanoğlu. Çünkü o gülünce dünyadaki bütün çocuklar gülerdi. Şimdi en çok yara aldığım konu, o gülüşler olmuştu. 'Keşke o zamanlar daha dolu dolu baksaydım!' diyorum şimdilerde... O önde, ben arkada beyaz rafların soluna dönünce, beyaz altı veya yedi tane masanın olduğu bir alana gelmiştik. Duvarlar maviydi ama mavinin üzerine çizilmiş, ince beyaz şeritler vardı. Her masanın üzerinde ise aşağıya inen aydınlatmalar. Masaların üçü doluydu ve üzerindeki aydınlatmalar, kitap okuyanlara özel olarak açılmıştı. O kadar güzel görünüyordu ki. Ekim mimar yönünü bu kitabevine çok güzel yansıtmıştı. "Buraya gelip kitap okuyanlara böyle bir ortam hazırlamak istedim. Akşamüzeri veya geceye doğru tıklım tıklım oluyor burası. İnsanların kitaplara olan ilgisi görülmeye değer." deyince, ben de hemen beğenimi dile getirdim. "Burası gerçekten çok hoş. İnsan buradan çıkmak istemez ki." "Beğendiğine sevindim." dedi ve yürümeye devam etti. O günkü konuşmasından sonra hiçbir şey değişmemişti. O gerçekten soğuk muydu, yoksa bana mahsus mu böyle davranıyordu? Hayır Sedef'e de böyle davranmıştı. Peki neden bu durum en çok benim ağırıma gidiyordu ki? Onu bir süre takip ettim. Beyaz bir kapıdan içeri girdik. Burası ardiyeye benzeyen küçük bir mutfaktı. Küçük ama tatlı bir mutfak... Ekim minik tezgahın karşısındaki taburelerden birini işaret edince geçip oturdum. Ardından o da çayı hazırlamaya başladı. İşi bitince sırtını tazgaha yaslayıp bana döndü. "Bana araştırma yaptığın konular hakkında konuşmak istediğini söylemiştin. Nedir kafana takılan?" Ozan Ağabeyin yanından çıkarken konuştuğu konuya hiç değinmeyecek gibiydi. "Araştırma yaptığım ilk gün karşıma mürşid-mürid ilişkisi diye bir şey çıktı. Seni sorularımla sıkboğaz etmek istemiyorum ama bu konu biraz kafamı kurcalıyor. Nedir bu ilişki tam olarak?" Sözlerim bitince "Beni sıkboğaz etmiyorsun. Çekinmeden sorabilirsin istediğin şeyi. " dedi. Ardından devam etti. "Sorduğun soruya gelecek olursak..." Hem çayı demliyor, hem konuşuyordu. "...Mürşid tasavvufu anlatıp, öğretmeye çalışan bir çeşit öğretmendir. Mürid ise bu ariften ders alan öğrencidir. Mürşid ve mürid arasında kuvvetli bir bağ vardır. Bu bağ çok farklı ve çoğu zaman kelimelerle anlatılamayacak kadar eşsiz olur." "Nasıl yani biraz daha açar mısın lütfen?" demem ile konuya olan ilgim onu memnum etmiş gibiydi. Bana ufak bir bakış atıp, başını salladı. "Mürşid, müridin hayatının her anında vardır. Farz edelim ki sen müridsin. Sana mürşidlik yapan kişi hayatının her anında seni Efendimiz (sav)'e hayırlı bir ümmet insanı, Allah'a da hayırlı bir kul olman için takip eder. Senin kendi nefsini yok edip, yalnızca Allah aşkıyla can atan bir kul olmanı amaçlar. İçindeki aşk ateşini ortaya çıkarıp, seni o ateşte yanmaya davet eder. Bir nevi yol göstericidir. Bu iş, bir insanın kırk defa intihar etmesi gibidir. Sen dünya hayatını verirsin, karşılığında Yaradanı bulursun. Bu yolun yönlendiricisi mürşiddir. Yol zordur ama mükafatı her şeye bedeldir. Mükafat ise, seni yaratan Rabbin rızasıdır." Anlatım tarzı çok etkileyiciydi. Ses tonunu en güzel müzik aletinden çalmış gibiydi. O konuşunca arkadan gizli bir fon müziği yayılıyor gibiydi. O kendini adamış gibiydi. Sevmenin bu adamın lugatındaki adı bile farklıydı. "Sence ben de İslam'a kabul edilir miyim Ekim?" İstemsizce çıkan sorum, gözlerinin gülüşle kısılmasına neden oldu. Bir kez gözlerimin içine derin derin bakmasını ne de çok isterdim. "Bu yola layık olanlar davet edilir Sare. Layık olmasaydın, Allah İslam'ı araştırman için sana bir kapı aralamazdı." Tepsiye koyduğu çay bardaklarını işaret edip, "Hadi çaylar hazır. Ön tarafa geçelim." Beraber ön tarafa geçtiğimizde, aklıma takılan bir diğer soruyu sordum. "Hallac gibi tasavvufta kaybolan başka insanlar var mı?" Dudaklarına götürdüğü çay bardağını masaya bıraktı. Kasa başında oturan Mustafa'ya bir bakış atarak konuşmaya başladı. "Hallac'ın aldığı yolun çok daha fazlasını alanlar var. Hem de çok yüksek derecelerle... Ufak bir örnek vereyim. Mesela Şems-i Tebrizi." Şems mi? Ben onun söylediği ismi aklımdan geçirirken, o ayağa kalktı. Uzun kitap raflarından birinin sonuna kadar yürüdü. Siyah kaplı bir kitabı alıp bana doğru yürümeye başladı. Kitabı önüme bırakıp, kalktığı yere yeniden oturdu. Bu kitap, diğer kitaplardan daha farklı bir basıma sahipti. Kitabın kabı ve sayfaları siyahken, yazılan yazılar beyazdı. Üzerinde büyük harflerle 'Aşk-ı Yaren' yazıyordu. Yazının altında ise beyaz bir semazen duruyordu. Büyük bir dikkatle ilk sayfayı çevirdim. Sayfada italik bir yazıyla; "Bende kaybolmadan, ben olamazsın Mevlana'm. Vuslat seni yakmadan, bulunamazsın Mevlana'm..." Yazıyordu. Kabıyla bile dikkat çeken bir kitaptı. Kendimi tutamadan, "İçeriği nedir tam olarak?" diye sordum. O da aynı ciddiyetle "Okumadan bilemezsin." deyince, afallamadan edememiştim. Konuşacak konumuz kalmamış, bardakların sonunu görmüştük. On gün önce söylediklerini ona hatırlatmak istiyordum. Utana sıkıla aklımdaki cümleyi dilime döktüm. "Sana bir şey sormak istiyorum Ekim." Elindeki bardakla oynamayı kestiğinde, ne konuşacağımı tahmin ediyor gibiydi. Gözlerimi dizlerimdeki ellerime çektim. Sadece kafa sallayıp, beni dinlemeye başladı. Ben de fazla beklememek için derin bir nefes bırakıp, konuşmaya başladım. "Son konuşmamızda, bana birini beklediğini söylemiştin. Dört yıl boyunca bu duayı edecek kadar çok mu acı çektin?" Biraz önce oynadığı bardak büyük bir sesle yeri boylayınca, korkudan yerimde zıplamıştım. Ekim hızla ayağa kalktığında ben de, Mustafa da aynı şekilde ayağa fırlamıştık. Ekim şaşkınca bardağa baktığında yanlışlıkla düşürdüğünü anlamıştım. Mustafa koştur koştur bir süpürge kürek getirdiğinde Ekim sakince konuşmaya başladı. "Yanlışlıkla düştü elimden. Hakkını helal et Mustafa seni de yoruyorum abicim." Mustafa büyük bir saygıyla, "Estağfurullah Ekim Ağabey." demişti. Mustafa kırıkları temizlerken, ikimiz yeniden oturduk. Yeni bir sessizlik hakim olduğunda, aynı sessizliği yine Ekim bozmuştu. "Bu soruyu sormanı beklemiyordum Sare." Gözlerimi kırık parçalardan çekip ona bakmaya başladığımda konuşmaya devam etti. "Bu duayı etmeden önce çok acı çektim, evet. Hem de potansiyel bir alkolik olacak kadar." Bunu söylerken yüzü buruşmuştu. "Hayatımdaki en değerli kadın tarafından bir mektup ve bir yüzükle ortada bırakıldım. Nişanlımı, lise aşkımı, annemin gelinini kaybettim. Ben onunla evlilik hayalleri kurarken, o benden bir hafta sonra başka bir adamla evlendi. Yanılmıyorsam Londra'da yaşıyor olmalılar." Cümlesini bitirince gözlerinde acı bir ifade yakalamak istedim ama bulamadım. Sadece "Hatırlattığım için çok üzgünüm Ekim." diyebildim. Söylediklerim üzerine hızla cevap verdi. "Üzülme benim için bir anlam ifade etmiyor artık. Sadece onun ismini taşıyan bu kitabevinde ondan bahsetmek biraz garip." dedi buruk bir tebessüm ederken. "Kızın ismi Açelya mıydı?" dedim durgun bir ifadeyle. Kafa sallamakla yetindi. "Ben gerçekten üzgünüm." Söylediklerim ile yerinde doğruldu. İki elini masanın üzerine koyup, ellerine odaklandı. Ben karşısında ne yaptığını anlamaya çalışırken, o konuşmaya başladı. "Üzülme. Hayatım Açelya'dan sonra değişmez diyordum ama er yada geç insanın karşısına güzel bir şeyler çıkıyor. Geçmişi unutturacak türden... Benim karşıma dört yıl sonra, duamın karşılığı çıktı. Bu Allah'ın rahmetinin bir tecellisi. Biliyor musun, hayat benim karşıma seni çıkardı. O kişinin sen olduğuna adım kadar eminim." Nefes alışlarım hızlandı. Bir an bütün vücudum, yapması gereken her fonksiyonu unuttu. Kalbim bana ihanet edip Ekim'e doğru koştu... Bundan önce inanmazdım zamanın durabileceğine. Parmak uçlarına doldurmuştu, bu adam zamanı. Her anı durdurabilme yetisine sahipti adeta. Bütün parmak izleri, bir ayın esrarını gizlemişti içine. Bir kere dokunsa, günlerim birikecekti belki de ellerine... Ben nefes almayı unutmuşken, o gözleri ellerinde büyük bir sakinlikle devam etti. "Dört yıl boyunca gece gündüz dualarıma kattığım kız... Adını bilmeden, yüzünü görmeden uğruna sabahladığım. Sırf o gelecek diye kafamı kaldırıp, hiçbir kıza bakmaya tenezzül etmediğim kız şu an karşımda." Bakışlarını ellerinden çekip, kasada oturup bize bakan Mustafa'ya çevirdi. "Bak Mustafa, geleceği bir gün önceden bana rüyayla bildirilen kız şu an karşımda." Mustafa kafasını sallayıp güldüğünde, Ekim gözlerini ellerine çevirip, konuşmaya devam etti. "Benim dört yıl boyunca hiçbir kızla yalnız kalmayan bedenim, sana bu yüzden müsamaha gösteriyor. Çünkü sen beni, seni ve her şeyi yaratan Allah'ın bana bir hediyesisin. Ve şimdi imtihanıma sende dahil oldun. Yanmaya hazır ol Sare." Aynı dediği gibi kocaman bir imtihana atılmıştık. Ama hiçbir zaman yakınmadık halimizden. Hiçbir zaman sitem etmedik Rabbimize. Hem ne haddimize... Sadece bazen diyorum ki, 'Keşke imtihanım Ekim'in yokluğu olmasaydı. Belki o zaman daha az yanardı canım.' Ama kural böyleydi; kişi daima sevdiği ile imtihan edilirdi. Selam ve Dua ile... Yıldıza Basarsanız Sevinirim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE