Bölüm/8 Ucu Kesik Birkaç Cümle

1646 Kelimeler
Selamun Aleykum. Kitabımda yer alan Ene'l Hakk ve Aşk-ı Yaren adlı eserler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir yerden alıntı yapılmamıştır. Şayet başka eserlerle benzerlik gösteriyorsa, tevafuken gerçekleşmiş bir durumdur. Parçalara ayrılmış geçmişin kasisleri arasında, ayağıma batan onlarca kırığa rağmen gözümü yummuştum onun varlığına. Bir gün gelişi meçhul bir kadın olmanın lütfu dolmuştu ciğerlerime. Onun beklemesi güzelken, onu beklemek acı bir yudum şerbet misali. Özlemi göğüs kafesime mahkum olan; sen gelsen, gelişin kocaman bir bayram... Gidişin ise parmak uçlarımı bile kanatan derin bir izdiham... Her ruh, etrafına deriden bir duvar inşa ederdi. Ve insanoğlu buna beden derdi. Oluşan her hasarın bıraktığı, zaman çizgileri vardı duvarlarımızda: kırışıklıklar... Fakat unutulan bir şey vardı. Bazıları direkt ruhunu siper ederdi zaman dalgalarına. Bedeni kırışmasın, alınan hasar dışarıdan anlaşılmasın diye. Yüzünde geçmişin tek bir kırıntısı yoktu bu adamın. Fakat ruhunun ceset misali bedeninde saklanması, geçmişin kavisleri arasına mahkum olmuştu. Aldığı derin hasar, bana üstün körü anlattığı kadar değildi. Bu hikayenin saklanan tarafları vardı. Zira kimse dört yılını bir gelişi beklemek için heba etmezdi yoksa. Söyledikleri göğüs kafesimin hareketlerini hızlandırmış, ellerine çevirdiği gözleri ise içinde anlamadığım duygulara ev sahipliği yapıyordu. Ortam biraz önceki tok seslerden ziyade şimdi sadece zifiri sessizlikti. Anlattıklarından sonra kafamdaki taşlar yerine oturmuştu. Onun da, Ozan Ağabeyin de beni tanıyormuş gibi davranması tesadüf değildi. Arada sırada ettiği imalı sözler de boşuna değildi. Güzel gülüşlü bu adam, gelişimi gerçekten biliyordu. Zaman zamk misali kitabevine yapışıp kalmışken, sessizliğe olta atan bizlerin arasına bir soru atıldı. Fakat muhattabı yalnızca bendim. "Bir şey demeyecek misin?" Ekim'in sorduğu soru aklımda yeni yeni frekanslar tutturmuştu. Sahi ne diyecektim? Onun söylediklerine inandığımı söylemem, benim akıl sağlığımın ne kadar yerinde olduğunu sorgulatmaz mıydı? Bu durumda nasıl hareket edilir ki? Ruhum 'kal' derken, beynimin yaptığı anti baskı da neyin nesiydi? Önümde mahcupluk kıyafetini giymiş bu adamın, bana sunduğu katıksız sakiyi içmek için ruhumda beliren susamışlık başımı döndürüyordu. Gözlerimi ayak uçlarımdan ayırmadan konuşmaya başladım. "Bu durumun gerçekliğinden bile şüpheliyken, ne dememi bekliyorsun ki?" Mustafa'nın da, Ekim'in de beni büyük bir dikkatle dinlediklerinin farkındaydım. Minik bir iç geçirip devam ettim. "Daha yeni tanıştığım bu adamın söylediklerine ne diyebilirim? Kaldı ki, o da beni tanımıyor." Derin bir nefes aldığını duydum. Üstüne başına sinen bu güven kokusu kafamı allak bullak ediyordu. Onun nefes alışları, benim nefesimi kesiyordu. "Durumun garipliğinin ben de farkındayım. Senin için anlaşılmaz olduğunu görüyorum." dedi. Benimle aynı tonu kullanarak, "Sana İslam'ı öğretmem için buradasın. Bu yol doğruluk yolu ve ben bunları senden saklayarak devam edemem. Bu benim doğruluk açımı da zedeler." Söyledikleri bitmişti ama benim söyleyecek bir şeyim yoktu. Hangi cümlenin arkasına saklanmalıydım bilmiyordum. Sessizliğim bir yol misali uzayıp, önümüze dizildi. Oturduğu yerde bir hareketlilik hissettiğimde ona bakmaya başladım. Başını elleri arasına almıştı. Gözleri, çatık kaşlarıyla beraber masada geziniyordu. Bir kere baksa, olmaz mıydı? Sonrasında ben de önüme bakmaya başladım. "Bak Sare, sana karşı açık olacağım..." dediğinde, bütün dikkatim onda, bakışlarım ayaklarımdaydı yeniden. "Ben Açelya'dan sonra hayatıma kimseyi almadım. Alamadım." Samimiyetini hissetmem için bir süre bekledi galiba. Ona bakmamak için zihnimi okşayan bakışlarım ayaklarımdayken, nasıl bir araftı ki bu canım boğazımda atıyordu. "Ondan başka kimseyi görünce... Sen ve senin bu araştırma çaban benim kalbime yetti de arttı bile. Dört yıl sonra kalbimin ritmi değişti ya 'işte.' dedim. 'dört yıllık bekleyişin mükafatı bana böyle gönderildi.' Benim bedenim, bir ker bir kız uğruna heba oldu. Şimdi ise ruhum heba olsun diye geceler boyu sabahladım ben. 1552 gün boyunca ağzımdan tek cümle çıktı. "Yarabbi gönlüm nefsimle yandı bir kere, şimdi öyle bir şey nasip et ki; gelişi dünyamı da ahiretimi de aydınlatsın." Her günün çetelesini tuttum ben. Her anın hesabını yaparak yaşadım. Ozan Ağabeye rüya gördüğümü söyledikten bir gün sonra sen çıkıp geldin. Sana başında söylemiştim, ben tesadüflere inanmam diye. Söylesene ben şimdi hangi mantığın arkasına saklanayım?" Sözleri net ve kesintiye uğramamıştı. Cümleleri berraktı. Bana tesadüflerin olmadığını anlattığı günden beri ben de inanmıyordum tesadüflere. Ellerimi dizlerimin üzerine koyup, birbirine kenetledim. Karşımdaki bu adam her anını duaya sığdırmıştı. Bunu bana anlattığı şeylerden değil, bakmayan gözlerinden anlamam çok mu imkansızdı? "Senin anlattığın günden beri ben de inanmıyorum tesadüflere." dedim. Parmaklarımı öyle çok birbirine kenetlemiştim ki parmak boğumlarım beyazlamıştı. "Ama mesele bu kadar basit mi sence, bir ay kadar önce tanıdığın bir kıza karşı hızlanan bir kalp mi?" Ansızın çıkan sözlerimle Mustafa'nın yerinden kıpırdayışını fark etmiştim. Ama umrumda değildi, Ekim'i anlamak zorundaydım. Şu an düşünürken yüzümü buruşturan o sözler, pişmanlığımın sembolü. O ana dönsek hiç sorgulamadan 'sana inanıyorum.' derdim. Çünkü o kandırmazdı, aldatmazdı, duygularla oynamazdı. Sorgulamazdım bana hayata bakışı öğreten o adamı. Biraz daha uzun kalsın yanımda diye, gereksiz cümleleri atardım içimizden. O Ekim'di çünkü... Ruhu güzel adamdı. Onu neden sorguladığımı bilmiyordum. Bana karşı söylediği sözler zihnimde bahar havası estirirken, sanki ona karşıymışım gibi konuşmuştum. Lakin emin olmalıydım. Yüreğim yerinden çıkarken bile emin olmalıydım... Bir sandalyenin hızla yerinden itilme sesi kitabevine dolduğunda, kafamı hızla Ekim'e çevirdim. Sandalye hızını alamamış olacaktı ki geriye doğru sendeleyerek düştü. Gözlerim anın etkisiyle kocaman olmuşken, Mustafa'ya da baktım. O da aynı şekilde Ekim'e bakıyordu. Ekim çatılan kaşlarıyla, nefes nefese konuşmaya başladı. Artan siniri yerime sinmeme neden olmuştu. "Yıllarca kafasını kaldırıp tek bir kıza bile bakmayan bir erkek için, kalbinin hızlanması basit bir mesele değil hanımefendi." Kitabevinin içinde voltalar atmaya başlamıştı. "Dört yıl boyunca terk edildiği kızın arkasından yas tutan biri için, kalbinin başka bir kızla maratona çıkar gibi ritim kazanması basit bir mesele değil anlıyor musun? Çok önemli bir mesele aksine. Sevmeyi unutmuş bir adam için kalbinin boğazında atması basit bir mesele değil." Sinirden kızaran gözlerini görebiliyordum. Onun bakışları kitabevinin her karesindeydi. Attığı voltaları kesip yerinde durdu. Sakalları arasında dolaştırdı parmaklarını. "Bunun adı aşk Sare." Meselenin bu yönünü suratıma çarptığında, söylediği şeyi sonradan fark etmiş gibi sakallarındaki elleri durdu. Mustafa'ya ufak bir bakış atıp rafların arasına hızlı adımlarla yürüdü. Onun arkasından bakakalmıştım. Ne söylemem gerektiğini, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Aşk mı demişti o? Kendi kendime iç muhakememi yaparken, Mustafa karşımdaki sandalyeye oturdu. Hiçbir şey demeden oturduğumda genç sesi aramızda yankılandı. "İyi misin abla?" Gözlerimi kaldırıp ona bakmaya başladım. Kızardığımı hissedebiliyordum. "İyi değilim galiba." Mustafa bir şey anlatmak ister gibi öne atıldığında, gözlerimi üzerinden çekmedim. "Bak abla sen Ekim Ağabeyi tanımıyorsun ama ben onun yıllardır yanındayım. Ve ilk kez böyle bir anına şahit oluyorum." Tepkimi ölçmek için bir süre durduktan sonra devam etti. "Sana olan ilgisini ve hislerini görebiliyorum. Yıllar sonra bize yeniden gelmişken, Ekim Ağabeye hayır deyip, yeniden bizden alma. O gerçekten söylediği her şey de haklı ve doğru." Onun dedikleriyle içimdeki kelebekler kasvetle uçmaya başlamıştı. Rafların arasından sesler geldiğinde, Mustafa kasanın önüne, eski yerine geçti. Bir kaç dakika sonra Ekim bize doğru gelmeye başladı. Yere kadar uzanan fon perdenin önünde durduğunda, sessizlik yeniden evladımız olmuştu. Herkes bunaltıcı atmosferi hissettiğinde ben derin bir nefes alıp konuşmaya başladım. "Peki bahsettiğimiz bu gelişi beklenen kızın kalbi, daha önce kimseye atmamışsa ve bir ay kadar önce tanıdığı bir adama deli gibi koşuyorsa bu da aşktan sayılır mı?" Kendime bile yasak saydığım sözlerin, onun yanında ağzımdan düşmesi çok ironikti. Ekim konuşmam bitince sakince bana döndü ve "Sen ciddi misin?" diye sordu. Gözleri bana bakmasa da ben içine yerleşen umudu görebiliyordum. "Evet çok ciddiyim." Öyle bir hali vardı ki sanki bıraksam yıllarca trans halinden çıkamayacak gibiydi. Gözlerini kapattı birden. Ben ne olduğunu anlamadan bir şeyler mırıldanmaya başladı. Onun ağzından dökülen Arapça kelimeler benim ruhumda yankılanıyordu. Bir süre sonra gözlerini açtı. Yeniden fon perdenin önünden dışarıyı izlemeye başladı. "Bugün hayatım boyunca sahip olacağım bir hediye gönderildi bana. Bugün vuslat güneşimin doğduğu gün. Şükürler olsun. " Mutluydum. O gün kapıda kendinden geçerek Rabbini öven bu adam, şimdi hayatımın eşsiz bir parçası olacaktı. Değerliydi. Bir anda gelip, bir anda var olmuştu hayatımda. Yeniden konuşmaya başladığında, onu dikkatle dinledim. "Haktan uzaklaşmadan, hakka giden bir yolculuğumuz olacak inşaallah." Mustafa'nın sesi araya girdiğinde dikkatim o yöne çekilmişti. "Ekim Ağabey şu sevgililik işleri bize ters değil mi? Ne olacak şimdi?" Aklımdaki soruyu yüzeye vurmuştu. Ekim güzel bir gülüşle cevap verdi. "Bizim lugatımızda sevgili olmak yoktur. Sen de biliyorsun. Sare'ye olan hislerimi sevgili olarak kirletemem. Benim derdim onun elini tutmak, sinemada ona sarılmak veya sahil boyu yürüyüşler yapmak değil ki. Ben beraber yürüdüğümüz yolda, duyduğumuz ezan sesi ikimizi de sarsın istiyorum. Her gün beraber gittiğimiz bir mekanımız değil, cami çıkışlarımız olsun istiyorum. Gece takıldığımız bir bar değil, hayamızı takınarak Allah'ı anlattığımız gecelerimiz olsun istiyorum. Ben onun ruhunda kaybolmak istiyorum. Rabbimin bana gönderdiği ile rabbimi anmak istiyorum." Söylediği sözler gözlerimi yakmıştı. Yaşlarla buğulanan bakışlarım sislenmişti. Mustafa "Helal olsun abim be." dediğinde, gözlerimdeki yaşlara rağmen gülümsemeden edemedim. O zamanlar tekrarlarını duymaya yeltenmediğim o kelimelere, ne kadar da ihtiyacım var şimdi. Siyaha yakın hayatımın, beyaz kalan tek hatırasıydı bu sözler bana... En kalıplaşmış düşünceleri yıkmaya yeten ses tonuna sahipti. Kararlı fikirleri ortadan kaldıracak kabiliyeti vardı. Ve en önemsi güvenin doruk noktası olan gözleri vardı. Bakmaya kıyamadığım... Mustafa'nın sözlerinden sonra Ekim yeniden konuşmaya başladı. "Şimdi sana dört yıldır kimseye sormaya cesaret edemediğim soruyu soracağım." Biraz bekledi. Bu kısa bekleyiş ömrümün en uzun bekleyişiydi. "Hiç bitmeyen namazlarımın sonsuz bekleyeni olur musun?" Sorusu dizlerimin bağını çözmüştü. O an ayakta olsaydım, yere yığılacağımdan emindim. Söyledikleriyle yeryüzünü bırakıp, gökyüzünü arşınlamaya başladım. Ben bu adama aşkın anlamını bilmeden kapılmıştım. Duruşuna, karakterine, kendisine ve her şeyine... O hiçkimsenin tutamadığı ellerimi, Ekim tutmadan sevsin istemiştim. "Sen günün birinde istemesen bile bekleyenin olmaya razıyım." Söylediğim sözlerin heyecanını tam atamamışken, konuşmaya devam ettim. "Peki sen Ekim, ilahi duygularımın sonsuz habercisi olur musun?" Gözleri yerde, yüzüne en yakışanından bir tebessüm giydirdi. Hiç beklemeden cevap verdi. "Sana ömrü boyunca hiçkimseye söz vermemiş bir adam olarak söz veriyorum. Sen istemesen bile yanında olacağım." Bir insan heyecandan ölebiliyorsa, benim şu an yaşamam bir mucizeydi. Şimdi gelme zorunluluğuna bir delil göstermemi isteseler, çıkarır bu sözleri sanık koltuğuna oturturum. Gelmesi imkansız olan güzel gülüşlüm, geri dönsün diye benliğime. Anla artık yar, anla. Ucu kesik her şeyin, birkaç cümle sonrası sen... Selam ve Dua ile... Yıldıza basmayı unutmayın lütfen. :)
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE