Bir gün bunları yaşayacağını söyleseler inanamazdı Zeynep. Ancak çalışmaya başlıyordu işte. Gerçekten de kendi ayakları üzerinde durmak üzere ilk adımını bugün atıyordu.
Bu heyecanını sekteye uğratan tek şey Ateş’i evde bırakacak olmasıydı. Ancak oğlunu iş yerine yanında bir çanta gibi taşıyamayacağına göre bu ayrılıklara da alışmak zorundaydı. Burcu’nun artık çalışmaya başlaması gerektiğine dair yaptığı aramadan sonra Ateş’i emanet edebilecekleri bir bakıcı arayışına girmişlerdi. Sinan’ın önerisi üzerine gündüzleri evin işlerini yapmak üzere gelen Rana Hanım’ın Ateş’e bakıcılık edip edemeyeceğini sormaya karar vermişlerdi. Sinan kadına sonuna kadar güvenebileceklerini söylediğinde Zeynep’in de bir tereddüdü kalmamıştı. Neyse ki Rana Hanım da kendilerini uğraştırmamış, bir başka bakıcı arama derdinden kurtarmıştı. Gelip gittiği süre içinde tanıdığı Zeynep ve Ateş’i benimsemişti. Bu yüzden Sinan’ın ricasına olumlu yanıt vermişti.
Çalışma sabahına hazırlanmak Zeynep için çok kolay olmamıştı. İş yerinde giyebileceği kıyafetlere sahip değildi ve doğrusu nasıl giyinmesi gerektiğini de pek bilmiyordu. Eğer Burcu’nun sekreteri Lale’yi düşünecek olursa umutsuzluğa kapılıp yatağına geri dönebilirdi ancak daha en başından pes etmeye niyeti yoktu. Gerekirse ilk maaşını alana kadar bir şekilde idare eder, sonra iyi bir alışverişe çıkardı. Şimdilik elindeki en iyi seçenek olan çiçekli elbisesini bir kere daha giyecekti.
Genç kadın üzerini giyinmeden önce duş aldı. Saçlarının ıslaklığı elbisesine damlamasın diye havluyla sıkıca sardı ve ardından elbisesini giyindi. Banyonun buharlanmış aynasını eliyle silip temiz yüzeyde kendisine baktı. Gözleri aynadaki yansımasının her bir miliminde gezdikten sonra gözlerinde takılıp kaldı. İri ela gözleri azimle, kararlılıkla parlıyordu. Kendisine biraz daha cesaret vermek için gülümsedi.
“Zor bir yola çıkıyorsun,” diye mırıldandı. “Ancak bu yolda pes etmeden yürümeye devam etmek zorundasın. Düşersen seninle birlikte Ateş de düşer. Pes edersen oğlun da pes eder. Ona iyi bir gelecek sunabilecek bir sen varsın. Bu yüzden yılma, olur mu?”
Gözleri kendisini onaylarmışçasına biraz daha parlarken saçındaki havluyu çıkardı ve omuzlarına serdi. Saç fırçasıyla uzun saçlarını taradıktan sonra kurutma makinesini fişe takarak ıslak tutamları kuruttu. İşi bitip de banyodan çıktığında koridorda Sinan ile karşılaştı.
Sinan da heyecanlıydı. Sanki kendisinin ilk iş günüymüşçesine bir telaş vardı üzerinde tanımlayamadığı. Yataktan da bu telaşla kalkmış, hazırlanırken de heyecanı sanki biraz daha artmıştı. Bir hediyesi vardı Zeynep’e. Artık çalışan biri olacağı için telefona ihtiyaç duyacaktı Zeynep. Geride bıraktığı telefonunun yerine yenisini almıştı o da. Zeynep’in bunu kabul etmekte sorun yaratacağını biliyordu. Bunu da ödünç veriyorum diyerek çözecekti.
Aşağı katın banyosunun önünden geçecekken Zeynep’le karşılaştılar. Genç kadının yeni yıkanıp kurutulduğu belli olan saçlarından sonra ışıl ışıl parlayan gözlerine baktı Sinan. Kocaman gülümsedi.
“Günaydın.”
Zeynep de kocaman gülümsüyordu. “Günaydın.”
“Ee, heyecanlı mısın bakalım?”
Zeynep titrer gibi yapıp ellerini kollarına sardı. “Heyecandan titriyorum,” dedi.
Sinan Zeynep’in doğal tavırlarına kahkaha atarken bir kolunu omzuna atıp onu mutfağa doğru yönlendirdi.
“O zaman ben sana güzel bir kahvaltı hazırlarım, sen bütün heyecanını unutur parmaklarını yersin,” diyerek Zeynep’i sandalyeye oturtmaya çalıştı.
Zeynep’in ise aklı oğlundaydı. Sinan oturtmuştu oturtmasına ama Zeynep tekrar kalkmış, Ateş’i uyandırmak üzere odasına geçmişti. Sinan arkasından ‘Nereye?’ diye seslendiğinde ise cevap vermemişti. Biraz sonra kucağında Ateş’le döndüğünde genç adam da sorusuna cevap bulmuştu.
Kapıdan giren Zeynep ve Ateş’i gördüğünde Sinan yumurta kızarttığı tavanın altını kapatıp onlara yöneldi. Ateş’i kucağına alıp havaya kaldırarak karnını ağzına dayarken “Günaydın küçük prens,” dedi.
Ateş kıkır kıkır gülüyor, Sinan’ın kollarından kurtulmak için çırpınıyordu.
“Bırak beni Sinan abi, inmek istiyorum,” diyerek çığlık atıyordu.
Sinan da bu işkenceye daha fazla devam etmedi. Hem nefesi tükenmiş, hem de kollarını uzun süre Ateş’in ağırlığıyla havada tutmaktan kasları ağrımıştı. Küçük beyi yere indirip başını okşadıktan sonra poposuna vurarak sandalyeye yönlendirdi.
“Anne, Sinan abiye kız!” diye dudak büktü Ateş. “O benim popoma vurdu.”
Zeynep sahte bir kızgınlıkla kaşlarını çattı ve sol elini beline dayarken sağ elinin işaret parmağını havada sallamaya başladı.
“Sinan abisi utanmıyor musun sen benim oğlumun poposuna vurmaya?” dedi.
Ateş Zeynep’in bacaklarının arkasına geçip kafasını uzatarak Sinan’a keyifle bakmaya başladı. Sinan da bu oyunu bozmamak için üzülmüş gibi yaptı ve Ateş’in boyuna ulaşabilmek için diz çöktü.
“Özür dilerim Ateş paşa, affeder misiniz beni?”
Ateş kendisine dönen annesine başını kaldırıp ‘ne yapmalıyım?’ der gibi baktığında Zeynep başını salladı. Ateş Sinan’a dönüp elini omzuna koydu.
“Tamam, tamam. Affettim,” dedi ve sandalyeye geçip oturdu.
Sinan ve Zeynep kahkahalarını tutmaya çalışırken, gözlerini de birbirlerinden kaçırıyorlardı. Ateş’in kendisini önemsiz hissetmemesi için kahvaltıyı hazırlamakla meşgulmüş gibi yaptılar.
Birlikte kahvaltılarını ederken Zeynep günün en zor konuşmasına başlamak için Sinan’ın bakışlarından destek aldı. Çatalını tabağının kenarına bırakıp “Anneciğim?” dedi.
Ateş ise elinde yamuk tuttuğu çatalıyla bir zeytini yakalamaya çalıştığı için sadece “Hım?” diyebildi.
Zeynep Ateş’in bütün dikkatini kendisine verebilmesi için elindeki çatalı alıp tabağın yanına bıraktı.
“Ben bugün evde olamayacağım yakışıklım,” dedi.
Ateş kaşlarını çattı.
“Nereye gideceksin ki?” diye sordu.
“Çalışmaya gideceğim.”
Ateş annesinin ne demek istediğini anlamaya çalışırken biraz daha kaşlarını çattı.
“Yani nereye gideceksin ki?” diyerek sorusunu tekrarladı.
Zeynep sabırla gülümsedi oğluna.
“Hani Burcu abla vardı, biz onun yanına gittik. O sana meyve suyu verdi, hatırlıyor musun?”
Ateş birkaç saniye düşündükten sonra başını salladı.
“İşte, onun yanına gideceğim.”
Ateş annesine gülümsedi. Ellerini çırptı.
“Ben de gelebilir miyim?”
Oğlunun bu masum ve hevesli sorusuna dudak büktü Zeynep. Elinde olsa saniye bırakmazdı ki oğlunu.
“Üzgünüm anneciğim, ama Burcu abla senin gelmene izin vermez,” diye cevap verdi. Ateş’in gözleri anında dolu dolu oldu.
“Ama daha önce izin vermişti?” dedi.
Oğlunun sorusuna ne cevap vereceğini şaşırdı genç kadın. Zeynep’in zorlandığını fark ettiğinde Sinan yardımına koştu.
“O sadece bir seferlikti Ateş paşa, şimdi izin vermiyormuş Burcu ablan.”
Ateş inatla kollarını göğsünde bağladı. Sinan’a dönüp başını iki yana salladı.
“Bir seferlik değildi işte,” dedi. “Daha önce de gittik ya oraya?”
Küçücük çocuğun böyle zekice cevaplar vermesi karşısında ne yapacaklarını bilemeyen iki yetişkini Sinan ve Zeynep o an için. Birbirlerinin gözlerine bakıp yardım diliyorlardı birbirlerinden. Ancak ikisi de ne söylemeleri gerektiğini bilemiyordu.
“Artık kural koymuşlar,” dedi sonunda Sinan. “Bugünden sonra oraya küçük çocukları almayacaklarmış.”
Ateş artık iyice huysuzlanmaya başlamıştı. Tek gözünden bir damla yaş yanağına yuvarlanırken “Anneciğim,” dedi. “Beni de götür yanında.”
Onunla birlikte ağlamaya başlayacaktı neredeyse Zeynep. Ateş’i oturduğu yerde kucağına çekerken oğlunun yanağına düşen yaşı sildi.
“Ama aşkım, ben sana yeni oyuncaklar yeni kıyafetler alabilmek için çalışacağım. Sen mavi araba istemiyor muydun?”
Ateş başını annesinin omzuna yaslayarak kafasını salladı.
“O zaman onu sana alabilmem için benim çalışmam gerek,” diyerek Ateş’i ikna etmeye çalıştı Zeynep.
“Tamam, ben mavi arabayı istemiyorum. Sen gitme anneciğim,” dedi Ateş de bu sefer.
“Olmaz ama anneciğim, ben Burcu ablana geleceğim diye söz verdim. Hani biz seninle ne konuşmuştuk, bir şeyi yapacağım dediğinde yapmazsak kötü çocuk olurduk. Hatırladın mı?”
Ateş bir kere daha başını salladı ve kollarını annesinin boynuna dolayıp, gözyaşlarını annesinin boynuna bulaştırdı.
“Lütfen anneciğim, gitme ya da beni de götür,” diye yalvarmaya başladı.
Artık Zeynep de dayanamayacaktı. Oğlunu bugüne kadar hiç bırakmamıştı ki o. Şimdi yarım günlük ayrılığa nasıl dayanacaktı?
“Rana teyzen seninle oyunlar oynayacakmış, sana güzel yemekler yapacakmış ama. Ben de geleceğim hemencecik anneciğim.”
“İstemiyorum işte, ben seni istiyorum. Ne olur anneciğim, gitme!”
Sinan Zeynep’in bu konuda daha fazla zorlandığını görmemek için Ateş’i kendi kucağına aldı. İkisini izlerken bile sızlamıştı yüreği. Ateş’in hıçkırıklarla sarsılan minik gövdesini kucakladığında biraz daha kötü hissetti kendisini.
“Ama Ateş sen ağlarsan anneni çok üzersin,” dedi. “Annen üzülürse hasta olur. Annenin hasta olmasını ister misin? Hani sen hasta olunca biz hastaneye gittik, sana iğne yaptılar, senin canın acıdı. Annen hasta olursa doktorlar annene de iğne yaparlar. Annenin canı acısın ister misin?”
Ateş bir süre düşündü Sinan’ın söylediklerini. Sonra yüzünü kaldırıp Sinan abisinin gözlerinin içine bakarak başını iki yana salladı. Sinan gülümsedi. Ateş’in saçlarını karıştırıp “Aferin benim yakışıklıma,” dedi. “Senin uslu bir çocuk olduğunu biliyordum. Şimdi anneyi üzmemek için ağlamayı bırakıyoruz, tamam mı?”
Ateş bu sefer başını aşağı yukarı sallayıp gözlerindeki yaşı sildi. Sinan’ın kucağında, gözleri dolu dolu onları izleyen Zeynep’e döndü.
“Ben ağlamayacağım anneciğim, sen üzülme olur mu?” diye sordu.
Zeynep gülmek ile hıçkırmak arasında bir ses çıkardı.
“Tamam, anneciğim. Üzülmeyeceğim ben,” dedi.
Rana Hanım’ın gelmesiyle birlikte çıkmak üzere hazırlandılar. Zeynep kadına Ateş’in alışkanlıklarını, neleri sevip sevmediğini, hangi oyunlardan hoşlandığını, neler yediğini ve saat kaç gibi yediğini, öğle uykusuna ne zaman yattığını anlattı. Sonunda evden ayrılabildiklerinde kalbinde büyük bir ağırlık hissetti.
Sinan’ın kendisine baktığını gördüğünde gülümsedi.
“Alışacağım,” dedi. “İkimiz de alışacağız.”
Sinan da gülümseyerek başını salladı ve arabanın kapılarını kumandasıyla açtı. Yoğun trafik nedeniyle biraz gecikerek Burcu’nun ofisine vardılar. Sinan Zeynep arabadan inmeden önce genç kadının kolundan tutup durdurdu.
Zeynep kapının koluna uzanmış halde başını çevirip Sinan’a baktı.
“Bir şey mi söyleyecektin?” diye sordu.
“Evet, aslında sana yeni işine başlamadan önce ufak bir hediye verecektim.”
Zeynep kaşlarını çattı. Bir şey söylemeden Sinan’ın vereceği hediyeyi bekledi. Sinan evde kurulumunu yaptığı cep telefonunu ceketinin iç cebinden çıkarıp Zeynep’e uzattı.
“Artık çalışan bir kadın olduğuna göre her türlü iletişim için buna ihtiyacın olacak.”
Zeynep teknolojiyle arası iyi olmamasına rağmen, kendisine uzatılan telefonun değerinin oldukça yüksek olduğunu tahmin edebiliyordu. İtiraz dolu gözlerle başını kaldırdı ve Sinan’a baktı.
“Sinan, bu çok pahalı. Ben bunu kabul edemem,” dedi.
Tüm bunlara hazırlıklı olduğu için Sinan rahatça “Zaten ben de temelli senin olsun demiyorum,” diyerek Zeynep’i rahatlatmaya çalıştı. “Kendi maaşınla ilk telefonunu alana kadar bununla idare et. Maaşını aldığında kendine yeni bir telefon alırsan o zaman bana iade edebilirsin. Hem yeni göründüğüne bakma. Şimdiki telefonuma geçmeden önce bir süre ben kullandım bunu. İkinci el sayılır yani. Hadi Zeynep, itiraz etme. Ateş’i merak ettiğinde Rana Hanım’a iş yeri telefonundan mı ulaşmayı planlıyorsun yoksa?”
Öylesine mantıklı sorularla karşısına dikiliyordu ki Sinan, Zeynep’e itiraz etme şansı tanımıyordu. İstemeye istemeye de olsa elini uzatıp Sinan’ın elindeki telefonu aldı Zeynep. O cihaza sanki kırılacak bir şeymiş gibi bakarken Sinan mutluydu.
“İçerisinde sana yardımcı olabileceğini düşündüğüm tüm numaraları kayıt ettim. Benim cep telefonu ve ev telefon numaram, Rana Hanım’ın cep telefonu, Burcu’nun numarası, iş yerinin numarası var. Kendi telefon numaranı Burcu’yla paylaşmak istersin belki diye yeni numaranı da rehberine kaydettim. Hattı sana sormadan senin adına çıkarttırdım ama bana kızmayacağını düşünüyorum?”
Zeynep tereddütle kendisine bakan Sinan’a gülümsedi ve “Elbette kızmayacağım,” diyerek içini rahatlatmaya çalıştı.
Sinan da Zeynep’e gülümseyip kaşlarıyla elindeki telefonu işaret etti.
“Yan tarafındaki tuşa basarak tuş kilidini açabilirsin. Gelen ekranda telefon imgesinin üzerine basarak da rehbere ulaşabilirsin. Evde daha ayrıntılı kullanımını anlatırım istersen ama bugünlük bu fonksiyonlarını bilsen yeter. Sürprizi bozmamak adına önceden vermediğimden bu kısmını düşünmemiştim.”
İçi sıcacık duygularla doldu Zeynep’in. Nasıl bir adamdı bu Sinan? Yıllar geçse bile hakkını ödeyemeyecekti.
“Olsun,” dedi. “Benim için sorun değil. Hem başka bir şey için kullanabileceğimi de sanmıyorum. Bu kadarı bana yeter.”
“Tamam o zaman. İlk iş gününüz hayırlı olsun Zeynep Hanım. Eğer burada oturmaya devam ederseniz çalışmayı düşüneceğiniz bir işiniz olmayacak gerçi.”
Zeynep gözlerini büyütüp kapıyı açtığı gibi indi. Kapattığı kapıyı iki saniye sonra tekrar açtı.
“Her şey için teşekkür ederim,” dedikten sonra kapatıp müstakil ofis binasına doğru koşturmaya başladı. Sinan da arabasından onun bu tatlı telaşını gülümseyerek izledi. Zeynep içeriye girdiğinde ise arabayı çalıştırdı, kendi iş yerine gitmek üzere oradan ayrıldı.
Genç kadını gülümseyerek karşılamıştı iş arkadaşı Lale.
“Hoş geldin,” derken kapıyı sonuna kadar açtı Zeynep için.
Zeynep de gülümseyerek içeri girdi. Tereddütlü adımlarla ilerlerken “Hoş buldum,” diye mırıldandı.
Lale Zeynep’in koluna dokundu.
“Beni takip et,” dedi. Birlikte bir odanın kapısına gelip önünde durdular. Lale kapıyı açtı ve Zeynep’e içeriye girmesini işaret etti.
“Burası senin odan. Sevgi Hanım’ın odasıyla içeriden bağlantısı var. Sevgi Hanım’la görüşmek isteyenler senin odandan içeriye geçebilirler. Sen onların randevuları olup olmadığını kontrol ettikten sonra Sevgi Hanım’a haber vereceksin. Böylelikle içerinin güvenliğini sağlamış olacaksın. Randevusuz müşterilere randevu ayarlamak zorundasın. Sevgi Hanım’a şuradaki telefonla bağlanıp müsait olduğu zamanı sorarak ajandaya işlersin. Telefonun yanında bir kâğıt var. Orada Sevgi Hanım’ın, Burcu Hanım’ın ve benim bağlantı kodlarımız var. Burcu Hanım bugün ofise uğramadan bir davaya girecek. Ofise öğleden sonra gelecek. İstersen şimdilik basit şekilde sana dava dosyalarından ve buradaki düzenden bahsedebilirim?”
Lale’nin durmadan söylediklerinden işine yarayan kısımları çekip çıkardı Zeynep. Aklının bir köşesine not ettiği bilgilerin ardından Lale’ye gülümsedi.
“Tabii,” dedi sonra.
“Kahvaltı ettin mi bu arada?” diye sordu Lale önce.
“Evet, çıkmadan önce evde kahvaltı yapmıştık.”
Lale başını salladı.
“O zaman henüz ortalık sakinken birer fincan çay içelim. Daha sonra da sana bilmen gerekenleri anlatırım.”
Zeynep tamam dedikten sonra birlikte küçük mutfakta çaylarını hazırladılar ve çaylarını içerken Lale işlerden bahsetti. Sohbet havasında geçen bu konuşmaları sırasında Zeynep Lale hakkında da birkaç bilgi edindi. İş arkadaşı iyi biriydi. Kompleksiz ve yardıma açık bir kişiliği olduğu için Zeynep şanslı olduğunu düşünüyordu.
Öğleden sonra Burcu’nun ofise gelmesiyle Zeynep sigorta ve işe giriş işlemlerini tamamlamak üzere çıkmak zorunda kaldı. Burcu işlerini halledip ofise dönmek yerine eve geçebileceğini söylemişti. Zeynep için bu izin paha biçilmezdi. Oğlu burnunda tüterken işlerini çabucak halletmek için koşturmuş, bu koşturma esnasında ise Sinan’ı durumdan haberdar etmeyi tamamen aklından çıkarmıştı.
Güneş ufakta alçalırken Sinan Zeynep’e sürpriz yaparak ofise gitmeye karar vermişti. Haber vermeden ofise geldiğinde, ofisin bir odası dışında bütün ışıklarının kapalı olduğunu görünce şaşırdı. Arabadan indi ve gidip kapıyı çaldı. Uzun süre beklediği halde kapıyı açan olmayınca ikinci bir kere daha çalmak üzere elini kaldırdığında kapı aralandı.
Burcu kapının arkasından gördüğü Sinan’la şaşırdı.
“Sinan?” derken sesinde hem bir soğukluk hem de bir şaşkınlık vardı.
Sinan da Burcu’nun kapıya çıkmasına şaşkındı.
“Burcu?” diyerek karşılık verdi o da Burcu’ya.
“Ne işin var senin burada?”
Sinan kendinden pek de emin olamayarak “Zeynep’i almaya gelmiştim ama…” dedi.
“Zeynep erken çıktı. İş ve sigorta işlerini halletmek üzere onu öğlen gönderdim. Sonra da eve geçecekti. Sana haber vermedi mi?”
Sinan başını iki yana salladı.
“Hayır, unuttu sanırım,” diye mırıldandı.
Burcu daha fazla uzatmamak için “Olabilir,” dedi. “Seni daha fazla tutmayayım madem. İyi akşamlar Sinan.”
Aralarındaki bu gerginliğin dinmeyeceğinin sinyallerini veren bu davranış karşısında gerildi Sinan. Burcu kapıları yüzüne kapatmakta bir sakınca görmüyordu. Her anlamda Sinan’ı kapı dışarı ediyor, sınırlarından kovuyordu. Sinan bunu istemiyordu. Zeynep burada çalıştığı sürece öyle ya da böyle karşılaşacaklardı ve her seferinde bu şekilde karşılanmaya Sinan dayanamazdı.
Tam kapı kapanacakken elini uzatarak Burcu’yu durdurdu. Burcu beklemediği bu hareket karşısında şaşırarak “Ne yapıyorsun?” diye sordu.
Sinan Burcu’nun sorusuna takılmadan içeriye girdi. Arkasından kapıyı kapatıp Burcu’ya bakmaya başladı.
“İçeride birisi var mı?” diye sordu. Burcu bir anlık dalgınlıkla başını iki yana salladı. Sonra ne yaptığını fark edip diklenerek “Sana ne?” dedi. “Ne yaptığını sorabilir miyim?”
“Seninle konuşmak istiyorum.”
Burcu Sinan’ın sesindeki kararlılığı eşdeğer bir kararlılıkla kollarını göğsünde bağladı.
“Ama ben seninle konuşmak istemiyorum,” dedi.
“Çok üzgünüm, seni hayal kırıklığına uğratacağım ama konuşmadan hiçbir yere gitmeyeceğim.”
Burcu kollarını çözdü ve arkasına dönüp odasına ilerlemeye başladı.
“Ne yazık sana o zaman. Tam da ofisten çıkmak üzereydim. İstersen burada sabahlarsın, istersen bir kere daha reddedilmek üzere başka bir zaman şansını tekrar denersin, karar senin.”
İki seçeneği de yok sayacaktı Sinan. Burcu odasından çıkıp arkasından ışığını ve kapısını kapattıktan sonra yaklaşmasını bekledi. Genç kadın ofisten çıkınca Sinan da arkasından çıktı. Burcu’nun durağa doğru ilerlediğini görünce arabasının olmadığını anladı ve Burcu’nun kolundan tutup peşinden sürüklemeye başladı.
Bir anda çekiştirilmeye başlandığında Burcu neye uğradığını şaşırdı. Hayretler içerisinde topuklarını yere bastırıp durmaya çalışırken, elindeki çantayla Sinan’ı kendisinden uzaklaştırmak için hamleler yapıyordu.
“Uslu dur, yoksa seni sırtıma atıp da taşımak zorunda kalacağım.”
“Dağ ayısı mısın sen? Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni!”
“Evet, şu anda dağ ayısıyım. Bunun için de özür dilerim. Ama bana başka bir seçenek bırakmıyorsun. Konuşmak istediğimi söylüyorum, bir kere oturup konuşalım. Sonra istemezsen bir daha denemeyeceğim bile.”
Burcu direnmeye devam etti.
“Laftan anlamıyor musun Sinan? Ben seninle konuşmak istemiyorum. Bırakmazsan beni, adam kaçırıyorlar diye bağıracağım bak!”
Burcu’yu belinden tutup kaldırarak kucağına alan Sinan kadının kendisine dönen yüzüne baktı uzun uzun. Mavi gözlerin şaşkınlıktan çıkıp öfke ateşiyle alev aldığına şahit oldu.
“İstediğini yapabilirsin, ama şimdi benimle geliyorsun Burcu.”
Arabanın yanına geldiklerinde Burcu’yu aşağıya indirdi. Bir eliyle onu zapt etmeye çalışırken diğer eliyle cebinden arabanın anahtarını çıkardı. Kilidini açtıktan sonra Burcu’yu zorla içeri soktu. Emniyet kemerini bağladıktan sonra kapısını kapatıp, içeriden açamaması için ardından kilitledi. Kendi tarafına geçince kilidi bir kere daha açtı ve zaman kaybetmeden içeriye geçip arabayı çalıştırdı. Burcu’ya inmesi için fırsat vermemek adına kemerini bile arabayı hareket ettirdikten sonra taktı.
“Evin nerede?” diye sordu yoldan gözlerini ayırmadan.
Burcu cevap vermedi.
“Burcu evin nerede diye sordum.”
“Cehennemin dibinde. Beni şimdi bırakırsan yedi kat cehenneme inmek zorunda kalmazsın!”
Sinan neşesiz bir kahkaha attı.
“Komiklik yapmaya çalışıyorsun sanırım,” dedi. “Sen söylemezsen arkadaşlarından birini arayacağım.”
“İstediğini yapabilirsin. Umurumda bile değil.”
Sinan derin bir nefes alıp telefonunu aldı. Burcu’dan haber almasını sağlayan ortak arkadaşlarından birinin telefon numarasını bulduktan sonra tuşladı ve açılmasını bekledi. Telefon uzun süre çaldığı halde açan olmayınca Sinan kaşlarını çattı.
Burcu da telefonun cevapsız kaldığını anlamış, Sinan’ın çatılan kaşlarına bakıp gülmeye başlamıştı.
“Ne oldu? Açan yok mu telefonunu? Yazık sana be Sinan. Daha fazla uğraşma da indir şurada beni.”
Sinan Burcu’yu dinlemeyerek sürmeye devam etti.
“Madem evine bırakamayacağım seni, biz de şehirde bir tur atarız o zaman,” dedi. “Bu sırada ben konuşurum sen de dinlersin.”
“Senden nefret ediyorum!”
Sinan derin bir nefes aldı. “Biliyorum.”
“Sen iğrenç bir insansın!”
“Bunu da biliyorum.”
“Öylesine aşağılık birisin ki sana acıyorum.”
“Acımana bile değmem.”
“Evet, acımama bile değmezsin. Sen her şeyin en kötüsünü hak ediyorsun.”
“Evet, hak ediyorum. Burcu içinde kalan ne varsa dışarı at ki seninle yeniden başlayabilelim.”
Burcu Sinan’ın sözleri üzerine oturduğu yerde ona döndü.
“Neye başlayacakmışız seninle biz? Seni ne görmek ne de adını duymak istiyorum ben Sinan! Aklımdan fikrimden tamamen çıkarabilmişken ben seni nasıl olur da karşıma çıkmaya cesaret edebildin sen? Başka avukat yokmuş gibi o kadıncağızı neden bana getirdin? Üstelik Zeynep’e olan duyguların gözlerinden taşarken bana gelmeye hiç mi utanmadın? Bu kadar mı kör senin vicdanın, bu kadar mı sağırsın sen?”
Her bir sözcüğünde haklıydı Burcu. Ne söyleyeceğini bilmiyordu Sinan.
“Özür dilerim,” dedi sadece. “Özür dilerim, özür dilerim. Binlerce kere özür dilerim. Sana geldim çünkü yıllarca içimde büyük bir yaraydı sana yaptıklarım. Yeni bir başlangıç yapabilmem için senin affına ihtiyacım vardı. Zeynep’in ne benim duygularımdan haberi var ne de seninle olan geçmişimden. Ona bundan bahsedemem. Benim de bir zamanlar kocasından bir farkım olmadığını öğrenirse tüm güvenini kaybederim.”
Ağlıyordu Burcu. Yenilmişti yine kendisine. Sinan’ın karşısında durduramıyordu gözyaşlarını. Sağ tarafına çevirdi başını. Sinan görmesin diye sessizce sildi akan yaşları. Ama söz dinlemiyordu gözleri. Sildiği yaşın yerine yenisi iniyordu gözlerinden.
“Korkma,” dedi konuşabildiğinde. “Olanları Zeynep’in öğrenmesine imkân yok. Geçmişimden bu denli utanırken neden açık edeyim kendimi?”
Bozguna uğradı Sinan duyduklarıyla. Belki biraz daha bağırış çağırış bekliyordu. Biraz daha hakaret, bencilliğine vurgu yapan birkaç söz… Ama böyle bir kabulleniş beklemiyordu. Üstelik bilmediği bir nedenden yüreğinin sıkıştığını hissediyordu.
Benden…” diyebildi. “Benden utanıyor musun?”
Burcu ağladığının anlaşılmasından çekinmeden Sinan’a baktı. Yamuk bir gülüşle “Senden değil,” diye yanıtladı. “Ben kendi yaptıklarımdan, kendimden utanıyorum. Değmeyeceğini bile bile senin peşinden geldiğime yanıyorum. İstediğin bir af ise işte seni affediyorum Sinan Çelik. Şimdi lütfen çek şu arabayı da bir köşede indir beni. Bir kere de sadece benim sözümü dinle. Her şey senin istediğin gibi olmasın.”
Zorla aldığı affın ağırlığıyla sağa yanaştırdı arabayı Sinan. Nerede olduklarını bilmeden indi Burcu. Sinan’ın tersi yönünde yürürken hıçkırıklarını tutamaz oldu. O otel odasında terk edildiği günkü kadındı yine. O güvensiz, o korkak, o uyuşmuş Burcu dirilip karşısına çıkmıştı. Benliğini işgal etmek için karanlıkta fırsat kollamıştı demek ki. Bu sefer ondan kurtuluşu da yoktu üstelik. Sinan zamansız girmişti hayatına bir kere daha, ne zaman çıkacağı da belirsizdi. Burcu’nun yapabileceği tek şey sabretmekti artık; gelecek günlerin nelere gebe olduğunu bilmeden yaşamaya, nefes almaya çalışmaktı.