ONUNCU BÖLÜM

3406 Kelimeler
Dava günü gelmişti. Burcu’nun yoğun çabaları sayesinde bir hafta içinde gün alınabilmiş, Alaz ve avukatı bu konuda bilgilendirilmişti. Zeynep ve Alaz davada bulunmak zorundalardı. Tıpkı evlilik beyanını nikâh memuru karşısında onayladıklarındaki gibi, boşanma isteklerini bir kere de hâkim karşısında dile getireceklerdi. Zeynep davadan önceki gece neredeyse hiç uyuyamamıştı. Bölük pörçük uykularının arasında geçmiş rahat vermemişti. Nasıl bu duruma gelebilmişlerdi? Nasıl bir perde inmişti de Zeynep’in gözüne, genç kadın yengesinin bütün uyarılarına rağmen Alaz’a kapılıp gitmişti? İlk karşılaşmalarından sonra Alaz pusuya yatan bir yırtıcı gibi Zeynep’i olur olmadık yerlerde yakalamıştı. Zeynep’in tepkisi ise hep aynı olmuştu. Alaz’ı gördüğü an elinde ne varsa bırakmış, odasına kaçmıştı. Her bir kaçışa Alaz’ın karşılığı kovalama olmuştu. Genç adam zafere giden yolda çektiği bu çileyi eğlenceli bile bulmuştu. Sonunda bir gün kuzu kurdun kafesine girmişti. Genç adamın ilk planlı uygulaması buydu. Anne ve babası şehre inmiş, kendisi de onlarla gidecekken yolda inip geri dönmüştü. Zeynep’in kendisi yokken rahat rahat ortalarda dolanacağını düşünmüş, bu konuda da yanılmadığını eve gidip de mutfağa baktığında görmüştü. Genç kız arkası kapıya dönük olacak şekilde durmuş, bir yandan şarkı mırıldanırken diğer yandan elindeki sebzeleri doğruyordu. Alaz kızı gördüğünde dudaklarını sinsi bir gülümseme yoklamıştı. “Şimdi avuçlarımdasın işte köylü kızı,” diye mırıldanmıştı. “Kaç bakalım kaçabilirsen…” Mutfağa girmiş, ardından kapıyı ses çıkarmamaya büyük özen göstererek kapatmış ve kapı kilidindeki anahtarla arkasından kilitleyip, aynı sessizlikle Zeynep’e arkadan yaklaşmıştı. Kulağına eğilip “Hala adını söylemedin ama?” diye fısıldamıştı. Kulağına değen nefes ve duyduğu sesle Zeynep korkudan yerinde sıçramıştı. Elindeki bıçak parmağına değmeden önce Alaz telaşla atılmış, bıçağı Zeynep’in elinden kapmıştı. “Hop,” diyerek Zeynep’e çattığı kaşlarının altında bakmıştı. “Yavaş be kızım. Daha adını bile öğrenemeden kendini öldürmeni istemem.” Zeynep Alaz’dan olabildiğince uzaklaşmıştı. Kapıya doğru kaçarken arkasına bile dönmemişti. Ancak kapı kolunu indirdiği halde kapı açılmayınca panik halinde Alaz’a bakmıştı. Birkaç defa daha denemiş, her seferinde sonuçsuz kalınca gözlerindeki korkuyla Alaz’ın gözlerinin içine bakmıştı. İri ela gözleri Alaz’ı yakmıştı. O gözlerdeki korku, o korkunun altındaki derin manalar genç adamın yüreğini kor gibi kavurmuştu. “Ya-yal-yalvarırım a-aç şu kapıyı.” Alaz başını iki yana sallamıştı. “Bana adını söylemeden olmaz.” “Z-Zeynep. Adım Zeynep. Ha-hadi artık aç kapıyı.” Zeynep, demişti Alaz. Sonra da yüzüne sıcak bir tebessüm yayılmıştı. Ne de çok yakışmıştı ismi Zeynep’e. Etrafında duymaya alışık olduğu isimlerden değildi ondaki. Bir Ece değildi mesela. Ya da bir Gözde… Buse, Ayça, Ekin, Özge değildi. Genç kızın adı Zeynep’ti. Adı gibi, kendisi de bulunmaz bir mücevherdi. Ve bu mücevher, kendisinden kaçıyordu. Diğerleri Alaz’ın kollarına atılmak için delirirken Zeynep Alaz’dan ölesiye kaçıyordu. Elini uzatıp Zeynep’in yanağını okşamıştı Alaz. “Neden bu kadar korkuyorsun benden?” Zeynep bu dokunuşla gözlerini kapatmıştı. Alaz elini uzaklaştırdığında aralayabilmişti ancak. Ta içine bakıyordu genç adamın yeşil gözlerinin. O gözlerin yeşilindeki siyah beneklerde dolaştırıyordu kendi gözlerini. Yutkunmuştu sonra. Gözlerini kaçırırken “Korkmuyorum,” diyebilmişti. “O halde neden kaçıyorsun benden?” “Çünkü öyle olması gerek.” “Çünkü sana böyle tembihlendi, değil mi?” Zeynep ister istemez başını sallamıştı. Alaz alayla gülmüştü bunun üzerine. “Endişelenme, sana zarar vermek değil niyetim. Korkutuyorsam özür dilerim.” Zeynep gözlerini tekrar Alaz’a çevirdiğinde genç adamın kendisine gülümsediğini görmüştü. Ne de güzel gülüyordu bu şehirli oğlan? Yanaklarında oluşan çukurlara dokunsa kızar mıydı acaba Zeynep’e? Silkinmişti Zeynep düşündüklerinin ardından. Bunları düşünmeye utanmıyor muydu hiç? Bir de genç adam aklından geçenleri okumuş gibi sırıtarak bakmıyor muydu yüzüne? Zeynep dudaklarını sarkıtıp sırtını dönmüştü adama. Kapıyla Alaz arasında kaldığını düşünmekten kaçınmıştı. “Artık açar mısınız kapıyı?” diye sormuştu. “Birisini yakışıklı bulduğun için endişelenmemelisin. Bu gayet doğal bir şey. Ben de seni güzel buluyorum. Ve bundan korkmuyorum. Bak gördün mü, bu kadar basit işte. Sana söylediğimde gökyüzünden başımıza taş yağmadı. Ya da kıyamet kopmadı. Duygularından çekinmenin bir anlamı yok.” Zeynep genç adamın söyledikleriyle kocaman açmıştı gözlerini. “Ben bir şey demek istemiyorum,” demişti. Alaz yamuk bir gülüşle “O zaman beni yakışıklı bulmuyorsun, öyle mi?” diye sormuştu. Zeynep bu sefer de başını deli gibi iki yana sallamıştı. “Öyle demek istemedim,” diyerek açıklamaya çalışmıştı. “O zaman beni yakışıklı buluyorsun?” Zeynep’in esmer teni zor durumda bırakılmanın verdiği utançla kıpkırmızı olurken küçük mutfakta adamdan kaçabileceği bir delik aramıştı. Ancak sonunda pes etmek zorunda kalmıştı. “Öyle de söylemek istemedim.” Alaz bu sefer kaşlarını kaldırıp yüzünü Zeynep’in yüzüne yaklaştırarak “Senin için ortalama bir erkek kadar mı yakışıklıyım yani?” diye sormuştu. Tüm bu oyunlardan yorulan genç kız Alaz’ı kendisinden uzaklaştırmak için ellerini göğsüne koyup ittirmişti. “Neden bana işkence ediyorsun? Beni tanımıyorsun bile? Neden birden çıkıp benimle uğraşıyorsun?” Alaz genç kızdan uzaklaşıp omuz silkmişti. “Çünkü canım sıkılıyor.” Dışarıdan birilerinin seslerini duymaları üzerine Zeynep Alaz’ın kolunu tutup gözlerine ilk andaki gibi korkuyla bakmıştı. “Allah aşkına aç şu kapıyı, yengem gelecek şimdi. Burada ikimizi görürse beni mahveder. Aç şu kapıyı da çıkayım.” Alaz elini cebine atıp anahtarı çıkardıktan sonra Zeynep’in gözlerinin önünde sallamıştı. “Bunu mu istiyorsun?” diye sormuştu ilgisiz bir sesle. Zeynep başını sallamıştı. “Evet, evet onu istiyorum. Lütfen aç kapıyı artık. Birazdan burada olacak.” Alaz dudak bükmüştü. “Tamam, onu sana vereceğim,” demişti. Elindeki anahtarı Zeynep’e uzatmış, Zeynep yakalayacakken elini geri çekmişti. “Ancak bir şartım var.” “Nedir o?” Alaz elindeki anahtarı parmakları arasında çevirirken önemsiz bir şeyden bahseder gibi omuz silkip dudaklarını bükmüştü. “Sadece,” demişti. Sonundaki ‘e’ harfini olabildiğince uzatmış, sonra da kızın gözlerine bakıp içini yakacak şekilde gülümsemişti. “Sadece akşam herkes yattıktan sonra benimle dışarıda buluşmanı istiyorum.” Zeynep duyduklarıyla başını inkâr etmek ister gibi iki yana sallamıştı. “Delirdin mi sen? Beni yakalarlarsa ne olur biliyor musun? Olmaz, hayır, buluşmayacağım.” Alaz derin bir iç çekmişti. “Ne yapmalı? Yengen şimdi de bizi burada birlikte yakalayacak değil mi? Üstelik kapı da kilitli? Acaba içeride ne yapıyoruz?” Zeynep yerin dibine girmek istiyordu artık. Gerçekten de daha önceden bu kadar utandırıldığını hatırlamıyordu. “Tamam,” dedi pes ederek. “Seninle buluşacağım. Ne olur aç şimdi şu kapıyı. Gitmek istiyorum.” Alaz daha fazla zorlamamıştı. Genç kızı önünden çekip kapıyı açmış ve arkasına dönüp, Zeynep’e göz kırptıktan sonra mutfaktan ayrılmıştı. İlk defa o gün buluşmuşlardı. Yaz boyu sürecek buluşmalarının ilki o gün başlamıştı. Konuşmuşlardı o gün sadece. Alaz ondan hayatını dinlemişti. Kendisiyle ilgili hiçbir şey anlatmamış, ama Zeynep’ten çok şey dinlemişti. Umursadığı için değildi. Ya da önem vermiyordu. Sadece kızı kendisine alıştırıyordu. Zaten sorsalar, Zeynep sana ne anlattı deseler muhtemelen cevap veremezdi. Dinlediği her şey geçici hafızasına şöyle bir uğradıktan sonra yok olmuştu çünkü. *** Sabah Zeynep dayak yemiş gibi sersem bir şekilde kalktı yataktan. Ateş yanında mışıl mışıl uyurken onu seyretti bir süre. Babasına çekmiş kara saçlarını eliyle şöyle bir geriye ittirdi ve alnına öpücük kondurup, yanağını okşadı. “Annecim,” diyerek seslendi. Ancak Ateş uyanmaya pek niyetli olmadığı için yerinde kımıldanıp, dudaklarını birkaç kere oynattıktan sonra uyumaya devam etti. Zeynep yorgun ve bitkin bile olsa oğlunun bu haline gülümsemeden edemedi. “Yakışıklım benim, hadi uyan.” Ateş annesinin sözünü dinlemeden uyumaya devam edince Zeynep iç çekip yatakta dizlerinin üzerine oturdu. Üzerindeki uzun pijamasının kollarını dirseklerine kadar katladıktan sonra “Bana başka çare bırakmadın Ateş efendi,” dedi. “Şimdi seni bir güzel gıdıklayayım da gör sen.” Ateş’i n dudaklarında güzel bir gülümseme oluşurken cin gibi gözlerini kocaman açtı. “Ya, anne! Tamam uyandım. Gıdıklama beni!” Zeynep Ateş’i dinlemeden oğlunu gıdıklarken küçük çocuk kıkır kıkır gülüyor, annesinin zarif parmakları arasından sıyrılmaya çalışıyordu. “Bir daha anne söylediğinde yatmaya devam edecek misin?” Ateş kıkırtılarının arasında “Hayır,” diye çığlık attı. Annesi gıdıklamaya devam ederken “Bir daha sen dediğinde uyanacağım annecim,” dedi. Zeynep de yorgunlukla kendisini Ateş’in yanına atarken gülüyordu. Oğlunun yanına yatağa düştüğünde, Ateş’i kendisine çekti. Ateş’in minik başını hızla atan kalbinin üstüne yasladı. Artık kalbini bu denli hızlandırabilen tek erkek Ateş’ti. Oğlu için her şeyini feda edebilirdi. “Benim akıllı oğlum,” diye mırıldandı Ateş’in başı üzerinden. “Annesini asla üzmez benim yakışıklım.” Ateş büyük adam edasında başını kaldırıp annesine tek kaşını kaldırmaya çalıştı. Ancak beceremeyince iki kaşını birden havaya dikti. “Üzmem tabi. Annemi çok seviyorum ben,” dedi. Zeynep bunun üzerine oğluna daha sıkı sarıldı. Birlikte yatakta bir süre daha uzandıktan sonra Zeynep artık kalkıp hazırlanması gerektiğine karar verdiğinde ayaklandılar. Ateş uykusunu almış olsa da üzerinde hala biraz sersemlik vardı. Zeynep oğlunun mahmur gözlerine aşkla bakıp onu yataktan indirdi ve poposuna yavaşça vurup “Hadi banyoya küçük bey, ellerini ve yüzünü yıkamadan sofraya oturamazsın,” dedi. Ateş oflasa da annesinin sözünü dinleyerek kapıya yürüdü. Boyunun ancak yettiği kapı koluna asılıp aşağı indirdi ve dışarı çıkıp annesine şöyle bir baktı. Zeynep’in kendisine baktığını görünce babasından miras kalan çapkın gülümsemesiyle annesine öpücük yolladı ve koşarak banyoya gitti. Çok zor olacaktı. Boşanmış olsalar bile Zeynep ne Alaz’ı ne de yaşadıklarını aklından çıkaramayacak, onu asla unutamayacaktı. Yanında Alaz’ın kendisine tek hediyesi olan oğlu varken bu imkânsızdı. Gözlerinin dolduğunu, boğazının düğümlendiğini hissettiğinde kendisini tekrar yatağa bıraktı. Tek ayağını yataktan sarkıtıp, diğerini poposunun altında kıvırırken yüzünü elleri arasına aldı ve gözlerine dolan yaşları geri yollamak için göz kapaklarını sıkıca yumdu. Birkaç saat, diye düşündü. Sadece birkaç saat sonra hiç var olmamış gibi kayıp gideceklerdi Alaz’ın hayatından. Nasıl üzülmesindi, nasıl ağlamasındı ki genç kadın? Kendisini geçmişti zaten, babasız büyüyecek oğlu içindi bütün sitemleri… Gözyaşları hep oğlu içindi. *** Sinan da geceyi kendi odasında uykusuz geçirmişti. İşin aslı onunkisi Zeynep’inkinden farklı bir sebeptendi. Zeynep geçmişe acıyla yaklaşıp, pişmanlıklarla anarken Sinan geleceğe dair gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden emin olmadığı hayaller kurarak uyanık kalmıştı. Heyecanlıydı. Bu günden sonra Zeynep resmi olarak bekâr bir kadın olacaktı ve belki de Sinan doğru adımlarla yaklaşırsa, Zeynep’e ulaşabilecekti. Tamamen onurlu bir niyetle yaklaşıyordu genç adam. Hem Ateş’e hem de Zeynep’e hayatında kimseye vermediği kadar çok değer veriyordu. Evini, parasını, arabasını, zamanını, sahip olduğu her şeyi onlar için feda edebilirdi. Yeter ki karşılığında Zeynep de kendisine değer versindi. Sinan bunun için her şeyi göze alabilirdi. Kalkıp aşağı indiğinde Ateş’i banyoya koştururken gördü. “Günaydın küçük prens,” diyerek Ateş’e seslendi. Ateş Sinan abisini görünce gülümseyerek el salladı ve banyoya bir an önce ulaşmak için hızını kesmedi. “Günaydın Sinan abi,” diye seslendiğinde banyoya ulaşmış, ancak ışığı açmayı başaramamıştı. Çaresizce Sinan’a döndüğünde kaşları çatılmıştı. “Işığı açabilir misin acaba?” Sinan banyoya ilerledi. Işığı açtıktan sonra Ateş’in saçlarını karıştırıp Zeynep’i kontrol etmek üzere yönünü misafir odasına çevirdi. Kapı açık olduğu için içeriye girmekte çekinmedi. Ancak Zeynep’i yüzünü kapatmış, yatakta otururken gördüğünde tüm neşesi soldu. Karşısındaki kadın acı çekiyordu. Başka bir erkeğin açtığı yaraları kanıyor, bu yaralar kanadıkça Zeynep kanlı gözyaşları dökerek Alaz’ın arkasından yas tutuyordu. Zeynep’i böyle görmek seven bir adam için kolay değildi. O her acı çektiğinde Sinan da onunla birlikte acı çekiyordu. Başlangıçta Ateş’in yalnızlığına acıyor, Zeynep’in oğluna yetme çabalarını takdir ederek ona destek olmaya çalışıyordu. Sonraları Zeynep’in ne kadar güçlü bir kadın olduğunu daha kolay görür olmuştu. Kendisi bile fark etmeden Sinan, Zeynep’i hayallerine, geleceğine dâhil etmişti. Şimdi ise Zeynep içinde bir çiçekti. Gün be gün büyüyen, genç kadının her gülüşüyle biraz daha serpilen bir çiçek… Zeynep’in kendisini toparlaması için odaya yeni giriyormuş gibi kapıyı tıklattı genç adam. Gülümsemesini de yüzüne yerleştirdikten sonra “Kalkma vakti uykucu,” dedi. “Sen hala yatakta mısın yoksa?” Zeynep Sinan’ın sesini duyduğunda yüzüne kapattığı ellerini indirdi. Gözleri dolu dolu genç adama gülümsedi. “Uyumuyorum bir kere, ayaktayım fark ettiysen,” dedi. “Ben anlamam. Hala yataktasın ve az önce gözlerin de kapalıydı. Nereden bileceğim senin ayakta uyumadığını?” Zeynep başını iki yana sallayarak ayağa kalktı. “Seninle baş edilmez. Pes ediyorum!” Sinan bilmiş bilmiş gülümsedikten sonra Zeynep’in odasının kapısını kapatarak mutfağa geçti. Her gün Zeynep’in kahvaltı hazırlamasına alışmaya başladığından bir süre ne yapacağını bilemedi. Sonra dolaptan olan kahvaltılıkları çıkarıp masaya yerleştirdi ve Ateş için sosis çıkarıp tavada salçayla birlikte kızarttı. Ateş ve Zeynep hazırlanmış bir şekilde mutfağa geldiklerinde Sinan da sosisleri bir tabağa alıyordu. “Anne oğul pek bir geç kaldınız bu sabah,” diyerek neşeyle ikiliye sataştı. “Sen her sabah geç kalktığında biz bir şey demiyorduk ama Sinan Bey?” diyerek Zeynep de Sinan’a karşılık verdi. Sonra masaya eğilip salça içinde yüzen sosislere baktı, yüzünü buruşturdu. “Bunları oğlum için hazırladıysan seni hayal kırıklığına uğratacağım. Midesini bozmasına izin veremem.” Salçasının fazla olduğunu Sinan da fark etmişti aslında. Zeynep’in söylediklerine omuz silkip tabağı kendi önüne çekti. “Kimse yemezse ben yerim. Siz kaybedersiniz,” dedi. Kahvaltı Sinan’ın salçalı sosisten bir çatal alıp tavayı çöp poşetine boşaltmasıyla devam edip, Ateş’in o gün için neler yapmayı planladığını ayrıntılarıyla anlatma çabalarıyla son buldu. Ne yazık ki küçük çocuğun istediği gibi annesi onunla oyun oynayamayacak, öğlen yemeğinde de ona uzun makarna yapamayacaktı. Ateş’i de peşlerinden sürüklemenin verdiği rahatsızlıkla evden çıktılar. Mahkeme salonuna giderlerken arabada radyodan çalan şarkı içerideki sessizliği dolduruyordu. Zeynep şarkının sözlerine dalıp gitmiş, istemsizce yine geçmişe dönmüştü. ‘Yaz yağmuru düşer durur yüreğime, Bir küçük aşk, yeter benim hasretime, Sen de benim yağmurum ol Damla damla yağ gönlüme…’ diyordu Ayten Alpman. Bir yazdı onun aşkının ömrü. Bir bahar çiçeği gibi açmış, mevsimi sona erdiğinde ise ölmüştü. Her sene aynı zamanda yaz yağmurlarının o aşkı yeniden canlandırmasını beklemişti Zeynep. Bir küçük aşk beklemişti. Ancak beklentisi hep boşa gitmişti. Adliyeye vardıklarında kapıda Alaz ve Hilmi Bey’le karşılaştılar. Alaz’ın yanında, genç adamın elini tutan bir de kadın vardı ancak Zeynep o kadını tanımıyordu. Muhtemelen uzun süredir değişmeyen sevgililerinden biriydi. Kadın Zeynep’e küçümseyen gözlerle bakarken, Zeynep de kadına aynı bakışlardan atıyordu. Sonuçta evli bir adamla gayrimeşru bir ilişki yaşayıp, onun boşanmasına koluna girerek gelen kişi o Zeynep değildi. Genç kadının karşısındaki boya küpünden çekinmesi için hiçbir neden yoktu. Alaz da bu durumdan rahatsızdı. Zeynep ile boşanma davası için görüştüğünü öğrendikten sonra Hale’nin kendisine olan ilgisi bir anda artmıştı. Resmen Alaz’ın Zeynep’le ve Ateş’le paylaştığı evine yerleşmiş, Alaz’ın fikrini dahi almadan Ateş ve Zeynep’in odasını boşaltıp, kendisine göre yeni mobilyalar sipariş etmişti. Yeni eşyalar henüz gelmemiş olsa da, Hale’nin kıyafetlerinin bir kısmı hızına Alaz’ın bile yetişmekte yetersiz kaldığı bir şekilde dolabının diğer yarısını doldurmuştu. Bu sabah da Alaz evden çıkacakken Hale engeline takılmıştı. Genç kadın Alaz’la birlikte hazırlanmış ve Alaz’ın peşine takılarak buraya kadar gelmişti. Alaz tüm bunlara şimdilik ses çıkarmıyordu çünkü bunu umursamıyordu. Şimdiden kaçırdığı ipin ucunu sonradan yakalayamayacağını ise yakın zamanda öğrenecekti. Sinan ve Zeynep, Ateş’le birlikte onları görmezden gelerek mahkeme salonunun olduğu yere ilerlediler. Bir süre sonra Burcu da adliyeye geldi. Nefes nefese kalmış bir halde Zeynep ve Sinan’ın yanına ulaştığında göğsünü tutarak “Çok bekletmedim ya?” diye sordu. Zeynep başını iki yana sallayabildi sadece. Sinan ise “Biz de yeni geldik sayılır,” dedi. Burcu bunun üzerine Sinan’a şöyle bir bakıp Zeynep’e döndü. Genç kadının gözlerindeki boş bakışlara içi sızlarken müvekkilinin omzunu sıvazladı. “Tedirgin olacağın bir durum yok, her şey kontrol altında.” Zeynep Burcu’ya hüzünle bakıp “Zaten tedirgin değilim,” diye cevap verdi. “Sadece geçen yıllarımın acısını çekiyorum.” Burcu Zeynep’e bir şey söyleyemeden mübaşirin seslenmesiyle hep birlikte mahkeme salonuna girdiler. Dava olabildiğince kısa sürdü. Çiftin boşanma protokolünü inceleyen hâkim boşanma taleplerini Zeynep ve Alaz’ın ağzından dinledikten sonra, Zeynep’in hiçbir şey talep etmemesinin sebeplerini sorguladı. Orta yaşının epey üstlerinde olan hâkim Zeynep’in masumiyetine içi acıyarak bakarken Alaz’ın yanındaki kadına nefret dolu gözlerle baktı. Bir kadın olarak Zeynep’i anladı. Onun bu hayatta başarıyla ayaklarının üzerinde durabilmesini diledi. Boşanmaya onay verdikten sonra makamından ağır adımlarla kalkıp Zeynep’in yanına geldi. Burcu’yu bir seneden beri tanıdığı için, sevdiği avukata gülümsedi ve sırtına ‘Aferin,’ der gibi birkaç kere vurdu. Sonra Zeynep’e dönüp şefkatle gülümsedi. “Hayatta başarılar dilerim yavrum,” dedi. Zeynep akan yaşlarının altında zorla gülümseyip başını salladı ve geçmişinin mezarı bu mahkeme salonundan bir an önce çıkmak için Ateş ile Sinan’ın oturduğu sıraya ilerledi. Sinan hiçbir şeyden anlamayan Ateş’in elinden tutup kaldırdı ve Zeynep’in de elinden tutarak dışarıya doğru çekiştirdi. Arkalarında kalan Alaz’ın gözleri Sinan ve Zeynep’in birleşen ellerindeydi. Sebebini bilmediği bir iç sıkıntısı yüzünden dişlerini sıktı ve bakışlarını eski arkadaşı ve eski karısının ellerinden kaçırdı. Zeynep dışarıya çıktıktan sonra elini Sinan’ın elinden yavaşça çekti. Gözlerini arkasına çevirip Alaz’a baktı ve sonra da oğluna döndü. Ateş’in son kez babasını görmesini, onunla belki de ilk ve son defa bir bağ kurmasını istedi. “Seni biraz bekleteceğim ama Ateş’i Alaz’a götürmek istiyorum,” diyerek Sinan’a baktı. Sinan anlayışla başını salladığında Zeynep Ateş’i kucağına aldı. Arkasına döndü ve Alaz’a doğru yürümeye başladı. Zeynep ve Ateş’in kendi yanına gelmekte olduklarını gördüğünde Alaz Hale’yi gerisinde bırakıp hızlandı. “Sakın yanımıza gelme, arabanın orada beni bekle,” diyerek kadını uyardı. Hale buna dişlerini sıksa da bir şey demedi. Bu son, diye düşündü. Bundan sonra o küçük sümüklü böcek ve onun görgüsüz annesi hayatlarında olmayacaktı. Yarı yolda buluştuklarında Alaz uzun uzun Zeynep’in gözlerine baktı. Tıpkı ilk günmüş gibi baktı. Yine aynı duygularla sarsıldı. O gözlerde ilk günkü derin anlamı ve ilk günkü korkuyu gördü. O derinliğin arkasındakileri keşfetmek istedi yine. Baştan başlamak, bir kere olsun doğru olanı yapıp, Zeynep’e hak ettiğini vermek istedi. Sonra bunları şimdi düşündüğü için kendisine kızdı, kaşlarını çattı. “Tebrikler,” dedi Zeynep. “Sonunda boşandık.” Alaz soğuk bir teşekkür mırıldandı. Zeynep kucağındaki oğlunu biraz tereddütle Alaz’ın kucağına vermeye çalıştı. Ancak Ateş Zeynep’in boynuna sarılarak Alaz’a gitmek istemediğini çok net bir şekilde gösterdi. “Ateş istemiyor annesi, onu başkasına verme,” dedi küçük çocuk. Zeynep gözyaşlarına dur diyemezken Ateş’in başını kaldırıp oğlunun gözlerinin içine baktı. “Çok ayıp Ateş, başkası değil ki o senin baban,” dedi. Alaz reddedilmenin verdiği hırsla dişlerini gıcırdattı. Küçücük oğlu bile istemiyordu onu. “Bırak zorlama oğlunu,” diyerek araya girdi. “Gelmek istemiyorsa gelmez işte. Hem ben de meraklısı değilim. Çok isteseydim onun için savaşırdım. Söyleyeceğin bir şey yoksa gitmem lazım. Sevgilimi çok fazla bekletmek istemiyorum.” Zeynep bir kere daha Alaz’ın insan olabileceğini düşünerek ne denli büyük bir hata yaptığını fark etti. Fakat bu sondu. Gözleri arkada Alaz’ın arabasının yanında dikilen kadına kaydı. Tam da birbirlerini bulmuşlardı. Tekrar Alaz’a döndüğünde yüzüne yalandan bir tebessüm yerleştirdi. “Her ne kadar kötü günler geçirsek de oğlumun babasısın Alaz,” dedi. “Sana bana verdiklerin için teşekkür ederim. Umarım hayatının geri kalanında mutlu olursun. Aradığını bulur, bizim sana veremeyeceğimiz huzuru bulursun. Hakkını helal et, benden yana gözün arkada kalmasın. Sana hakkımı helal ediyorum.” Boğazı düğümlendi Alaz’ın. Ne söyleyeceğini bilemedi. Zeynep Ateş’le birlikte arkasını dönüp giderken yerinde çakılıp kaldı. Sinan arabanın kapısını oğlu ve karısı için açarken onları uzaktan izledi. Arabayı çalıştırıp otoparktan ayrıldıktan sonra bile arkalarından bakmaya devam etti. Orada bekletilmeye daha fazla tahammül edemeyen Hale’nin yanına gelip çekiştirmesiyle ayılabildi. Arabasına binip giderken boğazında söyleyemediği sözler düğümlenmişti. “Hoşça kal Zeynep… Ben sana bunca kötülük yapmışken, hala beni düşündüğün için teşekkür ederim. Ben sana iyi bir eş, Ateş’e iyi bir baba olamadım. Olamadım çünkü kendimden başkasını düşünemeyecek kadar şımarıktım. Giderken beni büyüttüğün için de teşekkür ederim. Hayatta asla sahip olamayacağım bir aileyi alıp giderken sana kızamıyorum, bunu hak ettim biliyorum. Ne olursa olsun sen de kendine iyi bak, oğlumuza iyi bak. Mutlu ol ve ışılda. Oğlumuza benim olamadığım kadar adam olmayı öğret. Başkasını sev… Ya da hayır, sevme… Bu yaptığım bencillik, ama beni sevmekten asla vazgeçme. Ben… Belki bir gün ben de sevmeyi öğrenirim. Belki bir gün ben de seni sevmeyi beceririm. O zamana kadar hoşça kal…”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE