DOKUZUNCU BÖLÜM

4064 Kelimeler
Burcu Hilmi Bey’den gelen telefondan sonra bir süre oyalandı. Alaz’ın bu kadar kısa bir süre içinde görüşmeyi kabul edeceğini düşünmüyordu doğrusu. Ortak bir görüşme saatinde karar kıldıktan sonra durumu Zeynep’e bildirmesi gerekiyordu. Ancak genç kadına ulaşmak için önce araması gereken kişi Sinan’dı. Haliyle Burcu tereddütler içinde kıvranıyordu. Sonunda kaçış yolu olmadığına karar verip cesaretle eline telefonunu aldı. Sinan’ın verdiği kartvizitten numarayı tuşladı ve tereddüt etme hatasına düşmeden arama tuşuna bastı. Telefon uzunca bir süre çaldı. Burcu sonunda kapatmaya karar vermişken uykulu bir ses “Alo?” dedi. Burcu Sinan’ın boğuk sesini duyduğunda yutkundu. Başını iki yana sallayıp kendisini toparlamaya çalıştı. Artık dünkü çocuk değildi. Geçmişte kalmış bir meseleyi bugüne taşımaya niyeti yoktu. Sinan’ın ikinci ‘Alo’ deyişinden sonra ürkekçe “A-alo?” diyebildi. Sinan Burcu’nun sesini duyduğunda uykulu halinden tamamen sıyrıldı. Yatağında doğrulup sırtını yatak başlığına dayadı. Yine de önlem amaçlı “Burcu?” dedi. “Evet, benim.” “Bir şey mi oldu?” Burcu telaşla “Hayır, hayır…” dedi. “Alaz’ın avukatına ulaştım. Öğleden sonra saat üç için görüşme ayarladık. İzin verirsen Zeynep’le görüşmek istiyorum.” Sinan telefonu kulağından uzaklaştırıp yüzünü sıvazladı ve sonra tekrar kulağına dayadı. “Zeynep’e ne söyleyeceksen bana söyleyebilirsin, ben kendisine iletirim.” Burcu Sinan’ın diretmesi karşısında kaşlarını çattı. Telefonu tutmayan eliyle dudağını çekiştirirken bir yandan da genç adama laf anlatmaya çalışıyordu. “Hayır, kendisiyle görüşmeyi tercih ederim.” Uyku sersemi haliyle Burcu’nun inadına karşılık, onun da inadı tutmuştu. “Uzatma işte Burcu, ben söyleyebilirim dedim ya.” Genç kadın sesindeki bütün güvensizliği silip, sert bir tonda  “Ben müvekkilimle görüşmek istiyorum. Sen misin benim müvekkilim?” dedi. Adamın sabah sabah sinirlerini bozmasına izin vermeyecekti. Sinan Burcu’nun çıkışı üzerine göremeyeceğini bildiği için rahatça gülümsedi. Kadının yıllar geçse de değişmeyen tek özelliği inadıydı herhalde. Sahi, başka değişmeyen özellikleri de var mıydı acaba? Sinan Burcu’yu analiz edebilecek kadar bile tanımıyordu ki bu konuda bir şey söyleyebilsin… Sinan’ı bekleme konusundaki kararlılığı, inadı ve sabrı dışında hiçbir şeyini bilmiyordu Burcu’nun. Daha fazla diretmenin anlamsız olduğuna karar verdiğinde, yataktan kalkıp ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi. “Pekâlâ,” dedi. “Seninle uğraşacak kadar ayılmadım daha.” Burcu Sinan’ın cevabı üzerine gözlerini devirdi. Mırıldanarak “Ayık olduğun bir an görsem şaşardım zaten,” dedi. Amacının duyulmamak olduğunu söylemek pek doğru olmayabilirdi. Sinan ise duyduğu halde buna bir cevap veremedi. Geçmişten açılacak olsaydı konu, içinden çıkamayacaklardı çünkü. Odasından çıkan Sinan Zeynep’in kaldığı misafir odasına indi. Ancak misafirlerini orada göremeyince salona doğru ilerledi. Zeynep ve Ateş çoktan uyanmış, salonda kendilerince bir oyuna dalmışlardı. Sinan onları öyle görünce telefon hattının diğer ucunda Burcu’nun olduğunu bile unutup gülümsedi. “Birileri erkenci bakıyorum da,” diyerek varlığını belli etti. Zeynep duyduğu sesle başını kapıya çevirdi. Sinan’ı gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. “Asıl birileri çok geçe kaldı bence,” diye cevap verdi. Sinan kıkırdadı. Bu sırada Burcu ikili arasında geçen konuşmalara şahit oluyor, sözcükler arasına gizlenen sevgiyi sezebiliyordu. İstemsizce kızmaya başlarken “Daha ne kadar beklemem gerekiyor?” diye söylendi. Sinan kulağındaki telefondan yükselen sesle Burcu’nun beklemekte olduğunu hatırladı. “Kusura bakma Burcu,” dedi. “Hemen veriyorum Zeynep’i.” Zeynep’in meraklı ve soru dolu gözlerine karşı telefonu uzatan Sinan genç kadına gülümsedi ve Ateş’in başını okşayıp banyoya gitmek için odadan çıktı. Telefonu elinde tutan Zeynep bir süre ne diyeceğini bilemedi. Burcu’nun kendisine seslenen sesini duyunca çekingence cevap verdi. “E-efendim?” “Nasılsın Zeynep?” Zeynep Ateş’e baktı. Oğlu mırıl mırıl söylenerek bir gün önce aldıkları arabayla oynuyordu. Onu öyle görünce gülümsedi. “Çok iyiyim. Sen nasılsın?” Burcu da Zeynep’in samimiyetle verdiği cevap karşısında gülümsedi. “Ben de çok iyiyim. Seni neden rahatsız ettiğimi merak ediyorsundur sanırım?” “Estağfurullah, ne rahatsızlığı? Bir şey mi oldu?” “Yok, yok… Telaşlanacağın bir durum yok. Alaz’ın avukatıyla görüştüğümü söylemek için aramıştım.” Zeynep Alaz’ın ismini duyunca ister istemez gerildi. Olumsuz bir durumla karşılaşmaktan öylesine korkuyordu ki, Burcu’nun sesindeki rahatlığı bile algılayamıyordu. “Yani?” diye sordu. “Alaz sorun mu çıkarıyor?” Genç kadının endişesini çok iyi anlayabiliyordu Burcu. Yıllar sonra kendi hayatının peşinden koşmaya bu kadar yaklaşmışken, özgürlüğünün sekteye uğraması hakkında endişe duyması çok normaldi. Ancak korkmasına gerek yoktu. Burcu Zeynep’i bu davada sonuna kadar koruyacaktı. Zeynep ne istiyorsa bundan sonra öyle olacaktı. “Korkma, hiçbir sorun yok. Hatta güzel bir haber diyebilirim.” Zeynep kastığı kaslarını gevşetti. Ancak kaşları hala çatıktı. “Nedir o?” “Alaz görüşmenin olabildiğince çabuk olmasını istemiş. Bugün saat üçte senin için de uygun mudur?” Zeynep kaşlarını da düzeltirken hüzünlü bir tebessüm yokladı dudaklarını. Bu kadar mı kolaydı vazgeçmek Alaz için? Demek yıllarca boşuna acı çekmişti her ikisi de. Daha erken davransaydı yine kabul edecekti belki de? Öylesine düşüncelere dalmışken cevap vermeyi unutunca, Burcu Zeynep’e seslendi. “Zeynep, müsait değil misin yoksa?” Zeynep silkelenip kendisine geldi. “Ha? Yok yok… Müsaidim tabii. Kusura bakma, bir an dalmışım.” Burcu Zeynep görmeyecek olsa da başını salladı. “Önemli değil. O zaman öğleden sonra benim büromda görüşüyoruz?” dedi. “Evet, tabii. Öğleden sonra görüşürüz,” diye cevapladı Zeynep. Nasıl geçeceğini bilmediği birkaç saat vardı önlerinde. Zeynep elinde telefonla ne yapacağını bilmeden otururken elindeki havluyla yüzünü kurulayan Sinan içeri girdi. Genç kadını dalgın gören Sinan, havluyu koltuğun sırtlığına bırakıp halıda Zeynep’in yanına çömeldi. Bu hareketini bile fark etmemiş gibi dalgındı Zeynep. Sinan tüm bu dalgınlığın sebebinin Alaz olduğunu bildiğinden kaşlarını çattı. Kadını indiği derinliklerden çıkarmak için elini omzuna koyup sıktı. “Hadi topla kendisini,” diye mırıldandı. “Ateş’i korkutacaksın yine.” Zeynep Ateş’in adını duyunca gözlerini diktiği yerden kaldırıp oğluna baktı. Ateş de meraklı ve ne olduğunu çözmeye çalışan gözleriyle annesine bakıyordu. Oğlunu korkutmamak için gülümseyen Zeynep, küçük çocuğa elini uzattı. Ateş bekletmeden annesinin yanına gelirken arabasını olduğu yerde bıraktı. Zeynep kendisine sokulan oğlunu göğsüne bastırıp başının üzerine evlat sevgisiyle dolu bir öpücük bıraktı. “Saat üçte Burcu’nun ofisinde görüşmemiz var,” dedi. Sinan sırtını koltuğa verip bacaklarını uzattı. “Evet, biliyorum. Ofiste miymiş?” Zeynep başını salladı ve bakışlarını Sinan’a çevirdi. Adamın gözlerine uzun uzun baktıktan sonra önüne döndü. “Ateş’i oraya götürmek istemiyorum.” Zeynep’in isteğini anlıyor olsa da, Ateş’i emanet edebilecekleri bir yer olmadığı için garip karşılıyordu. “Onu kime bırakıp gitmeyi planlıyorsun peki?” diye sordu bu yüzden. Zeynep dudaklarını büzüp “Sana,” diye cevap verdi. “Bana mı?” Zeynep başını salladı. “Evde kalıp Ateş’e bakamaz mısın?” Sinan onaylamaz bir şekilde başını iki yana salladı. “Hayır, sanmıyorum. Seni orada yalnız bırakmayacağım.” Sinan’ın kendisi için endişe duyduğunun farkındaydı Zeynep. Ancak Alaz’la baş edebilirdi. “Merak etme, ben halledebilirim.” Sinan katiyetle bunu kabul etmeyecekti. “Unut bunu, ben de geliyorum. Konu kapanmıştır.” Sinan’ı ikna edemeyeceğini fark edince bundan vazgeçti Zeynep. Ateş’i Alaz’dan sakınmaya çalışmanın bir yararı olmayacaktı. Her ne kadar bugüne kadar bu hakkını kullanmaya yanaşmasa da Alaz Ateş’in babasıydı. Çocuğunu ondan kaçıramazdı. “Pekâlâ,” dedi. “O zaman Ateş de bizimle gelsin.” Sinan kendisine büyümüş gözlerle bakan Ateş’e göz kırpıp oturduğu yerden kalktı. “O zaman şimdi kahvaltımızı yapalım. Öğlen trafiğini de göze alarak erken çıkmamızda fayda var.” Zeynep Sinan’ın kahvaltı demesiyle genç adama yamuk bir gülüş sundu. “Uykucu olan sensin. Biz oğlumla çoktan kahvaltımızı yaptık bile.” Sinan esneyip gerindi. Uykucu da olsa Zeynep ve Ateş’i masada görmekten mutlu olacaktı. “Beni kahvaltı masasında tek başıma mı bırakacaksınız?” derken yüzünü asmış gözlerini büyüterek komik bir ifadeye bürünmüştü. Zeynep Sinan’ın bu haline gerçek bir kahkaha atıp, halıdan kalktı. Ateş de iki yetişkin arasında geçen konuşmaları merakla takip ediyordu. Annesini ilk defa bu kadar mutlu ve gülerken gördüğü için kendisi de gülüyordu. Zeynep ona dönüp göz kırpınca Ateş’in gülüşü daha da büyüdü. “Ateş acıkmış mı bakalım?” diye sordu Zeynep. Ateş biraz duraklayıp midesinin kendisine yolladığı sinyalleri dinledi. Henüz aç olmadığına karar verdiğinde başını iki yana salladı. “Yine de Sinan abinin yanında oturalım mı anneciğim?” Ateş bu sefer de Sinan abisine baktı. Sinan abisi Ateş’le her zaman oyunlar oynayan, onu her zaman eğlendiren birisiydi. Bu yüzden onun yalnız kalmasını istemezdi. “Olur,” dedi ve kimseyi beklemeden badi badi mutfağa doğru yürümeye başladı. Arkasından bakakalan Zeynep’in gözlerinden taşan sevgi bir bulut olup oğlunu sarıyordu adeta. O oğluna bakarken Sinan da Zeynep’e bakıyordu. Kocaman kalpli bu kadın nasıl sevilmezdi ki? İyi bir insan, her şeye rağmen iyi bir eş, en önemlisi de iyi bir anneydi o. Eğer düşüncelerine hâkim olamazsa Zeynep’i huzursuz edebileceğini fark ettiğinde o da Ateş’in arkasından mutfağa doğru yol aldı. Zeynep’in yanından geçerken “Sona kalan dona kalır,” deyip hızlandı. Usulca yanına gelip bunları söyledikten sonra hızlanan Sinan’ın ardından bir saniye şaşkınlıkla bakan Zeynep kocaman bir kahkaha atıp koşturmaya başladı. Mutfak kapısından geçmek üzereyken Sinan’ı kolundan tutup çekiştirdi ve ondan önce içeriye girdi. “Dona kaldın Sinan, ne yapmalı?” diye neşeyle söylendi. Sinan ise sahte bir kızgınlıkla Zeynep’e baktı. “Hile yaptın ama,” dedi. Zeynep omuz silkti. “Kural koymamıştık ki.” “Olsun, yine de hile yaptın. Ceza olarak bana menemen yapmalısın.” Zeynep kollarını göğsünde bağlayıp tek kaşını kaldırdı. “Diyorsun?” diye sordu. Sinan başını salladığında “E, ne yapalım. El mahkûm, menemenini hazırlayacağız artık,” dedi. Ve dolaptan çıkardığı malzemeleri hızla yıkayıp doğradı ve pişmesi için ocağa koydu. Sinan da Zeynep kahvaltı hazırlamakla meşgulken Ateş’i eğlendiriyordu. Küçük çocuğun kahkahaları mutfakta yankılanıyor, Zeynep’e yıllardır olması gereken aile tablosunun ne olduğunu gösteriyordu. Soğan, biber ve domateslerin altını kısıp olmaya bırakırken arkasını dönüp tezgâha yaslandı. Ateş Sinan’ın kucağında, Sinan’ın ağzı Ateş’in boynundaydı. “Sinan abisi oğlumu yersen menemeni yemeye yerin kalmaz,” diyerek ikilinin arasına girdi. Sinan Ateş’i bacaklarına iyice yerleştirip başını kaldırdı. “Merak etme sen. Ben Ateş’i de yerim, menemeni de yerim,” dedi. İçinden bu cümleyi bambaşka bir şekilde tamamlasa da dışından gülümsemekle yetindi. Zeynep de onun bu oyuncu haline ‘çocuk işte’ der gibi başını sallayıp buzdolabından yumurta çıkardı. Menemen olunca tavayı masanın ortasına bırakıp dolaptan tabak çıkardı. Birini Sinan’ın önüne bırakırken, diğerini kendi önüne çekti. Çayları da doldurduktan sonra masaya oturdu. Hala Sinan’ın kucağında olan Ateş’i yanına almak istediyse de Ateş huysuzluk etti. “Bırak annesi, benim aslanım nerede mutluysa orada otursun.” Zeynep kaşlarını kaldırıp Sinan’a baktı. “Ama sen kahvaltını nasıl edeceksin?” “Ben her türlü yiyebilirim, sen endişelenme.” Zeynep Sinan’a minnet dolu gözlerle bakıp ekmek sepetinden bir dilim ekmek aldı. Kahvaltılık yağ sürdüğü ekmeği Sinan’ın tabağına bırakıp, peynir ve zeytinden de servis etti. Kendi önündeki tabağa ise Ateş’e yedirebileceği kadar yiyecek koyup oğluna döndü. “Ateş’in karnı hala tok mu bakalım?” diye sordu. Ateş annesine başını yana yatırarak cevap verdi. “Ateş’in karnı şimdi aç,” dedi. Zeynep oğlunun dudaklarını öne uzata uzata söylediklerine dayanamayıp küçük yüzünü avuçları arasına aldı ve yanaklarını sıkıştırdı. Ateş sıkıştırıldığı için mızmızlanarak annesinin elini itmeye çalıştı. Zeynep de oğlunu daha fazla kızdırmamak için bırakıp tabağa biraz menemen doldurdu ve bir ekmek alıp Ateş’e yedirmeye başladı. Güzel geçen kahvaltının ardından Ateş salona geçerken Sinan ve Zeynep mutfağı topladılar. Daha sonra giyinip hazırlanmak üzere odalarına geçtiler. Zeynep birkaç parça kıyafetinden en eli yüzü düzgün olanını seçip yatağa serdi. Önce Ateş’i giydirdi ve eline yüzüne bebek kolonyası sürüp, mis kokulu gıdığından bir öpücük çalarak salona gönderdi. Kendisi de hazırlanabilmek için üzerindeki ev kıyafetlerini çıkardı ve yatağın üzerine bıraktığı çiçekli elbisesini eline aldı. Bu elbisenin hatıraları vardı kendisinde. Alaz’a ilk yakalandığı gün üzerinde bu vardı. Kaçmak için ne çok çabalamıştı hâlbuki? Yengesi çiftliğin sahipleri yaz tatilini geçirmek üzere geldiklerinde bir köşeye çekip uyarmıştı Zeynep’i. Genç, yakışıklı çocuk demişti. Kanı deli akar böylelerinin. Sakın diyeyim Zeynep’im, dolanma ortalarda. Ateşle barutsunuz siz. Biriniz değerse diğerine yanarsınız, yakarsınız her bir şeyi… Öyle de olmuştu. Baysalların arabaları çiftliğe girdiğinde Zeynep odasındaki pencereden gizlice gözetlemişti gelenleri. Arabadan önce Alaz’ın anne ve babası inmişti. Ardından her halinden ilgisizlik ve bezginlik akan Alaz çıkmıştı dışarı. Genç adamı görür görmez kalbinin ritmi şaşmıştı Zeynep’in. Dağınık saçları, kirli sakalı, rengini uzaktan seçemediği şekilli gözleri, dolgun dudakları… Kırsal kesimde doğup büyüyen genç kız için Alaz rüyalarından fırlamış beyaz atlı bir prens gibiydi. Beyaz atlı prens sandığı adamın ışıl ışıl ışıldayan hayallerini söndürecek karanlığın kendisi olduğunu nereden bilebilirdi ki? İlk günlerde ortalıkta dolaşmamak için çok çabalamıştı genç kız. Mutfağa bile gündüz kimse uyanmadan, akşam herkes yattıktan sonra girmişti. Ancak kaçma çabaları bir gün yengesinin bahçeden bir şey istemesiyle son bulmuştu. Nasıl olmuştu da o kısacık arada Alaz’a yakalanmayı başarmıştı hala anlayamıyordu Zeynep. Genç adamın yanına yaklaşıp “Merhaba,” demesini yanıtsız bırakmış, telaşla içeriye girmeye çalışmıştı. Ancak Alaz peşini bırakmamıştı. Tekrar ‘Merhaba,’ demişti. Zeynep içeriye girip odasına giderken Alaz utanmadan kızı takip etmişti. Koridorda önüne geçmiş Zeynep’in kocaman ela gözlerine bakıp gülümseyerek “Beni duyabiliyorsun değil mi?” demişti. Zeynep o anda genç adamın gözlerine baktığı için onu pek de duyduğu söylenemezdi. Yeşilmiş, diye geçirmişti içinden. Genç adamın gözleri yeşil renkliymiş. Daldığı düşüncelerden Alaz’ın gözlerinin önünde sallanan elleriyle uyanmıştı. “Merhaba, beni duyabiliyor musun?” Zeynep silkelenip kendisine gelmişti. Başını sallamıştı hızla ve Alaz’ın yanından geçip gitmeye çalışmıştı. Ancak Alaz müsaade etmemişti. Tekrar önüne geçip iç yakan gülüşüyle Zeynep’in derinliklerine işlemeye devam etmişti. “O zaman neden bana cevap vermiyorsun? Yoksa dilsiz misin sen?” Zeynep başını iki yana sallamıştı aceleyle. Hain kalbi söz dinlememişti. Göğüs kafesini şiddetle döverken, Zeynep başının döndüğünü hissetmişti. Genç adamın konuşma çabalarını savuşturup hızla yanından kaçarken Alaz arkasından gülmüştü. “Bu burada bitmedi küçük hanım, bana daha adınızı söylemediniz,” diye seslenmişti. Zeynep odasına girip kapıyı Alaz’ın yüzüne kapatırken, Alaz olduğu yerde sırıtmaya devam etmişti. “Zeynep?” Sinan’ın sesiyle kendisine geldi Zeynep. Üzerinde bir şey olmadığı için endişelenip “Hemen geliyorum,” diye seslendi içeriye. Elbiseyi başından aşağı geçirip eteklerini düzeltti. Odanın kapısını açıp dışarı çıktı. Kalbi eski günlerin anısıyla hala ilk günkü gibi çarpıyordu. Ancak tüm bunların sonuna yaklaşmışlardı. Geriye sadece kendisinin hatırlayacağı birkaç güzel gün ve oğlu kalacaktı. Salona girdiğinde “Çıkabiliriz,” dedi. Sinan genç kadını şöyle bir süzüp gülümsedi ve Ateş’i de kucaklayarak çıkışa yöneldi. Araba yolculuğu düşüncelerin ağırlığı altında sessiz geçti. Bir gün önce geldikleri ofisin önüne park edip inerlerken de sessizlerdi. Ofisin zilini çalıp beklemeye başladıklarında Sinan bu sessizliğe daha fazla dayanamadı. “Sakin ol,” dedi. “Ben her zaman yanındayım.” Zeynep Sinan’a sadece baktı. Ne bir söze ne de bir gülüşe ihtiyaç duyulmayan, sadece gözlerle iletişim kurdukları bir bakışmaydı bu. Onlar birbirlerine öylece bakarken kapı açıldı. Sekreteri Leyla’nın ufak bir iş için ayrılmasıyla ofiste bir başına kalan Burcu açmıştı kapıyı. Onları o şekilde yakaladığında dudakları incecik bir çizgi halinde gerildi. Sinan’ın bakışlarındaki özlemi görmemek imkânsızdı. Ancak Zeynep’in bunun farkında olmadığını da açıkça söyleyebilirdi. Boğazını temizledi genç kadın. “Hoş geldiniz,” diyerek aralarına girdi. Zeynep Burcu’ya dönerken gülümsedi. Sinan ise Burcu’ya yakalandığı için rahatsızlık duyarak bakışlarını kaçırdı. Zeynep içtenlikle “Hoş bulduk,” derken Sinan ağzında anlaşılmayan bir şeyler geveledi. İçeriye girdiklerinde Burcu onları doğrudan kendi odasına aldı. On beş dakika kadar erken geldikleri için içecek bir şey alıp almayacaklarını sordu. Oyalanacak bir şeylere ihtiyacı vardı. Ancak ikisi de bir şey istemediğini söyleyince Burcu bu sefer de Sinan’ın kucağından inmemekte inat eden Ateş’e eğildi. Çok güzel bir çocuktu Ateş. Onun annesine çektiği belli olan badem gözlerinin içine gülen gözlerle bakarken “Sen bir şey içmek ister misin yakışıklı?” diye sordu. Ateş annesinden izin ister gibi Zeynep’e bakınca Zeynep güldü. “Ne istiyorsan söyleyebilirsin anneciğim,” dedi. Bunun üzerine Ateş Burcu’ya dönüp “Meyve suyu var mı acaba?” diye sordu. Burcu karşısında kocaman bir adam varmış gibi ciddiyetle “Olmaz olur mu hiç?” dedi. Bu şekilde dikkate alınmak Ateş’in hoşuna gitmiş olacak ki ufaklık kıkırdadı. “Peki, meyve suyunuz nasıl olsun prens hazretleri?” Ateş dudaklarını büküp düşünür gibi yaptı. Bir parmağı çenesinde sekerken “Hmm,” diye sesler çıkarıyordu. “Vişneli olsun,” dedi sonunda önemli bir kararı açıklarmış gibi. Odadaki herkes onun haline gülerken Burcu Ateş’in saçlarını okşayıp meyve suyunu getirmek üzere mutfağa geçti. Doldurduğu bardağı içeriye taşıdığı sırada kapı çalınca elindekiyle birlikte kapıyı açmaya gitti. Adliyede birkaç kere karşılaştığı Hilmi Bey ve okul yıllarında Sinan’ın yanında sıkça gördüğü Alaz açılan kapının önünde bekliyorlardı. Burcu “Hoş geldiniz,” dedikten sonra geçebilmeleri için yana kaydı. İçeriye geçtiklerinde boşta olan elini Hilmi Bey’e uzattı. “Nasılsınız Hilmi Bey?” diyerek hatırını sordu. “İyiyim, Burcu Hanım. Siz nasılsınız?” diyerek karşılık verdi Hilmi Bey. Burcu sadece gülümsedi. Alaz’a dönerken yüzündeki gülümseme soldu. “Hoş geldiniz,” dedi sadece. Alaz da başını bir kez sallayarak karşılık verdi. Konuşabilecek kadar rahat değildi. Burcu ayakta dikilmemek için önden ilerledi. “Zeynep’ler de az önce gelmişlerdi zaten. Beni takip edin,” dedi. Odasına geldiğinde Zeynep’le göz göze geldi. Genç kadının gözlerinde gördüğü korku ve endişeye kendi bakışlarıyla destek olmaya çalıştı. Sıcacık gülümsedi ve sonra elindeki bardağı Ateş’e vermek üzere Sinan’ın yanına geçti. Ateş’in ilgisi de tıpkı annesininki gibi kapıda dikilen adamlara kaymıştı. Oradaki adamların birinin babası olduğunu gördüğünde olanları hatırladı ve korkuyla dolan gözlerini annesine çevirdi. Bir anda gözyaşlarına boğulacakmışçasına büyüyen gözleri annesinin güven veren gözleriyle kesiştiğinde başını Sinan’ın boynuna gömdü ve kollarını genç adamın boynuna sıkıca sardı. Alaz ise karısı ve oğlunu yıllardır ilk kez fark ediyormuşçasına şaşkındı. Ateş’in verdiği tepki ise asla itiraf etmeyecek olsa bile içini yakıyordu. Hilmi Bey ve Alaz içeriye geçip boş koltuklara oturduklarında bile kimse konuşmadı. Burcu önceden hazırladığı dava protokolünü önüne çekip ciddiyete büründü. “Evet,” diyerek konuşmaya başladı. “Zeynep Hanım’ın talebi üzerine boşanma davası hakkında görüşmek üzere toplandık. Teferruata girmeden evvel Alaz Bey’in de bu boşanmada hem fikir olup olmadığını öğrenebilir miyim?” Hilmi Bey gelmeden önce Alaz’la bu konuları konuştuğu için müvekkiline sormadan “Evet, kendisi de boşanmayı kabul ediyor,” diyebildi. Hilmi Bey bunu söylerken Alaz’ın gözleri de karşısında oturan Zeynep’in üzerindeydi. Genç kadının vereceği tepkileri takip ediyordu. Ancak Zeynep Alaz’a bakmıyordu. Gözleri ona ihanet etmek istese de direniyordu. “Öyleyse işimiz daha kolay,” diyen Burcu’nun sesiyle Alaz masasında oturan kadına döndü. Adının neden tanıdık geldiğini ancak anlıyordu. Bu kadın geçmişte Sinan’ın peşinden koşturan hukuk öğrencisiydi. Onunla birkaç kere oturup konuşmuşlukları bile vardı. Demek Sinan Efendi bir yandan Zeynep’i yanında tutuyor, diğer yandan da Burcu’ya yakın olmaya çalışıyordu. Bu sefer de gözleri Sinan’a kaydı. Sinan’ın Alaz’a bakmakla ilgili bir derdi yoktu. Ateş’i sıkıca kucaklamışken, küçük çocuğun başının üzerinden gözlerini arkadaşına dikmişti. İki eski dostun gözleri birbirine ateş saçıyordu. İkisi de geri çekilmeye niyetli değildi. “Mahkemeye tek kişinin başvurmasındansa ortak bir protokol oluşturma konusunda ne düşünürsünüz?” Hilmi Bey Alaz’ın cevabını alabilmek için genç adama döndüğünde müvekkilinin arkadaşıyla ısrarcı bir bakışmanın içinde olduğunu gördü. “Alaz Bey?” diyerek dikkatini kendisine çekmeye çalıştı. Ancak Alaz ilk seferde dönmedi. Bunun üzerine Hilmi Bey Burcu Hanım’a bakıp özür diler gibi gülümsedi ve öksürdü. “Alaz Bey?” Alaz başını ağır ağır Hilmi Bey’e çevirdi. “Ne istiyorlarsa kabul et,” dedi. Hilmi Bey başını sallayıp Burcu’ya döndü. “Pekâlâ Burcu Hanım, o zaman protokol şartlarına geçebiliriz.” Burcu bu ciddiyetsiz tutum karşısında Alaz’ı ofisinden yaka paça atmak istese de Zeynep için boğazını temizleyip devam etti. “Müvekkilim Zeynep Hanım’ın hiçbir talebi bulunmamaktadır. Ayrıca oğlu için ödenmesi gereken iştirak nafakasını da kabul etmemektedir. Tek talebimiz Ateş’in velayeti konusunda hiçbir problem çıkarılmaması yönünde olacaktır.” Burcu’nun sözlerini bir süre algılayamadı Alaz. Kulaklarının yanlış duyduğunu düşünüyordu. “Bir daha tekrarlar mısınız?” dedi bu yüzden. “Zeynep’in sizden hiçbir talebi yok Alaz Bey. Oğlunun velayeti dışında hiçbir şey istemiyor. Hatta mahkemenin Ateş için bağlayacağı iştirak nafakasını bile kabul etmemekte kararlı.” Alaz kocaman olmuş gözlerle Zeynep’e döndü. “Nasıl bir oyunun peşindesin?” diye sordu. Zeynep oturduğu yerde gerilirken ilk defa bakışları Alaz’la kesişti. Gözlerindeki duru bakış Alaz’ın sinirini yatıştırsa da tam anlamıyla geçiremedi. Hangi kadın zengin bir adamdan boşanırdı da bir kuruşunu bile kabul etmezdi? Aslında Zeynep’i gerçekten tanıyor olsa cevabın tek bir isimde olduğunu bilirdi. Zeynep cevap vermeden önce kaşlarını çattı ve başını Burcu’ya çevirdi. Bakışları yardım ve destek arar gibiydi. Aradığı yardımı da, desteği de karşısında oturan kadında ve yanında elini tutan adamda buldu. “Hiçbir oyunun peşinde değilim,” dedi kendine güvenerek. “Senden hiçbir şey istemiyorum.” Alaz bu sefer Burcu’ya döndü. “Bu kadının ne işi ne de parası var. Oğluna nasıl bakmayı planlıyormuş acaba sordunuz mu?” dedi. Burcu sandalyesinde geriye yaslanıp kollarını göğsünde bağladı. “Sanırım haberiniz olmayan gelişmeler var Alaz Bey,” diyerek Alaz’ı biraz daha şaşkınlığa sürükledi. “Zeynep’i dün ortağım Sevgi Hanım’ın asistanı olarak işe aldık. Artık kendisinin bir işi ve evini geçindirecek bir maaşı olacak.” Alaz kaşlarını çatarak Sinan’ın kollarındaki oğluna döndü. Ateş başı Sinan’ın göğsüne yaslıyken kirpiklerinin altından babasına kaçamak bakışlar atıyordu. Alaz bir süre oğluna baktı. Zeynep’in ondan alacağı intikam da bu olacaktı belli ki. Karakterinin gücüyle Alaz’ı alaşağı edecekti demek. Alaz bir süre sonra omuzlarının düştüğünü hissetti. Gözleri uzaklara dalmak, oralarda kalmak ve bu andan sıyrılmak istiyordu. Birkaç kere art arda yutkundu. Sonunda Burcu’ya baktı. “Kabul,” dedi. “Bunu da kabul ediyorum.” Burcu davanın bu kadar kolay bir sonuca bağlanacağından endişeli olduğundan, beklenmeyen bu uysallık karşısında rahatlayıp gülümsedi. “Güzel, sizin bir talebiniz olacak mı?” Alaz bir süre düşündü. Burcu yardımcı olabilmek için “Ateş ile geçireceğiniz zaman hakkında bir kriteriniz var mı?” diye sordu. Alaz Hilmi Bey’e döndü. Kaşlarını çatıp bunu açıklamasını bekledi. “Boşanmadan sonra oğlunuzun velayeti anneye verilecek. Babası olarak onunla belirli zamanlarda görüşme hakkına sahipsiniz. Genelde hafta sonları ve uzun tatillerin bir kısmında çocuk sizde kalır. Boşanma sonrası bunu Zeynep Hanım’la belirli bir düzene de oturtabilirsiniz elbette. Anlaşma hususunda bir sorun yaşanacağını düşünmüyorum.” Alaz tekrar Ateş’e baktı. Ateş sanki konunun kendisi olduğunu anlamış gibi utanarak yüzünü Sinan’ın göğsüne iyice gömdü. Bakışlarını babasından kaçırdı. Bunun üzerine Alaz Zeynep’e ve Sinan’a baktı. Hayatlarında istenmediğini, artık davetsiz bir misafirden farksız olduğunu çok net algıladı. Avukatına döndüğünde Hilmi Bey’in karşısında umursamaz bir kaybeden oturuyordu. “Olması gereken neyse öyle olsun. Zaten onu görmek isteyeceğimi sanmıyorum.” Zeynep yüreğine bıçaklar batırılırmış gibi hissederken Sinan kimsenin vermediği tepkiyi vermek istermiş gibi kucağında Ateş’le ayağa kalkmaya çalıştı. “Seni…” diyorken kolunun Zeynep tarafından tutulmasıyla genç kadına döndü. Zeynep başını iki yana salladı. Sinan tekrar yerine otururken Alaz’a nefretle baktı. “Adam mıymışsın sen be?” demekten kendini alamadı. Ancak Alaz ağız dalaşına girmek istemediği için sessiz kaldı. Doğru, adam değildi çünkü. Yıllar önce masum bir kadının günahına girmişti. Yetmemiş, o kadını hamile bırakmıştı. O da yetmemiş, hamile kaldığı için onu suçlamıştı. Zorla evlendirildiği için yine onu suçlamıştı. Doğan çocuğunun yanında olmamıştı ve şimdi de çocuğunu sonsuza kadar terk edeceği bir anlaşmaya imza atıyordu. Adam değildi elbette. Verilen kararlar sonucu hazırlanan protokole gereken imzalar da atıldıktan sonra ikisi için de Burcu vekil tayin edildi. Alaz Hilmi Bey’le birlikte oradan ayrılırken geride geçmişini, geleceğini, asla sahip olamadığı ve olamayacağı anılarını ve bütün yanlışlarını bıraktı. Doğru adam olabilmek için, yanlış bir zamana hiç bilmeden ilk adımını attı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE