ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

2763 Kelimeler
Kapının kilidini açan Sinan geriye çekildi. Kucağındaki Ateş’le çekinikçe duran Zeynep’e baktı ve gülümsedi. Eliyle içeriyi gösterdi. “Önden buyurun hanımefendi.” Zeynep gülümsedi ve oğlunu kucağında daha sıkı sarıp içeriye geçti. Sinan elindeki bavulla arkasından girdi ve kapıyı kapattı. Elindeki anahtarı girişteki vestiyerde bulunan çanağa bıraktı. Zeynep antrede ne yapacağını bilmeden dikiliyordu. Sinan önden ilerleyip koridorun sağına ilerledi. Merdivenlerin tam karşısında kalan odalardan birisinin kapısını açıp Zeynep’e döndü. “Çekinme gel hadi,” diye seslendi. “Burası misafir odası. Hiç kimse tarafından kullanılmamıştı daha önce. Size nasipmiş.” Zeynep bir kere daha gülümsedi. Hiçbir şey söylemeden Sinan’ın yanından geçti ve odanın içine adım attı. İki adım arkasından da Sinan geldi. Elindeki bavulu iki kapaklı beyaz gardırobun önüne bıraktı. Sessizce odayı inceleyen Zeynep’e baktığında ne yapacağını bilemedi. Boşta kalan ellerini keten pantolonunun ceplerine soktu ve topuklarının üzerinde yaylandı. Kararsız bir sesle “Iı,” diye başladı. “İstediğin gibi yerleşebilirsin. Ben içeride olacağım. Bu arada… Kahvaltı etmemiştin, değil mi?” Zeynep Ateş’i yatağa bırakıp Sinan’a döndü. Başını iki yana salladı. Aldığı bu cesur karar ve attığı adım sonrasında başlangıçtaki kararlılığını yitirmiş gibiydi. Bir kere davranışları tutuktu, sesini kaybetmişti. Ortamı garipleştiren bir hava yaratıyordu. Tüm bu çekingenliği Sinan’a da yansıyordu. Ellerini ceplerinden çıkarıp saçlarına götüren genç adam düzenli saçlarını dağıtırken kaşlarını garip bir açıyla kaldırıp, yüzünü buruşturdu. Başka bir zaman olsa Zeynep Sinan’ın bu ifadesine gülebilirdi. Ama şu anda kendisini gülecek kadar mutlu hissedemiyordu. “Tamam, o zaman sen yerleş. Ben de yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Ateş’in de bir şeyler yemesi gerek,” dedi Sinan. Zeynep başını salladı. Sinan kadının konuşmayacağını anladığında iç çekti. Zeynep’e son bir kere daha baktıktan sonra çıkmaya davranmıştı ki kendisine seslenen ince sesle durdu. Uzun bir sessizlikten sonra Zeynep’in konuşmaya karar vermesine şaşırmamış gibi davranmaya çalışarak genç kadına döndü. “Teşekkür ederim,” dedi Zeynep. Sinan’ın zar zor duyulan sesle içi sımsıcak olmuştu. Koca bir adımla yanına gelip, kadını kollarının arasına aldı. Zeynep bir iki saniye tereddüt etse de ellerini kaldırıp Sinan’ın belinde birleştirdi. Zeynep’in de kendisine sarılmasıyla gülümseyen genç adam, titreyen kadının başını kendi omzuna bastırıp, çenesini saçlarının üzerine yasladı. “Geçti artık,” dedi. “Artık yalnız değilsiniz. Ve teşekkür edecek hiçbir şey yok. Daha bir şey yapmadım.” Sonra ayrıldılar. Sinan da Zeynep de başka söz söylemedi. Genç adam mutfağa geçip kahvaltı hazırlarken Zeynep de bavulu boşaltıp uyanan Ateş’le oynamaya başladı. Kahvaltının hazır olmasının ardından içeriye seslenen Sinan’ın sesiyle Zeynep Ateş’i de alarak odadan çıktı. Bir süre koridorda dikilip mutfağın nerede olabileceğini düşündü. Bir sonuca ulaşamayınca Sinan’a seslendi. Genç adam Zeynep’in ilk defa geldiği bir evde yönünü bulamayabileceğini düşünememişti. Bu hatasına gülerek mutfaktan çıkıp koridora geçti. Hala kapının önünde dikilen kadına el sallayarak “Sesime gel Zeynep, buradayım,” diye bağırdı. Zeynep Sinan’ın bu yaptığına kıkırdadı. Oğlunun uyanması ile neşesi yerine gelmişti. Oraya doğru ilerlediği sırada Ateş kucağında huysuzlandı, Ateş’i kucağından yere indirmek zorunda kaldı. Annesinin elini tutan Ateş, yabancıladığı ortamı gözlerini kocaman kocaman açarak izliyordu. Bakışları Sinan’ı yakaladığında kaşları çatıldı. Yandan bakışlarla Sinan’ı süzerken diğer yandan da annesine bakıyordu. Serbest olan elinin işaret parmağını ağzına götürüp dişledi. Konuşmadan önce kaşları iyice çatılmış, bu haliyle babasının minik bir kopyası oluvermişti. “Anne?” Zeynep oğlunun dünyalara bedel sesiyle eğildi. “Söyle yakışıklım?” dedi. Ateş ağzındaki parmağını çekip Sinan’ı işaret etti. “Anne, abi?” diye sordu. Zeynep oğlunun şaşkınlığını ve aslında sormak istediğini anlayabiliyordu. Güzel yüzünü ısıtan gülümsemesiyle başını salladı. “Evet, anneciğim. O Sinan abin. Burası da onun evi. Biz de ona misafirliğe geldik.” Ateş bilmişler gibi başını salladı. Sonra “Ateş acıktı anne,” diyerek bambaşka bir konuya atladı. Zeynep oğlunun bu sözleriyle olduğu yerde mum gibi eriyerek onu kucaklamaya çalıştı. Ancak vücut ısısının normale düşmesiyle huysuzluğu yükselen Ateş buna izin vermedi. Zeynep küçük beyi sarmaya çalıştıkça Ateş sinirlendiğini ifade eden minik sesler çıkarıyor, kıpır kıpır hareket ederek kaygan bir balık gibi annesinden kurtulmaya çalışıyordu. En sonunda oğlunu serbest bırakan Zeynep, dudaklarını büküp kaşlarını çatarken Ateş’e elini uzatıp tutmasını bekledi. “Ateş huysuz, Ateş mızmız. Anne Ateş’e küstü,” diyerek Ateş’i telaşa sürükledi. Ateş annesinin eline iki eliyle birden sarılıp çekiştirdi. Zeynep bir kere daha durduğunda Ateş dolan gözlerini annesine dikip kollarını uzattı. Kucağa geçmek istediğini anlatmanın en kısa yoluydu bu. Zeynep oğluna dayanamayıp uzatılan kollarının altlarından tutarak kucağına aldı. Pamuk gibi yanağına sulu bir öpücük bıraktı. Bu esnada Sinan anne oğlu yaslandığı duvarda, büyük bir keyifle izliyordu. Zeynep Ateş’le ilgilenirken öyle doğal, öyle güzeldi ki Sinan bakmaktan kendisini alamıyordu. Böyle bir aileye sahip olmanın nasıl olabileceğini düşünüyordu. Eğer kendisi Alaz’ın yerinde olsaydı ne karısını ne de oğlunu kaderlerine terk etmezdi. Bu ailenin değerini bilmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Anne oğul sonunda mutfak kapısına yaklaştıklarında Sinan düşüncelerine bir son verip yaslandığı duvardan uzaklaştı. Yanlarından geçerlerken Ateş’in burnuna parmağıyla bir fiske vurdu, Ateş kaşlarını çatıp Sinan’a baktığındaysa genç adam keyifle gülümseyip göz kırptı. Ateş Sinan’ın bu hareketi karşısında iyice sinirlenerek “Ya,” diye mızıldandı. Annesine dönüp ağladı ağlayacak gözlerini Zeynep’in elalarına dikti. “Anne abiye kız,” diyerek istediğini dile getirdi. Sinan Ateş’i daha da sinir etmemek için kahkahalarını tutmaya çalışırken Zeynep yalandan çattığı kaşlarıyla Sinan’a baktı. “Sinan abisi, oğluma bulaşma!” Ateş annesinin bu yaptığıyla zafer kazanan bir kumandan edasıyla Zeynep’in kucağında dikilirken, Sinan’a küçümseyen bakışlar attı. Sinan küçük beyin daha şimdiden büyüdüğünde nasıl baskın bir karakter olacağını ele veren bu bakışları altında ellerini teslim olurmuş gibi havaya kaldırdı. “Özür dilerim Ateş hazretleri, affedildim mi?” diye sordu. Ateş Sinan’a son bir bakış atıp yüzünü annesinin boynuna gizledi. Zeynep’in saçları arasına iyice gömülürken ufak elleriyle de boynuna asıldı. Zeynep Ateş’in başının üzerinden Sinan’a sımsıcak bir gülümseme gönderdi. Masaya yaklaştıklarında Ateş’i indirmek oldukça zor oldu. Utandığından ya da sadece huysuzluğundan, Ateş inmeye pek hevesli değildi. Zeynep “Hani acıkmıştın anneciğim?” diye sordu. Ama Ateş gizlendiği anne kokusuyla dolu boyunda başını iki yana sallayıp daha da sıkı sarıldı. Zeynep en sonunda Ateş’i üzülmekle tehdit ettiğinde oğlu hemen kollarını çözdü. “Anne üzülmesin?” derken sesi soru sorar gibiydi. “Eğer anne üzülmesin ise Ateş annenin sözünü dinlesin.” Ateş başını sallayıp annesini dinledi. Zeynep rahat rahat yemeğini yedirebilmek için Ateş’i sandalyelerden birine oturttu ve masaya iyice yanaştırdı. Sinan Ateş’e içirebilmesi için bir cezvede süt ısıtmıştı. Cam bir bardakta ısınan sütü ve soğuk sütü karıştırıp ılıtarak Zeynep’in önüne bıraktı. Zeynep Sinan’ın bu düşünceli davranışı karşısında neredeyse ağlayacaktı. Ateş kendi babasından hiçbir zaman göremeyeceği ilgi ve şefkat Sinan’dan görüyordu ve Zeynep düşündükçe Alaz’dan kurtulmak için ne kadar geç kaldığını fark ediyordu. Kendisini tutup, Sinan’a teşekkür ettikten sonra bütün ilgisini Ateş’e verdi. Ateş ne istediyse tabağına onları doldurdu. Domatesleri, salatalıkları ve peyniri Ateş’in yiyebileceği küçük lokmalara böldükten sonra zeytin ayıkladı. Çeşitli oyunlar ve neşe içinde Ateş’in karnını doyurduklarında Zeynep de doymuş kadar olmuştu. Kaç gün sonra oğlunun iştahla yaptığı ilk kahvaltı buydu. Zeynep bunu bile doğru yolda olduğuna dair bir işaret olarak algıladı. Ateş’in tabağını kaldırdıktan sonra sütünü de içiren genç kadın, içeriden Ateş için yanına aldığı ayıcığı oğlunun eline verip, uslu uslu oturmasını istedi. Ateş en sevdiği oyuncağına kavuşur kavuşmaz annesini unutunca Zeynep de rahatlıkla kahvaltısını edebildi. Sonunda kahvaltı sona erdiğinde Sinan ortalığa dokunmadan içeriye geçmeyi teklif etti. Gün içerisinde uğrayacak olan çalışanı mutfağı da toparlardı nasıl olsa. Zeynep bozulabilecek malzemeleri buzdolabına yerleştirdikten sonra Ateş’i da alarak Sinan’ın rehberliğinde salona geldi. Sinan ve Zeynep Ateş’le çocuklar gibi oyun oynayıp, küçük çocuğu eğlendirebilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak Ateş’in henüz ayaklandığını atlamışlardı. Bir süre sonra Ateş’in huzursuzluğu dayanılamayacak kadar arttığında Zeynep oğlunu kucaklayıp alnına ateşini anlamaya çalıştığı bir öpücük kondurdu. Ateşi geceki kadar olmasa da normalden yüksek gibiydi. Ancak emin olabilmek için, yerleştiği odadan ısıölçeri aldı. Sinan Ateş’i tutarken Zeynep de oğlunun ateşini ölçtü. Dijital aletin ekranında yazan ısıdan pek de mutlu olmayarak yüzünü buruşturdu. Zeynep’in asılan yüzüyle telaşa kapılan Sinan endişeyle kaşlarını çattı. “Kaç derece?” Zeynep aleti havada öylece sallayıp genç adama baktı. “38. Ayaklanmasına kanıp onu bu kadar yormamalıydım. Ben nasıl bir anneyim böyle?” Sinan Zeynep’in kendisini suçlaması karşısında şaşkınlığa düşerken çatılan kaşları gevşeyip havalandı. Ateş’i koltuğa oturtup ayağa kalktı ve Zeynep’in yanına geldi. Genç kadının kollarından tutup kendisine çevirdi. “Zeynep, saçmalama istersen. Ben hayatımda senin kadar iyi, düşünceli bir anne daha görmedim.” Duraksayıp güldü. “Gerçi ben kendi annemi saymazsak başka anne de görmedim ya, her neyse… Kendine yüklenmekten vazgeç. Ateş hassas bir çocuk. Sen üzerine titresen de ateşleneceği varsa ateşlenir. Şimdi ne yapabiliriz sen onu söyle bakalım.” Zeynep Sinan’ın rahatlatıcı sözlerinden sonra genç adama bir kere daha minnet duyarak gülümsedi. Sinan’ın kollarını tutan ellerinden sıyrılıp oğlunun yanına koltuğa oturdu. “Üzerini çıkaralım, belki bir işe yarar.” Ateş sanki hiç hoşlanmayacağı bir şeylerin olacağını anlamış gibi yüzünü buruşturdu ve hiçbir sinyal vermeden ağlamaya başladı. Ateş’in gözlerinden damlayan her damla Zeynep’in yüreğinde birikiyor, genç kadının kalbini hüzün denizlerine boğuyordu. Annelik nasıl bir şeydi böyle? Ateş’in saçının teline zarar gelse Zeynep kendi teninin neşterle kesildiğini sanırdı. “Ağlama anneciğim,” diyerek oğlunu yatıştırmaya çalıştı. “Hiçbir şey olmayacak. Üstünü çıkaracağız sadece.” Ateş hıçkırıklarının arasında burnunu çeke çeke “Ama Ateş üşür,” demeyi başardı. Onun o büzdüğü dudaklarının arasından çıkan sözlerle ağlayacak gibi olan Zeynep oğluna güç vermek ister gibi gülümsedi. “Ateş’in üşümesine annesi izin verir mi hiç? Üşürsen üstünü tekrar giydiririm anneciğim. Hadi şimdi çıkaralım tişörtünü. Tamam mı?” Ateş zor da olsa ikna olup başını salladı. Kollarını yukarı kaldırıp annesinin kendisini soymasına izin verdi. Zeynep tişörtü katlayıp koltuğun koluna bıraktığı esnada kapı çaldı. Ateş’le ilgilenirken genç kadını seyreden Sinan saatine bakıp antreye yöneldi. “Rana Hanım geldi herhalde. Anahtarı da vardı ama…” diyordu bir yandan da. Zeynep Rana Hanım’ın kim olduğunu bilmiyordu ama Sinan’ın kahvaltıdan kalkarken bahsettiği çalışanı olduğunu tahmin ediyordu. Bu yüzden oğluyla ilgilenmeye devam etti. Sinan gözetleme deliğinden bakmaya gerek duymadan açtığı kapının ardında Alaz’la karşılaştığında şaşırdı. Alaz’ın Zeynep’in yokluğunu fark etmesinin bu kadar kısa sürmesi bir yana, bunun peşine düşmesi de ayrı bir olaydı. Sinan bir şey diyemeden Alaz içeriye girmeye kalktı. “Nerede o?” diye bağırıp, adım atmaya çalışırken Sinan’ın geniş gövdesi tarafından engellendi. “Kimden bahsediyorsun?” Alaz geriye doğru bir adım atıp nefretle kıstığı gözlerini dostunun gözlerine dikti. Sinan’ı bir kalemde silebilmek kolay olmasa da bu yaptığından sonra onunla eskisi gibi olamazdı. “Kimden bahsettiğimi çok iyi biliyorsun. Burada olduğunu biliyorum! Söyle, çabuk gelsin.” Sinan kollarını göğsünde kavuşturup dikleşerek Alaz’a aynı nefretle baktı. “Zeynep istemediği sürece hiçbir yere gelmiyor!” Alaz dişlerinin arasından tıslayıp alayla güldü. “Burada olduğunu biliyordum!” dedi. “İstese de istemese de benimle gelecek!” “Hayır, gelmeyecek!” Alaz Sinan’ı göğsünden itekledi. “Sen kimsin ha? Kimsin de buna karar veriyorsun?” “Ben içeride oturan kadının iyiliğini isteyen bir arkadaşım sadece. Peki, sen kimsin de o kadına ve çocuğuna istediğinde gel, istediğinde git diyebiliyorsun?” Ateş hakkı varmış gibi göğsünü şişirip Sinan’a cevap verdi. “Ben de o kadının kocası, o çocuğun da babasıyım.” Bu sözleriyle Sinan’a koz verdiğinin farkında değildi. Sinan kaşlarını alayla kaldırdı. “Öyle mi?” diye sordu. “Madem kocaydın ve madem babaydın, o zaman ona göre davransaydın. İş işten geçtikten sonra buraya gelip bana ahkâm kesemezsin.” Zeynep Ateş’le içeride otururken girişten duyduğu yükselen seslerle telaşlanmıştı. Ateş de kendi huysuzluğunu bırakmış, kulaklarını dikmiş dışarıdan gelen seslere odaklanmıştı. Genç kadın oğluna gülümseyip ayağa kalktı. “Ateş burada uslu uslu otursun olur mu? Anne hemen gelecek.” Ateş büyük bir adam ciddiyetiyle başını salladı. Zeynep Ateş’in başının üstüne öpücük kondurup saçlarını geriye doğru okşadıktan sonra antreye ilerledi. Salon kapısından çıktığı anda karşılaştığı manzarayla ağzından çıkan çığlığa engel olamadı. Tam da Alaz’ın Sinan’a yumruğuyla saldırdığı ana denk gelmişti. Zeynep’in sesini duymasıyla dikkati dağılan ve ona dönen Alaz bu yüzden Sinan’dan gelen hamlenin farkına varamadı. Genç adam toparlandığı anda karşı bir hamleyle eski dostunun yüzüne yumruğunu indirmişti. Zeynep korkuyla koşturup aralarına girmeye çalıştı. “Durun, ne yapıyorsunuz?” diye bağırıyordu. Alaz Zeynep’in kolundan tutup kendisine çekmeye çalıştı. Sinan da diğer kolundan yakalayıp kadını kendi tarafına çekiştirdi. Ortada kalan Zeynep kollarını silkeleyip ikisinden de kurtuldu. Sinan’ın arkasına geçip, Alaz’la aralarında güvenli bir mesafe bıraktıktan sonra genç adama baktı. “Burada ne işin var?” diye sordu. Alaz dişlerini sıktı. Siniriyle dalgalanan yanakları çukurlaştı. “Bunu benim sana sormam gerekmiyor mu?” Zeynep kararlılıkla başını kaldırdı. “Sana bıraktığım notta daha fazla devam etmeyeceğimi söylemiştim.” Alaz burnundan sinirli bir soluk bıraktı. “Bir de o saçmalık var, değil mi?” dedi. “Çabuk git hazırlan! Bunu başkalarının yanında tartışmayacağız.” “Hayır, ben bir yere gelmiyorum Alaz. Konuşmak istediğin bir şey varsa şimdi söyleyebilirsin.” Alaz’ın gözleri kendisine bakan Sinan’a kaydı. “Buna mı güveniyorsun?” dedi Zeynep’e. “Sabah sana söylediklerim doğruydu değil mi? Benden yüz bulamayınca bu adamı ayarttın?” Zeynep’e yöneltilen hakaret üzerine bir kere daha Alaz’ın üzerine saldırmaya çalışan Sinan’ı Zeynep durdurdu. “Ulan ben seni… Hadi beni geçtim, bu kızdan bahsediyorsun be! Sen dört sene birlikte kaldığın bir kadını bu kadar mı az tanıyorsun? Hiç mi tanıyamadın?” Alaz’ın çılgınlar gibi hareket eden gözleri bir Zeynep’e, bir Sinan’a kayıyordu. “Tanıyamadım lan! Kimdir nedir bilmediğim bir kadını aldım evime, almak zorunda bırakıldım! Beni ayarttığı gibi seni de ayartmıştır belki, ne bileyim? Söylesene, arkamdan iş çevirmek güzel miydi? Yasak olanın verdiği tadı alabildin mi bari?” Sinan bir kere daha öne atıldığında Zeynep genç adamı tutamadı. Gücü Sinan’ın gücü karşısında yetersizdi. Alaz’la bir kere daha birbirlerine girerlerken Zeynep çığlık çığlığa bağırıyordu. Ancak sesi öfkeyle bilenmiş iki adama yetişmiyordu. “Durun, yalvarırım durun,” derken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir Sinan’ın yumrukları Alaz’ın yüzüyle buluşuyor, bir Alaz Sinan’ı hırpalıyordu. Bu karmaşanın içinde dizlerine söz geçiremeyen Zeynep olduğu yere çöküp, ileri geri sallanarak ağlıyordu. Salonda annesinin sözünü dinlemeye çalışan Ateş, uslu uslu oturuyordu. Ancak yükselen sesler ve annesinin çığlıkları küçük çocuğu korkutmuştu. Annesinin ağladığını da duyduğunda yerinde daha fazla duramamıştı. Sessiz sessiz ağlarken koltuktan indi, annesini bulmak için salondan çıktı. Girişteki karmaşayı görünce korksa da minik adımlarla annesinin yanına ilerledi. “Anne?” diye seslendi. Oğlunun kendisine seslenmesiyle başını kaldıran Zeynep, Ateş’i dibinde bulduğunda bebeğini kollarıyla sardı. Ayağa kalkmaya çalıştı ancak başaramayınca oğluna daha sıkı sarılıp ağlamaya devam etti. Annesinin sıkı tutuşunda fırsat bulduğunda Ateş başını kavga eden iki adama çevirdi. Kavgayı dövüşü bilmeyen, şiddetle ilk defa tanışan küçük çocuk Sinan abisinin karşısında babasını gördüğünde çocuk aklıyla olanları anlamlandırmaya çalışıyordu. “Baba?” diye seslenirken tereddütlüydü. Alaz’ın bundan önceki seferlerde olduğu gibi kendisine kaşlarını çatarak bakacağını düşünüyordu. Ancak beklediği gibi olmadı. Kendi gürültüleri ve dışarıdan gelen sesler arasında cılız kalan Ateş’in sesi Alaz’a ulaştı ve bir anda kavgayı bıraktı. Zeynep’in çöküp kaldığı yere baktı. Karısının kollarındaki Ateş’i gördüğünde burnundan akan kanı koluna silip toparlanmaya çalıştı. “Oğlum?” derken sözcüğü garipsedi. Ağzında daha önce hiç duyumsamadığı bir tat bırakan sözcüğe kaşlarını çattı. Ve bu kaş çatış Ateş’e korkularını anımsattı. Küçük oğlan annesi gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarken yüzünü annesinin saçlarına gömdü, kendisini babasından sakındı. Alaz için bu bir uyanış anıydı. Yıllardır sürdürdüğü bu hayatın bittiğini artık anlamıştı. Geçmişle arasındaki son bağı da kesip, hayatta hiçbir şeyi olmayan bir adam rahatlığıyla Sinan’a baktı. Zeynep’e ve Ateş’e veda ettiği gibi, bakışlarıyla Sinan’a da veda etti. Sonra arkasını döndü. Kararlı adımlarla oradan ayrıldı. Terk etmenin ya da terk edilmenin bir öneminin olmadığını o gün öğrendi. İkisinin de içinde yarattığı boşluk aynıydı. Giden de kalan da bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını öğreniyordu. Ve Alaz o boşlukların kimse tarafından doldurulamayacağını bir süre sonra öğrenmiş olacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE