DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

3048 Kelimeler
Alaz gitmişti gitmesine ama geride garip bir sessizlik bırakmıştı. Sinan olduğu yerde durmaya devam ediyor, Zeynep ise Ateş’e sarılarak ağlıyordu. Annesinin sessiz ağlamasına eşlik eden Ateş ise kısa bir süre önce hayatının en büyük ayrılığını yaşadığını bilmiyordu. Evin içine çöreklenen kara bulutlar bir süre sonra dağıldı. Önce Zeynep’in gözyaşları dindi. Ateş yorgunlukla annesinin kollarında uyuyakalınca Sinan Zeynep’e hiçbir şey söylemeden, küçük çocuğu kucağına aldı ve Zeynep’le Ateş’in kalacağı odaya götürdü. Ateş’i yatırdıktan sonra gelip Zeynep’i oturduğu yerden kaldırdı. Zeynep iplerini başkasına devreden bir kukla gibiydi. Sinan’ın kendisini yönlendirmesine izin veriyordu. Kulaklarında Alaz’ın sözleri yankılanıyor, gözlerinin önünde az önce gerçekleşenler geri saran bir film gibi tekrarlanıyordu. Alaz’ın paramparça etmediği bir parçası kalmış mıydı acaba? Bir insan daha ne kadar kırılabilir ne kadar karanlığa terk edilebilirdi? Zeynep kendisini dibe vurmuş hissediyordu. Yüzeye çıkabilmesi için belki de bu şarttı. Şimdi acılarının üzerine basıp destek alarak, ayaklanma vaktiydi. Gerçekten de bu son diye düşünerek yanaklarındaki ıslaklıkları elinin tersiyle sildi. Sinan’ın da iyi durumda olmayabileceğini hatırladığında bakışlarını genç adamın yüzüne kaydırdı. Sinan da sessizce Zeynep’i inceliyordu. Genç adamın dudağının kenarındaki yaradan akan kan kurumuş, yüzünde koyu kırmızı bir leke bırakmıştı. Zeynep dudakları titrerken “Yaralanmışsın,” diye mırıldandı. Sinan bir şey söylemedi. Omuz silkmekle yetindi. Sinan’ın sessizliği Zeynep’e daha ağır geliyordu. Genç kadın gözlerinin bir kere daha dolduğunu hissetti. Ama bu sefer gözyaşları Alaz için değildi. Bu sefer Sinan’ın kendisine yaptığı iyiliklerin karşılığında, genç adama hediye edilen yaralara ağlıyordu. Hıçkırıklarının arasında “Özür dilerim,” demeye çalıştı. Ancak heceleri yuttuğu için sözleri anlaşılamıyordu. Sinan buna rağmen genç kadının ne demek istediğini anlamıştı. Zeynep’i kolları arasına alarak sırtını sıvazladı. “Kendini suçlu hissetmeni istemiyorum,” dedi. Zeynep başını biraz uzaklaştırıp Sinan’ın yüzünü inceledi. Dudağındaki yaraya değen gözleri daha sonra sol yanağındaki kızarıklığa kaydı. Bir süre bu morluklarla dolaşacağı belliyken Sinan’ın bu kadar rahat olmasına anlam veremiyordu. “Nasıl suçlamam? Benim yüzümden ne hale geldi yüzün biliyor musun?” Sinan yamuk bir gülüş sundu Zeynep’e. Omuz silkti. “Ne yapalım? Ben de birkaç gece çapkınlık turlarına çıkmayıveririm canım,” dedi. Sinan’ın işi alaya almasına kaşlarını çatan Zeynep “Dalga geçme,” diye çıkıştı. Sinan daha sıcak bir gülümsemeyle Zeynep’e garanti vermeye çalıştı. “İnan bana dalga geçmiyorum. Ateş ve sen iyi olduğunuz sürece geçici bir süreliğine karizmamı çizdirmeye razıyım.” Sinan’ın işi hafife alarak söyledikleri üzerine biraz daha rahatlayan Zeynep Sinan’ın kollarından sıyrıldı. Ayağa kalkarken önüne düşen bir parça saçı kulağının arkasına öteledi. “Ee, şey…” diye başladı söze. “Yaranı temizleyebileceğim malzemelerin var mı? Senin için en azından bu kadarını yapabilirim?” Zeynep’in bunu yapmaya ihtiyacı olduğunu düşünen Sinan başıyla onayladı. “Size verdiğim odanın karşısındaki banyoda, lavabonun altındaki çekmecelerde temiz bezler olması lazım. Oksijenli su, yara bandı gibi ıvır zıvır da olacak. Ne gerektiğini düşünüyorsan alabilirsin.” Zeynep Sinan’ın söylediklerini almak için harekete geçti. Birkaç adım sonra durup döndü. “Buzdolabında buz var mı peki?” diye sordu. Sinan yine başını salladı. “Buzlukta bir kalıp buz var.” Zeynep salondan çıkıp önce banyoya gitti. Sinan’ın söylediği yerden temiz bez aldıktan sonra ıslattı. Fazla suyunu sıktıktan sonra çekmeceden bir de yara bandı aldı. Sonra mutfağa geçip buzluktan buz çıkardı ve Sinan’ın yanına, salona döndü. Sinan Zeynep’i beklerken koltuğa uzanmıştı. Biraz dinleneyim derken uyuyakalmış gibiydi. Gözlerini üzerine örttüğü tek elinin parmakları arasından görünen gözleri kapalıydı. Zeynep parmak uçlarında yürüyerek Sinan’ın yanına ilerledi. Sinan öyle güzel uyuyordu ki, Zeynep genç adamı uyandırmak istemiyordu. Ancak yaralarını temizlediği esnada öyle ya da böyle uyanacağını bildiği için, arkadaşının kolunu dürttü. Birkaç dürtülmenin ardından gözlerini açan Sinan karşısında Zeynep’i gördüğünde doğrulmaya çalıştı. Ancak Zeynep elindeki malzemeleri orta sehpaya bıraktıktan sonra Sinan’ı omuzlarından koltuğa geri bastırdı. “Lütfen rahatına bak,” dedi. “Ben böyle de işimi yapabilirim.” Sinan itiraz etmedi. Kendisini tekrar yumuşak koltuğa bırakırken annesinin emirlerine itaat eden uslu bir çocuk gibiydi. Zeynep masaya bıraktıklarından ıslak bezi ve yara bandını aldıktan sonra Sinan’ın uzandığı koltuğun kenarına ilişti. Genç adam Zeynep rahat oturabilsin diye koltuğun sırtlığına doğru bedenini kaydırdı. Oluşan boşluğa rahatça yerleşen Zeynep, ıslak bezle Sinan’ın yüzüne bulaşan kanı temizlemeye başladı. İlk temasın acısıyla yüzü buruşan Sinan dişlerinin arasından uzun bir soluk çekti. Zeynep Sinan’ın canını yaktığını düşünerek telaşa kapıldığında ve bezi çekmeye çalıştığında Sinan elini uzattı, Zeynep’in elini tutup yüzüne bastırdı. Gözleri adeta birbirine kenetlenmişti. Sinan Zeynep’e daha derin manalarla bakarken, Zeynep karşısındaki adama o anki hislerini anlamlandırmaya çalışarak bakıyordu. “Devam et,” diye mırıldanan Sinan’ın sözleri üzerine Zeynep temizleme işine devam etti. Zeynep bütün dikkatini işine vermişken, Sinan’ın gözleri genç kadının yüzünün her bir ayrıntısında özenle dolanıyordu. Zeynep onun için hep bir muammaydı. Başta kardeşini tuzağa düşüren bir köylü aşüfteydi. Onu tanıdığında birisine tuzaklar kuramayacak kadar saf bir kalbe sahip olduğunu anlamıştı. Zamanla Alaz’ın merhametsizliği karşısında Zeynep’i koruma güdüsüyle doldu. Narin ve kırılgan bir çiçekti o. Tüm bu yanında olduğu zamanlar boyunca genç kadının güzelliğine dikkat etmemişti. Ancak Zeynep güzeldi, çok güzeldi. Solgun teni bütün yaşadıklarına bir aynaydı. Acılarını şeffaf bir perdenin arkasından dışarıya yansıtıyordu. İri ela gözleri genç yaşında dünyanın yükünü taşımış insanlar kadar dolu bakıyordu. O gözlerin bir kere bile hayat ateşiyle yanarak baktığına şahit olduğunu hatırlamıyordu Sinan. Uzun kirpikleri arkasında hislerini perdelemeye çalışsa da kederini ele veriyordu. Keşke onu güldürebilecek yetiye sahip olsaydı… Ancak Zeynep’in kalbindeki yaranın sahibiydi merhemi de. Bir başkası ne yaparsa yapsın toparlayamazdı genç kadını. Ateş bile o yaraya merhem olmaya yetmezdi. Genç kadının oğluna miras bıraktığı gür, uzun saçları yüzünün iki yanında omuzlarına dökülüyordu. Sinan’ın parmakları bir anlığına o saçların yumuşaklığını hissetme isteğiyle karıncalandı. Genç adam elini kaldırmak istese de kendisine engel oldu. Sinan’ın kendisiyle girdiği savaştan habersiz Zeynep ise genç adamın yüzünü temizleme işini tamamlayarak gözlerini bir anda Sinan’ın gözlerine çevirdi. Hazırlıksız yakalanan Sinan önce avcıya yakalanmış ceylan gibi donup kalsa da birkaç saniye içinde toparlanıp bakışlarını kaçırdı. Zeynep Sinan’ın bu yaptığına bir anlam veremedi. Kirlenen bezi sehpaya bırakırken kaşlarını çattı. Sonra dalgın hareketlerle yara bandını açıp, küçük yuvarlak bandın kâğıtlarını söktü ve genç adamın dudağının kenarına yapıştırdı. Sinan’ın bu seferki titreyişi acıdan değil, anlamlandıramadığı hislerindendi. Artık ciddi ciddi kendisinde bir problem olduğunu düşünmeye başlayacaktı. O sabaha kadar hissetmekten ya da üzerinde durup düşünmekten kaçındığı duyguların akınına uğramış, kendisinden beklenmeyecek davranışlar sergilemeye başlamıştı. Daha da önemlisi Zeynep bu şehirde bir tek kendisini tanıyor, bir ona güveniyordu. Ve Sinan böyle devam ederek genç kadının güvenini sarsacaktı. Genç kadını bilerek ya da bilmeyerek, Alaz’ın suçladığı konuma sokacaktı. Yara bandını da yapıştırdıktan sonra buza uzanan Zeynep, genç adamın kızaran yanağına buz kalıbını tuttuktan sonra Sinan’a baktı. Bir şey söylemek istiyor, ancak söze nereden başlaması gerektiğini kestiremiyor gibiydi. Bunu anlayan Sinan, genç kadının elinden buz kalıbını alıp kendisi tutmaya başladı. Zeynep elini çektikten sonra genç kadının gözlerine ısrarla baktı. Hala konuşmadığını gördüğünde “Söyle?” dedi. Zeynep dudaklarını dişlese de sonunda söze girdi. “Alaz…” deyip durakladı. “Ateş’i benden almaya kalkmaz, değil mi?” Genç kadının korkularını anlayan Sinan uzandığı yerden doğruldu ve sırtını koltuğun kolluğuna verdi. Elindeki buz kalıbını yanağında tutmaya devam ederken başını iki yana salladı. “Sanmıyorum, onu istediğini düşünmüyorum.” Zeynep şüpheyle bakmaya devam edince Sinan derin bir nefes verdi. “Hem istese bile, iyi bir avukat vasıtasıyla velayetin sende kalmasını sağlayabiliriz. Alaz’ın sorumsuz bir baba, vurdumduymaz bir eş olduğu saklı bir gerçek değil.” Zeynep Sinan’ın inançla söylediklerinin üzerine kalbine oturan korkuların biraz olsun dağıldığını hissetti. Hafif bir tebessümle uzaklara daldı. “Biliyor musun?” diye mırıldanırken aslında Sinan’la değil, kendiyle konuşuyor gibiydi. “Alaz Ateş’e ilk defa oğlum dedi.” Buna inanması çok da güç değildi. Yıllardır onların yanında olan Sinan, Alaz’ın ağzından bir kere bile Ateş’le ilgili bir şeyler duymamıştı. Ne ilginçtir ki Alaz kaybedeceği anda bir karısı ve bir oğlu olduğu gerçeğini hatırlamış, kapısına dayanmıştı. Ancak her şey için çok geçti. Alaz ne kadar çabalarsa çabalasın ne Zeynep’i ne de Ateş’i geri alamayacaktı. Ki böyle bir çabanın içine de girmeyeceğini ikisi de biliyorlardı. Aralarına giren sessizliği bir süre sonra yine Zeynep bozdu. “Özür dilerim,” dedi. Sinan bu özrün neden geldiğini anlayamayarak kaşlarını çattı. “Benim yüzümden en iyi arkadaşınla aran açıldı ve yüzün darmadağın oldu.” Aynı konunun bir kere daha açılmasından sıkılan Sinan yüzünü ekşitti. “Başa mı döndük?” diye sordu. “Gerçekten mi? Daha iyisini yapabilirsin bence Zeynep. Mesela bana o güzel kekini yapmadığın için özür dileyebilirsin. Ya da akşam yemeğinde yapabilmek için en sevdiğim yemeğin ne olduğunu sormadığın için de özür dileyebilirsin. Ki patlıcana bayılırım. İşini kolaylaştırsın diye söylüyorum. Ama benden bu konuda bir kere daha özür dilemeye kalkarsan seni bir ağabey gibi pataklayacağım, haberin olsun.” Zeynep kıkırdamakla ağlamak arası bir ses çıkarıp hiçbir işarette bulunmadan Sinan’a sarıldı. Aynı gün içinde gelen ikinci içten kucaklamanın etkisiyle Sinan şaşırsa da mutlu oldu. Zeynep’i kendisinden uzaklaştırıp kaşlarını çattı. “Kocan canımı okudu yetmedi, sen de yaralı bedenimi ezip geçmeye mi karar verdin? Uyanınca bir de Ateş Efendi haşatımı çıkarır. Sizin ailecek bana bir kastınız var, ben anladım.” Zeynep şakayla söylenmiş bu sözlere kıkırdamaktan kendini alamadı. Gülüşü bir süre sonra yerini daha sakin bir havaya bıraktığında minnetle dolu sesiyle “Sen gerçekten de bambaşka birisin,” dedi. “Hala iyi insanların olabileceğini bana gösterdiğin için teşekkür ederim.” Sinan bu içten teşekkür karşısında boğazına oturan yumruyu yutkunarak göndermeye çalıştı. Başardığında zorlukla gülümseyerek başını salladı. “Artık her şey daha iyi olacak,” dedi. Gerçekten de her şey daha iyi olacaktı. Zeynep bir günde değişen hayatını yoluna koymayı başaracak, zamanla toparlanacak ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için bir mücadelenin içine girecekti. Büyüyecekti. Kendisi büyürken karşısındaki insanları da değiştirecekti. İnsanlar üzerindeki etkisinden bihaber, sihirli parmaklarını başka insanlar, başka yaşamlar üzerinde gezdirmeye devam edecekti. *** Alaz Sinan’ın evinden ayrıldıktan sonra arabasına binmiş, bir süre ne yapacağını bilemeyerek öylece oturmuştu. Bir günde, yalnızca bir gün içinde hayatı alt üst olmuştu. Başta karısını ve oğlunu, sonrasında ise en yakın arkadaşını kaybetmişti. Zeynep ve Ateş için bir şey hissedemiyordu. Ya da kendisini şimdilik öyle kandırıyordu. Ancak Sinan için daha şimdiden büyük bir boşluk hissediyordu, canı yanıyordu. Onun yeri dolamaz, kimse tarafından doldurulamazdı. İkisi çok küçük yaşlardan beri arkadaşlardı. Ve lanet olası bir kadın ondan hem geçmişini hem de geleceğini çalmıştı. Düşündükçe sinirleri daha da bozuluyordu. Zeynep’ten nefret etmek için kendisine daha çok sebep buluyordu. Bir yaz rüyası olarak kalması gereken kadın önce soyadına, sonra evine, sonra da arkadaşının sadakatine ortak çıkmıştı. Evi ve soyadı umurunda bile değildi ama bugünlere geleceklerini bilse, Sinan’ı Zeynep ile asla tanıştırmazdı. Sıktığı yumruğunu direksiyona geçirdikten sonra alnını direksiyon üzerindeki eline yasladı. Bir süre öyle durmaya devam etti. Nefesi düzene girdikten sonra doğrulup cebinden telefonunu çıkardı. Varlığını ihtiyaç duyduğu, sahip olduğuna emin olduğu tek kişinin numarasını bulup tuşladı. Telefon birkaç çalıştan sonra açıldı. “Alo?” “Neredesin?” “Sana da merhaba sevgilim. Evet, iyiyim. Ama sanırım sen pek iyi değilsin? Hayırdır, doktor randevunuz iyi geçmedi herhalde?” Alaz Hale’nin boş konuşmalarına dişlerini sıkıp gözlerini kapattı. “Başlatma iyiliğinden Hale! Sana neredesin diye sordum!” “Ofisteyim.” Genç adam telefonu omzuyla kulağı arasında sıkıştırarak arabayı çalıştırdı. Vitesi düze itip yola koyuldu. “Yarım saat içinde hazırlan. Seni almaya geliyorum.” Hale Alaz’ın daha önce böyle bir şey yapmadığını düşünürken endişelenmemeye çalıştı. “Tamam,” diyerek telefonu kapattı. Alaz gelmeden önce işlerini toparladı ve yarım saat geçtikten sonra çantasını da alıp şirketten çıktı. Alaz henüz gelmemişti. Hale girişteki oturma banklarına geçip beklemeye başladı. Genç kadın sıcaktan nefret ediyordu ve tam da güneşin döndüğü saatlerde dışarıda bekletiliyordu. Sonucunda Alaz’a ve genç adamın kendisine sağlayacaklarına ulaşacak olmasa bunlara asla katlanmazdı. Fakat şimdi yapacağı fedakârlıklarla geleceğini sağlama alacaktı. Birkaç dakika içerisinde Alaz’ın arabası sert bir manevrayla durdu. Hale sonunda diyerek ayaklandı. Arabaya ilerleyip arka kapıyı açtı ve çantasını koltuğa fırlatıp kapıyı çarptı. Sonra ön kapıyı açıp içeriye geçti. “Ne oluyor Allah aşkına?” derken Alaz’ın yüzünü görmesiyle gözleri büyüdü. “Alaz?” diye çığlık attı. Genç adam gözlerini devirip yüzünü çevirdi. “Bağırma Hale,” dedi. Sesi oldukça sakin çıkıyordu. Hale kendisini toparlamaya çalışıp soluklandı. Daha alçak bir sesle “Ne oldu sana böyle?” diye sordu. Alaz omuz silkti. “Önemli bir şey değil.” Hale kaşlarını kaldırıp alaylı bir ses çıkardı. “Önemli bir şey değil ama yüzün gözün dağıldı, öyle mi?” Alaz Hale’nin sorgulamasına devam etmemesi için “Uzatma,” dedi. “Eve gidelim.” Hale her şeyden habersiz bırakılmanın verdiği sinirle önüne dönüp kollarını göğsünde bağladı. Alaz arabayı çalıştırıp yola koyulduğunda da eve vardığında da ses çıkarmadı. Ancak araba durduğunda ve Hale inmek için kapı koluna davrandığında, geldiği yerin kendi evi olmadığını fark ederek “Burası da neresi?” demeden duramadı. Alaz her gün buraya geliyorlarmış gibi omuz silkti. “Benim evim,” dedi. Hale daha fazla şaşırdı. “Senin evin mi?” “Evet, benim evim.” “Senin evinde ne işimiz var?” Alaz kendi kapısını açıp aşağı indi. Sonra Hale’nin tarafına geçip genç kadının kapısını açtı ve inmesini bekledi. Hale cevapsız kalan sorularının içinde dışarıya çıktı ve arka taraftan çantasını aldı. Alaz arabayı kilitleyip Hale’nin elinden tuttu. Apartmana doğru çekiştirdi. Hale “Ya Alaz, neler oluyor söylemeyecek misin?” diye sordu. Alaz yine cevap vermedi. Asansöre binip, kata basana kadar sessiz kaldı. “Eve bir girelim, sonra anlatacağım,” dedi. Hale sorularının cevabını bir an önce almak istese de sabretmek zorunda kaldı. Sonunda eve girdiklerinde yabancı gelen daireye şöyle bir bakıp Alaz’a döndü. Çantasını vestiyere bırakıp kollarını göğsünde bağladı. “Evet, seni dinliyorum?” Alaz konuşmayı geciktirmek için ceketini çıkarmakla meşgulmüş gibi yaptı. Çıkardığı ceketi yavaş hareketlerle asıp ayakkabılarını çıkardı ve içeriye yöneldi. Hale’nin de arkasından geldiğini gördüğünde kaşlarını çattı. “Ayakkabılarını çıkar. Zeynep burayı her gün temizli-…” derken durdu. Yaptığı hatayı fark edip kendisine kızdı. Gözlerini yumup başını iki yana salladıktan sonra Hale’ye başıyla içeriyi gösterdi. “Beni takip et,” dedi. Hale yarıda kesilen cümleye yüzünü buruştursa da Alaz’ı takip etti. Oturma odasına geçtikten sonra koltuğa oturdu. Arabada yaptığı gibi kollarını göğsünde bağlayıp Alaz’a baktı. Tek bir kelime bile etmeden Alaz’ın konuşmasını bekledi. Alaz daha fazla sessiz duramayacağını bildiğinden nefes alıp “İstediğin oldu sonunda,” dedi. “Zeynep’le boşanıyoruz.” Hale kollarını çözüp sırtını dikleştirdi. “Sen ciddi misin?” Alaz başını salladı. “Evet, bitti artık.” Genç kadının yüzünde istemsizce kocaman bir gülümsem oluştu. Yerinden kalkıp ayaktaki Alaz’ın yanına gitti ve adama sıkıca sarıldı. “Çok sevindim sevgilim.” Alaz beline dolanan kollardan bunalıp Hale’yi uzaklaştırdı. Hale’nin sevincine karşılık Alaz’ın mutsuzluğu genç kadının kaş çatmasına sebep oldu. “Sen buna pek sevinmemiş gibisin?” diyerek endişesini dile getirdi. “Sevinmemiş değilim. Zeynep giderken yanında bana ait şeyleri de götürmemiş olsaydı daha mutlu olurdum.” Hale Alaz’ın oğlunu kast ettiğini düşünüp yüzünü buruşturdu. “Baba olmaya bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum,” dedi. “Ne alakası var?” “Oğlundan bahsetmiyor musun?” Alaz gözyaşları içinde son kez gördüğü oğlunu hatırladığında yüreğinde bir sıkışma hissetse de başını iki yana salladı. “Hayır, ben Sinan’dan bahsediyorum.” Hale Sinan’ın adını duyduğunda şaşırdı. “Sinan mı? Onunla ne alakası var?” “Sinan Zeynep’in yanında olmayı tercih etti.” Hale alayla güldü. “Bak sen bizim köylü kızına,” diyerek kaşlarını kaldırdı. “Ne cevherleri varmış öyle?” Alaz Hale’nin sözlerine kaşlarını çatıp dişlerini sıktı. “Laflarına dikkat et,” diyerek Hale’yi uyardı. “Zeynep senin bildiğin kadınlar gibi değil!” Hale’nin sözleri tam anlamıyla kendi düşündüklerinin yansıması olsa da bir başkasının Zeynep hakkında bu şekilde konuşmasını duymaya katlanamamıştı. İçten içe belki de kendi hatasının da farkındaydı. Ancak sözleri Hale tarafından çarpıtılmaya oldukça müsaitti. Genç kadın Alaz’ın aklının ve kalbinin Zeynep’te kaldığını düşünüp nefretle gözlerini Alaz’a dikti. “Bütün hemcinslerim gibi o da bir kadın. Kocasının ilgisine sahip olamadığında en yakınındakine yanaşması normal değil mi?” Uyarmış olmasına rağmen Hale’nin Zeynep hakkında konuşmaya devam etmesi üzerine Hale’nin üzerine yürüyen Alaz, kadının korkuyla geriye gitmesine neden oldu. “Sana laflarına dikkat etmeni söyledim!” diye bağırdı. “Bir kelime daha edersen, kendini kapının önünde bulursun!” Hale Alaz’ın kendisine ilk defa böyle davranıyor olmasının şokunu yaşarken başını salladı. Tanıdığını düşündüğü adamın bilmediği bir yönüyle karşılaşmış olmak gözünü korkutmuştu. “Tamam,” diyerek bu konuyu kapattı. “Yüzündeki yaraların sebebi de o kadın mı? Sinan o kadın yüzünden sana bunları mı yaptı?” Konunun kapanmış olmasına rahatlayan Alaz başını salladı. Sonra gidip kendisini koltuğa bıraktı. “Bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum. Koridorun sonundaki odanın içindeki banyoda ilk yardım malzemeleri var. Benim için onları getirip yaralarımı temizleyebilir misin?” Hale Alaz’ın kendisinden istediği şeye kaşlarını kaldırdı. “Oradan bakında acil servis çalışanı gibi mi duruyorum acaba?” diye sordu. Alaz sevgilisinin çıkışına şaşırmaması gerektiğini bilerek alayla gülümsedi. “Ne o, elini kirletmeye mi korkuyorsun?” “Alaz, saçmalama! Odana gidip temizlen ve üstünü değiştir. Sonra da çıkıp bir şeyler yiyelim. Acıktım!” Hiç kimsenin Zeynep gibi olamayacağını anladığı ilk an, bu andı. Alaz Zeynep’e ne yapmış olursa olsun genç kadının merhametinden mahrum kalmıyordu. Alaz eve bu halde gelse, hak etmediği halde Zeynep yardımcı olurdu. Alaz’ın yemediğini bile bile her gün yemek hazırlar, dolabı hep dolu tutardı. Alaz tüm bunları düşünmemeye çalıştı. Yerinden kalktı, odasına geçti. Aynada kendisiyle göz göze gelmemeye dikkat ederek temizlendi. Üzerindekileri değiştirdi ve geçmişi bir kere daha gerisinde bırakarak Hale’nin yanına döndü. Durakladığı tek an, Ateş’in odasının önünden geçtiği andı. Oğlunun ‘Baba,’ deyişi ve kendisinin Ateş’e ilk defa ‘Oğlum,’ diyerek seslenişi gözünün önünde canlanmıştı. Alaz herkese zarar veren bir canavardı. Belki de hakkı olan bu yaşadıklarıydı. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE