BEŞİNCİ BÖLÜM

2546 Kelimeler
Zeynep huzursuz bir gece geçirmişti. Gün içerisinde yaşadığı gerginliklerin rüyalarını taciz etmesinin yanı sıra Ateş’in sık sık uyanması da bunda etkili olmuştu. Bu yüzden, sabah gözlerini araladığında hala uykuya hasretti. Birkaç dakika gözlerini tavana dikti ve başındaki ağrının geçmesini bekledi. Ancak bu ağrı dinecek gibi değildi. Yan dönüp hala uyuyan oğlunu izledi. Dudaklarında istemsiz bir gülümseme oluşurken elini kaldırdı ve Ateş’in alnına dökülen bir tutam saçını geriye itti. Yatakta oğluna daha çok yaklaşıp, evlat kokusunu iyice içine çekerek bir öpücük kondurdu. Bir süre huzurun kokusuna sarılıp, öylece yatmaya devam etti. Ancak daha fazla uyumayacağını bildiğinden yataktan kalktı. Pijamalarını çıkarıp, günlük kıyafetlerini giydi. Kaçan uykusunun ve misafir olduğu eve bir katkı sağlayabilme düşüncesinin verdiği hislerle kendisini mutfağa attı. Bir yandan esneyip ağzını kapatmaya çalışırken diğer yandan buzdolabına ilerledi. Buzdolabının kapağını açarken gözlerinden akan yaşları sildi. Bu yüzden arkasından yaklaşan ayak seslerini duyamadı. “Günaydın,” diye seslenilmesiyle yerinde sıçradı ve elini göğsüne koyup, korkuyla çarpan kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Biraz olsun sakinleştiğinde arkasına döndü ve gülerek kendisine bakan Sinan’ı gördüğünde kaşlarını çattı. “Aferin sana,” diye azarladı arkadaşını. “Sayende bir daha güneşin doğduğunu göremeyecektim.” Sinan kocaman bir kahkaha atıp ellerini teslim olurmuş gibi havaya kaldırdı. “Tamam, af edersin. Sen haklısın,” dedi. “Öylece arkandan yaklaşmamalıydım.” Zeynep küskün tavırlarla buzdolabına dönerken dudaklarını aşağıya sarkıttı. “Ha şunu bileydin,” diye mırıldandı. Sinan daha fazla uzatmamak için kahkahasını içinde tutarken, yüzündeki tebessümle Zeynep’in arkasından yaklaştı. “Ne yapıyorsun bu saatte?” Zeynep buzdolabının kapağına yaslanıp bir kere daha geriye döndü. “Uyku tutmayınca kahvaltıyı hazırlayayım demiştim,” diyerek cevap verdi. Bu sefer Zeynep’i kıstığı göz kapaklarının arkasından izledikten sonra kaşlarını çatan kişi Sinan’dı. “Kahvaltıyı ben hazırlardım, Ateş’in yanında olmalıydın.” Zeynep Sinan’dan böyle bir çıkış beklemediği için yanlış bir şey yaptığını sanarak gerildi. “Be-ben… Özür dilerim,” diye mırıldandı. “Sadece kahvaltı hazırlayacaktım. Kötü bir niyetim yoktu.” Sinan Zeynep’in düşen yüzünü gördüğünde iki adımla yanına varıp buzdolabının kapağını kapattı. Zeynep’i bileklerinden tutup kendisine çevirdi. Kendi ellerini Zeynep’in omuzlarına koyup Zeynep’in kendisine bakmasını bekledi. Zeynep inat etmişti, başını kaldırmıyordu. Ancak Sinan sabırlı bir adamdı. Zeynep bakana kadar bekleyebilirdi. Gerekirse akşama kadar burada öylece dikilebilirlerdi, Sinan’ın yapacak bir işi yoktu. Genç adamın ısrarcı bakışlarının ağırlığına ve sessizliğe dayanamayan Zeynep de bir süre sonra başını kaldırmıştı. Sinan’ın sert bakışlarıyla karşılaştığında çekine çekine “Ne?” diye sordu. Sinan omuz silkti. “Hiç,” dedi. “Ne haber?” Zeynep Sinan’ın kendisiyle dalga geçer gibi bu soruyu sorması üzerine hırslandı. Omuz silkip Sinan’ın tutuşundan kurtulmaya çalıştıkça genç adamın tutuşu sıkılaştı. “Bir sakin dur kızım ya!” “Bırak beni Sinan! Ateş’in yanına gideceğim, orada olmam gerekiyormuş ya hani…” Sinan Zeynep’in neye bozulduğunu anladığında gülümsedi. “Sen ona mı alındın köylü kızı?” “Alınmadım ben bir şeye! Nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri?” Sinan Zeynep’i zapt etmeyi başardığında tek elini çekip çenesinden tutarak başını kendisine çevirdi. “Alınmamış halin buysa alındığında yanına yaklaşmamaya dikkat etmeyi unutmayayım bari,” dedi. Zeynep Sinan’ın hala şakayla yaklaşıyor olmasına iyice sinir olarak bakışlarını kaçırdı. Dudakları bir kere daha aşağıya sarkmıştı. Normalde bu kadar alınganlık yapan bir insan değildi. Alındığı onca şeyi içinde tuta tuta şişmişti. Belki de dünkü başkaldırışının yan etkileriydi bunlar. Artık ezilen, alaya alınan taraf olmak istemediğindendi. Kendisine yardımcı olan adama alınganlık yapmaya kalkması bile hep bundandı. Zeynep düşünceler içinde dağılmışken Sinan da Zeynep’in aşağıya sarkıttığı dudaklarına bakmamaya çalışıyordu. O kadar yakınındaydı ki kendisine engel olmasa genç kadına zarar verecek bir hamlede bulunması kaçınılmazdı. Ancak iradesine yeterince güvenmiyordu. Bu yüzden Zeynep ‘i serbest bırakıp birkaç adım uzaklaştı. Sinan’ın kendisinden uzaklaşmasıyla öylece ortada kalan Zeynep Sinan’ın arkasına dönüp derin bir nefes almasıyla gözlerini ona çevirdi. Sinan kendisini toparladığına karar verdiğinde Zeynep’e döndü. Genç kadının da kendisini izlediğini görerek gülümsemeye çalıştı. “Pekâlâ,” diye söze girdi. “Şimdi seninle ciddi bir konuşma yapacağız. Bu ev senin evin Zeynep. Ne zaman istersen mutfağa girersin, ne zaman istersen istediğin yemeği pişirirsin. Burada kaldığın sürece evin şekli de dâhil olmak üzere her şeye müdahale edebilirsin. Ancak az önce gözlerinde gördüğüm minnete sığınarak bana kahvaltı ya da akşam yemeği hazırlamaya kalkışırsan, yaptığın yemeği yemeyeceğimi bilmelisin.” Bir ara verip Zeynep’in sözlerine verdiği tepkileri inceledi. Genç kadının ciddiyetle dinlemekte olduğunu gördüğünde devam etti. “Ben sana yardım ederken bunun bir bedeli olduğunu düşünerek yardım etmiyorum. Bunu istediğim için, seni sevdiğim için, Ateş’i sevdiğim için yardım ediyorum. Ve sen böyle davranarak beni üzüyorsun. Şimdi bana bir söz ver. Mutfağa yalnızca sen ya da Ateş acıktığınızda gireceksin, anlaştık mı?” Zeynep dolan gözleriyle bir kere başını salladı. Sinan Zeynep’in yine sessizliğe büründüğünü gördüğünde hüzünle gülümsedi. “Kendi odanız dışında bir odanın temizliğine de karışmak yok. Ona da razı değilim ancak senin söz dinlemeyeceğini biliyorum. Eve her gün bir çalışan geliyor. Temizlenmesi gereken, yapılması gereken işleri hallediyor. Bu konuda da anlaştık mı?” Zeynep’in dolan gözleri taşmaya başlamışken genç kadın bir kere daha başını sallayarak Sinan’ı onayladı. Sinan Zeynep’i çekip göğsüne yasladıktan sonra başının üzerine öpücük bırakıp genç kadını kendisinden bir kol boyu uzaklaştırdı. Hüzünlü havayı dağıtmak için kocaman sırıtıp, “O zaman hadi işe koyulalım da mükellef bir sabah sofrası hazırlayalım kendimize,” dedi. Zeynep de Sinan’ın ne yapmaya çalıştığını anlayıp gözlerindeki yaşları sildi, hüznünü kocaman bir gülümseyişin arkasına gizledi. “Ateş birazdan ayaklanır. Çok vaktimiz yok. Hadi başlayalım,” diyerek bir türlü içindekileri almanın nasip olmadığı buzdolabını bir kere daha açtı. Sebzeliğe eğilmişken, “Bir bakalım neler varmış?” diye mırıldanıyordu. Arkada kalan Sinan Zeynep’i o halde gördüğünde hayal ettiği ailenin güzelliğiyle iç geçirdi. Alaz gerçekten de aptal herifin tekiydi. Sahip olduklarının değerini bilmeden, hepsini elinin tersiyle şöyle bir itmiş; arkasına bakmadan yoluna devam etmeyi seçmişti. Göstermelik bir sahiplenme numarası çekse de, aslında olan sahiplenme değil; yine genç adamın bencilliğiydi. Sinan tüm bunları düşündüğünde, bunca zaman Alaz’la nasıl arkadaş kalabildiğine anlam veremiyordu. Zeynep elinde domates ve biber poşetiyle buzdolabının önünden çekildiğinde düşüncelerini başını sallayarak dağıttı. “Ne yapıyoruz?” diye sordu. Zeynep poşetleri kaldırıp gülümsedi. “Elimizdeki malzemeler menemen yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Ateş de bayılır menemene.” Sinan tek kaşını kaldırırken Zeynep’e çapkın bir gülüş attı. “Öyle mi diyormuş bizim malzemeler, bak sen?” dedi. Zeynep ciddiyetle başını salladı. “Ee, soğan yok mu?” diye sordu. Sinan kuru malzemelerin bulunduğu kiler dolabını açıp, içinde bir süre debelendikten sonra elinde iki soğanla zafer kazanmış gibi doğruldu. “Soğanlar da burada,” dedi. Sinan’ın tişörtüne yapışan soğan kabuklarını gördüğünde Zeynep kıkırdadı. “O zaman Soğancıbaşı Sinan Usta, bir zahmet benim için o soğanları soyup doğrama işini de hallediverirsiniz herhalde, değil mi?” Sinan yüzünü buruşturdu. “Yapma be,” diye söylendi. “Ver ben sana biber ve domatesleri doğrayayım, söz sesim çıkmaz. Ama soğanlarla cebelleşen kişi ben olmak zorunda mıyım?” Zeynep kaşlarını çatıp elindeki poşetlerle kollarını göğsünde bağladı. “Beni ağlatmaya çok meraklısın sen de bugün. Soğanlar senindir. Herkes işinin başına!” dedi ve tezgâha yanaşıp elindeki poşetleri bıraktı. İçinden ihtiyacı kadar domates ve biber aldıktan sonra poşetlerin ağzını bağlayıp tekrar dolaba bıraktı. Sinan da kaçışının olmadığını anladığında derin bir iç çekip işe koyuldu. Zeynep malzemeleri sudan geçirip biberleri doğramaya başladığında kendisi de soğanların zarlarını soymuş, aldığı bir diğer bıçakla doğramaya koyulmuştu. Zeynep biberlerle işini bitirdiğinde Sinan da ilk soğanı doğramayı bitirmişti. Elinde bıçak, gözlerinden akan yaşlarla Sinan’ın görüntüsü karşısında Zeynep kahkahalarını tutamadı. Akıcı sesi mutfakta yankılanırken Sinan bu sesin büyüsüne kapılmamaya çalışarak kaşlarını çattı. “Çok mu komik?” diye kızdı. Zeynep gülmeye devam ederken başını salladı. Ağzından çıkacak bir başka kahkahanın önünü kesmek için elini ağzına bastırdı.  “Ha ha ha o zaman,” diyen Sinan somurtarak işine geri döndü. Diğer soğanı da doğradıktan sonra soğan tabağını Zeynep’e uzattı. Sinan’ın kendisine bakmadan, tabağı sessiz sessiz uzatmasıyla genç adamı gereğinden fazla kızdırdığını düşünen Zeynep endişeyle Sinan’ı dürtükledi. Sinan hiçbir tepki vermeyince tutup kolunu çekiştirdi. “Sinan?” Sinan omuz silkti ve Zeynep’e bakmamayı sürdürdü. “Sinan?” diyen Zeynep’in sesindeki endişe bulutları Sinan’ın dudaklarının kıvrılmak istemesine yol açıyordu.  Ancak genç adam buna rağmen tepkisiz kaldı. “Ya Sinan, tamam özür dilerim ya. Valla sana bir daha gülmeyeceğim, tamam mı? Söz veriyorum,” dediğinde Sinan Zeynep’e yandan bir bakış attı. Genç kadının üzgün yüzünü gördüğünde usul usul tezgâhtaki soğan tabağından bir tutam soğan alıp uzaklaştı ve Zeynep’e fırlattı. Bir anda neye uğradığını şaşıran Zeynep yüzüne çarpan soğanlarla öylece kala kaldı. Ağzına, burnuna ve gözlerine çarpan soğanları eliyle iteledi. Gözlerine bastırdığı elleri acısını artırınca hırsla, “Sinan!” diye çığlık attı ve yaşaran gözlerine aldırmadan ellerini indirip eviyedeki bulaşık deterjanı kutusunu alarak genç adamın üzerine sıkmaya başladı. “Sen kaşındın Sinan, sana acıyanda kabahat!” diyerek sıkmaya devam etti. İkisi de küçük çocuklar gibi mutfağın içinde çığlık atıyor, buldukları ne varsa birbirlerine fırlatıyorlardı. Deterjan şişesi bir birinin, bir diğerinin eline geçiyordu. Bu sırada heba olan domatesler yerleri batırmıştı. Soğanlar da hakkın rahmetine kavuşmuştu. Buna rağmen ikisi de deli gibi eğleniyordu. Zeynep uzun zamandan sonra, belki de yılların ardından ilk defa gün ışığına çıkmış gibi hissediyordu. Gülmek güzeldi, gülmek ferahlatıcıydı ve taze oksijen gibi canlandırıcıydı. Zeynep tüm hücreleriyle canlanmış hissediyordu. Batmayan yerleri kalamayana kadar savaştılar. Pes eden Zeynep oldu. Ellerini havaya kaldırıp “Pes ediyorum, tamam. Pes ediyorum,” diye inledi. Nefesi yetmediğinden soluk soluğa söylediği sözler Sinan’a ulaşmadığında Zeynep kıkırdadı ve “Yeter,” diye bir kere daha şansını denedi. Sinan devam ederken kapıdan gelen şaşkın sesle ikisi de kendilerine geldiler. Ateş kocaman açılmış gözleri ve ağzıyla öylece kapıda dikiliyordu. Gözleri bir ilk defa böylesine dağılmış gördüğü annesine, bir Sinan abisine kayıyor sonra ne olduğunu anlatması için tekrar annesine dönüyordu. Ancak Ateş’in bu şaşkın görüntüsü ikilide bir kahkaha krizine daha sebep olduğundan ikisi de ufaklığın soru dolu gözlerine gerekli açıklamayı yapamıyordu. Sinan Ateş’i dikildiği kapı önünde kollarından tutup içeriye annesinin yanına getirirken “Gel bakalım, prens hazretleri,” dedi. “Biraz da sizin boyunuzun ölçüsünü alalım bakalım.” Boşalmaya yakın deterjanı biraz da Ateş’e sıkarken Ateş annesinin bacaklarının arkasına saklanmaya çalıştı. Sinan Ateş’le uğraştığı sırada küçük çocuğun çığlıkları ve gülüşleri birbirine karışıyordu. Sinan’ın cephaneliğinin bitmesiyle anne oğul birbirlerine bakıp gülümsediler. Zeynep buzdolabını açıp içinden birkaç tane yumurta çıkardı ve Ateş’in eline verip, “Fırlat anneciğim Sinan abinin üzerine,” dedi. “Annenin intikamını al oğlum.” Ateş annesinin eline tutuşturduğu yumurtaları kıkırtılar eşliğinde alıp Sinan’a fırlatmaya başladığında Sinan sahte bir korkuyla ellerini kaldırıp kaçmaya çalıştı “Teslim oluyorum,” diye bağırsa da Ateş insafa gelmedi. Elindeki iki yumurtayı da Sinan’a fırlatıp annesine döndü. Ateş’in takdir bekleyen görüntüsü üzerine Zeynep parmaklarını açıp, avcunu Ateş’e uzattı. “Çak bakalım,” dedi ve Ateş de küçük ellerini kaldırıp annesini taklit ederek açtığı avuçlarını annesinin avcuna vurdurdu. Anne oğul kollarını göğüslerinde bağlayıp Sinan’ın kendisini yere bırakışını izlediler. Hep birlikte bir süre daha güldükten sonra Zeynep etrafın darmadağın olduğunu ilk defa hatırlamış gibi inledi. “Aman Tanrım, şu mutfağa bak!” Sinan da gözlerini etrafta şöyle bir gezdirip yüzünü buruşturdu. Bugün temizlikçiye gereğinden fazla iş çıkarmışlardı. Oturduğu yerden kalkıp Zeynep ve Ateş’e baktı. “Ne kadar sürede yıkanıp temizlenebilirsiniz?” diye sordu. Zeynep kendisine eğilip baktı ve Ateş’in başını okşadı. “Yarım saat kırk beş dakika içinde ikimiz de temizlenmiş oluruz.” Sinan başını salladı. Mutfaktan çıkmadan önce “O zaman yıkanıp, giyinin. Kahvaltımızı dışarıda edelim,” dedi. Zeynep’e söz hakkı tanımadan mutfaktan ayrılınca çaresiz bir iç çekişle arkasından bakakalan kadına sözlerine uymak düştü. Hazırlanıp evden çıkarlarken mutfağı öylece bırakmışlardı. Zeynep Sinan’ın çalışanına rezil olacaklarını düşünse de Sinan bunun önemli olmadığını söyleyip, genç kadını rahatlatmaya çalışmıştı. Eve yakın bir yere gelip oturduklarında bile, Zeynep hala söylenmeye devam ediyordu. “Zeynep, yeter ama,” diye isyan etti Sinan. “O kadın bunun için para alıyor. Eminim benim evimden daha beter evlerle de karşılaşmıştır.” Zeynep üzgün bir şekilde omuz silkti. Fakat daha fazla uzatmadı. Gelen garsonun önlerine bıraktığı menüden kendilerine göre siparişlerini verdiler. Ateş’in özel olarak kocaman bir tabak patates kızartması istemesi üzerine ortaya bir kızartma söylendi. Siparişlerinden önce gelen kızartmaya üçü de hevesle atıldı. Siparişleri gelene kadar karınlarını neredeyse doyurmuşlardı. Sonunda kahvaltı faslı bittiğinde Zeynep artık düşündüğü ve eyleme geçirmeye hazır olduğu fikri söylemek üzere dudaklarını yaladı. Bunu düşünmek yapmaktan daha zor olsa da boğazını temizledi ve kahvaltı sonrası keyif kahvesini yudumlayan Sinan’ın dikkatini çekti. “Sinan senden bir konuda daha yardım isteyebilir miyim?” Sinan Zeynep’in doğrudan gözlerinin içine bakarak ve takılmadan konuşması karşısında ciddi bir mevzunun geliyor olduğunu anlayarak başını salladı. Bakışları yanlarında oturan ve elindeki peçeteyle oynayan Ateş’e kaydıysa da, Zeynep’in çekincesiz tavrı karşısında endişelenmemeye çalıştı. “Alaz’ın da dün giderek onayladığını düşünürsek, bu evliliğin sona ermesi gerektiğinde hepimiz hemfikiriz. Ancak bu konuda ne yapılması gerektiğini bilmiyorum.” Zeynep’in soru dolu gözlerini gördüğünde Sinan gülümsedi. “Boşanma davası açman gerek,” diyerek genç kadının sözsüz sorusunu yanıtladı. Zeynep kaşlarını çatıp “Peki boşanma davasını nasıl açacağım?” diye sordu. Sinan bu işleri pek bilmese de bir avukata ihtiyaçları olacağını biliyordu. Zeynep’e yanlış bir bilgi vermekten çekindiği için onu bir avukata götürmeye karar verdi. Ancak aklına gelen isim, Sinan’ın durgunlaşmasına sebep oldu. Uzun, ince bir yüzü çevreleyen kumral saçlar; iri mavi gözler; dolgun, küçük dudaklar ve solgun yanakları ıslatan gözyaşları… Genç adam ardında bıraktığı o küçük kız çocuğunun boşanma avukatı olarak yoluna devam ettiğini hatırlıyordu. Sinan hiç istemese de Zeynep’in hatırına o kızın yardımına başvuracaktı. Önündeki kahveyi bir yudumda bitirip garsona el salladı. Gelen garsondan hesabı istedi. Cevapsız kalan sorusu ve Sinan’ın keyifsiz yüzü karşısında kendisine neler olduğunu anlamaya çalışarak bakan Zeynep’in bakışlarına karşılık vermeden “Bir arkadaşımın yanına uğrayacağız,” diye açıklama yaptı. “O senin sorularının hepsini cevaplayacaktır.” Garsonun hesap defterinin arasında getirdiği hesabı ödeyen Sinan Ateş’i kucağına alarak mekânın çıkışına yöneldiğinde Zeynep de onu takip etti. Sinan’ın durgunlaşması canını sıksa da, Alaz’la aralarındaki bağın kopmasına adım adım yaklaşıyor olmanın verdiği sancılı duygulara kendisini kaptırmıştı. Bunu gerçekten de yapıyordu. Hayatını kendi kararlarıyla idame ettirmeye başlamanın gerektirdiği ilk adımı atıyordu. Bundan sonra ne Alaz karışabilecekti kendisine, ne de çoktan geçmişte kalan amcası… Oğlunun sorumluluğunu üstlenen, güçlü bir anne olacaktı. Sinan bile onca yardımıyla ayakta kalmasına destek verdiği halde Zeynep’i bir şey yapmaya zorlayamayacaktı. Alaz’la boşanacak, devam edemediği eğitimini sürdürecek, bir işte çalışarak oğlunun ihtiyaçlarını karşılayabileceği parayı kazanacaktı. Gerekirse yıllarca uykusuz kalır, sürünürdü ama geleceğini kendisi kuracaktı. Ve bunun ilk adımı Sinan’ın kendisini tanıştıracağı kişiden geçiyordu. Sinan ve o küçük kızın iyiliği için geçmişte kalması gereken bir arkadaşlığın külleri Zeynep için kurcalanacaktı. Burcu Ölmez ve Sinan arasında yarım kalanlar gün yüzüne çıkacaktı. Sinan kapıların yüzlerine kapanmamasını umuyordu. Burcu’nun öyle bir şey yapmayacağını bilse de bundan tam anlamıyla emin olamıyordu. Bilinmeze doğru yolculuğa çıkarken düşüncelerinin hiçbirinin gerçek olmamasını dilemekten başka bir şey yapamıyordu. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE