Şık bir ofisin önünde duran arabadan inmeye pek de hevesli değildi Sinan. Ancak yanında oturan ve kendisine hevesle bakan Zeynep için yapması gerekirse dünyayı bile karşısına alırdı. Değil geçmişte kalbini paramparça edip bıraktığı Burcu’yla bir kere daha karşılaşmak, bütün kadınları bir kenara koyabilirdi.
Derin bir nefes alıp gülümsedi.
“Hadi inelim.”
Zeynep de Sinan’ın güven dolu gülümsemesine karşılık verip kapısını açtı. Arka koltukta oturan oğlunu almak için kapıya uzanacakken Sinan “Ateş’i ben alırım,” diyerek genç kadına engel oldu.
Ateş’i de arabadan çıkardıktan sonra kapıları kapatıp otomatik anahtarla kilitleyen Sinan, Zeynep’e başıyla önden ilerlemesini işaret etti. Tek katlı, bahçeli ofisin bahçe kapısından geçerek zili çaldılar ve kapının önünde beklemeye başladılar.
Ofis olamayacak kadar güzel olan binanın ahşap oymalı kapısı kısa süre sonra açıldı. Genç ve bakımlı bir kız gülümseyerek “Buyurun?” dedi. Zeynep ne diyeceğini bilemediğinden Sinan’a baktı. Sinan Zeynep’in yardım dilenen bakışları karşısında kendinden emin bir şekilde “Burcu Hanımla görüşecektik?” dedi.
Kız kapıyı araladı ve geçmeleri için içeriyi gösterdi. Arkalarından kapıyı kapattıktan sonra adımlarını hızlandırıp önlerine geçti.
“Randevunuz var mıydı efendim?” diye sordu. Bir yandan da Burcu’nun takvimini aklından geçirip bu saatlerde bir görüşmesinin olup olmadığını düşünüyordu.
Sinan bu randevu olayını önceden düşünmediği için bir anlık tereddüde düştü. “Hayır, yoktu.”
Genç kızın olumsuz ifadesini gördüğünde aceleyle ekledi. “Ancak kendisi bizi görmek isteyecektir.” Kız kaşını kaldırdığında “Siz kendisine Sinan Çelik’in geldiğini söyleyin yeter,” diye devam etti.
Bu tarz girişimlere hazırlıklı olan kız başını sallayıp kendilerine bekleme salonuna geçmelerini, Burcu Hanım’ın görüşmeyi kabul etmesi durumunda onları çağıracağını söyleyerek oradan ayrıldı. Kızın gidişinin ardından Zeynep Sinan’a döndü.
“Randevusuz geldiğimiz için bir sorun olur mu acaba?”
Sinan başını iki yana salladı. Ancak kendisi de pek emin değildi. Burcu’nun onları buradan kovması halinde sesini çıkaramazdı. Kadının haklı olduğunu biliyordu. Kim geçmişte kalbini defalarca kıran, sonuna kan revan içinde kırıklarıyla bir başına bırakan birini görmek isterdi ki sonuçta? Hem Sinan şehirde başka avukat yokmuş gibi neden Burcu’ya gelmek istemişti ki?
Burcu’nun sekreteri genç kadının kapısını çalarken, Burcu içeride oturmuş yeni aldığı bir davanın protokolünü hazırlıyordu. Kapının çalınmasıyla işine ara verip başını kaldırdı. Kapıda bekleyen sekreterine gülümseyip “Gel Leyla,” dedi.
Genç kız Burcu’nun içten gülümsemesine aynı samimiyetle karşılık verdi ancak içeri girmedi.
“Burcu Hanım, dışarıda bir çift sizinle görüşmek istiyor,” dedi.
Burcu ince kaşlarını çattı. Önündeki ajandasını açıp o günün tarihine baktı, sonra da yanında duran telefonundan saati kontrol etti. Herhangi bir randevusunun olmadığını gördüğünde atlamış olma ihtimaline karşı “Randevuları var mıymış?” diye sordu.
Leyla başını iki yana salladı.
“Yokmuş, efendim.”
Burcu çattığı kaşlarını düzeltip önündeki dosyalara geri döndü.
“O zaman randevu almak istiyorlarsa ayarla ve uygun bir zamanda gelmeleri gerektiğini ekleyerek gönder.”
Emrivaki ve düzensiz işlerden hoşlanmıyordu. Görüşme sebepleri her ne kadar acil olursa olsun, çalışma etiğine karşı olan durumlarda kimseye taviz vermezdi. Dışarıdaki çiftin de diğerlerinden bir farkı yoktu.
Ne var ki Leyla’nın hala kapıda dikildiğini fark ettiğinde tekrar başını kaldırdı. Gözlerinde soru soran bir ifade vardı.
Leyla dudağının kenarını dişeyip “Şey, efendim…” diye başladı. “Dışarıdaki beyefendi kendisiyle görüşmek isteyebileceğinizi düşünüyor.”
Burcu derin bir nefes verip ofis koltuğunu geriye itti. Yönünü tamamen Leyla’ya çevirdikten sonra kollarını göğsünde birleştirdi.
“Öyle mi? Kimmiş ki bu beyefendi?”
Burcu’nun geçmişini bilmeyen Leyla, adamın kendisine söylediği ismi rahatça Burcu’ya söyleyiverdi.
“Sinan Çelik’miş efendim.”
Burcu duyduğu isimle donakaldı. Kulaklarının yanlış algılamış olabileceğini düşünüp başını iki yana salladı. Burcu’nun yüzünde öyle öyle bir ifade vardı ki, Leyla genç kadın için endişelendi. İyi olup olmadığını sormak üzere ağzını açmışken Burcu’nun sorusuyla engellendi.
“Kim dedin?” demişti genç kadın.
Leyla bu ismin pek de uğurlu olmadığını hissettiği halde korka korka “Sinan Çelik,” dedi.
İşte asıl yıkım o andan sonra başladı. Burcu yıllara gömdüğü acısının üzerindeki ölü toprağını silkerek karşısına dikilmesine şahit oldu. Buram buram tüten acıyı gözlerinden süzülen yaşlarla söndürmeyi denedi ancak yanaklarından yuvarlanan her damlayla acı biraz daha beslendi, biraz daha harlanarak eskisinden daha parlak yanmaya başladı.
Üniversite yılları canlandı gözünde. Hukuk fakültesindeki ilk gününe gitti aklı. Fakülteden içeriye attığı ilk adımla gördüğü o asi, çapkı genç belirdi karşısında aniden. Kollarının arasına sıkıştırdığı kızla bahçede sarmaş dolaş oturuşunu anımsadı. Burcu o güne kadar hissetmediği kalp çarpıntılarıyla titreyişini yeniden yaşadı. Sahipli sandığı genç adamın bu kez sahiden de sahiplenildiğini düşünüp hıçkırıklarını boğazında düğümledi.
Sinan’ın başka bir fakülteden olduğunu kısa süre içinde öğrenmişti. Genç adamın ve birkaç serseri arkadaşının ünü öyle bir yaygındı ki, okulda onları tanımayanlar ya çok çalışıp başını kitap yüzünden kaldırmayanlar ya da yeni kayıt yaptırıp okula yeni başlayan öğrencilerdi. Yeniler de kısa süre sonra tanıyanlar kervanına katılıyorlardı zaten.
Burcu da onlardan biri olmuştu işte. Sinan’ın dersleriyle pek alakadar olmadığını, okulu bir sene uzatarak üçüncü sınıfı tekrar ettiğini üst sınıfların tuvalet dedikodularından öğrenmişti. Baba parası sayesinde o bar senin bu bar benim, tüm kızlar emrime amade ama yatağıma girecek olana ben karar veririm diyerek yaşamak varken zaten neden başka türlü davransındı ki? Burcu Sinan’ı yargılamamıştı ancak benzer durumdaki tüm hemcinslerinin kapıldığı yanılsamaya kapılarak, Sinan’ı değiştirebilecek o kız olduğuna inanmıştı.
Daha dönem ortasına gelmeden Sinan’a yakın bir grubun arasına karışmıştı. Âdeti olmayan huylar edinmiş, hiç girmediği ve hiç girmeyeceği ortamlara girer olmuştu. Hiç içki içmemişken barlarda Sinan’ı takip ederken sarhoş da olmuştu. Ama sonunda amacına ulaşmış, Sinan’la tanışmayı başarmıştı.
Başlangıçta ufak sohbetlerle Sinan’ın arkadaşlığını kazanmaya çalışmıştı. Çevresindeki diğer kızlara hem benzediğini hem de onlardan çok daha farklı olduğunu anlasın istemişti. Bu sayede Sinan’ı daha yakından tanıma fırsatını elde etmişti.
Tanıdığı bu yeni Sinan’ın özünde dışarıya yansıttığından daha iyi bir insan olduğuna inandırmıştı kendisini.
Sinan’ın kendisine diğer kızlardan daha çok değer verdiğini hissettiği noktada aşkı da çözülüvermişti genç adamın önünde. Burcu içindekileri daha fazla tutamamıştı. Ancak hiçbir şey hayal ettiği gibi olmamıştı.
Sinan önceleri nazik bir tutumla geri çevirmişti Burcu’yu.
“Yaklaşma bana küçük kız, yanarsın ateşimde. Yakarım, hiç hak etmediğin halde kül olursun,” demişti.
“Ben zaten seni gördüğüm ilk andan beri yanıyorum ateşinde,” diye karşılamıştı Burcu da.
“Senin ateş sandığın ufak bir mum alevidir. Ben iyi gelmem sana. Daha neye bulaştığını anlamayacak kadar küçüksün,” diyerek Burcu’nun yanından ayrılmıştı.
Evet, kırılmıştı Burcu bu reddedilişle. Belki de paramparça olmuştu ama bir süre sonra Sinan’ı daha çok sevdiğine karar vermişti. Düşündüğü gibi, Sinan iyi biriydi. Fakat kendisini o kadar kötü görüyordu ki Burcu’nun da o kötülüğe bulanmasını istemiyordu.
Araya giren yaz tatilinin ardından ikinci senenin başında Burcu tekrar aşk dilenmişti Sinan’dan. Ama bu sefer daha farklı bir tepkiyle karşılaşmıştı.
“Aşk oyunları oynamaya çalışan ufaklık, hala büyüyememişsin,” demişti Sinan herkesin içinde.
Bir kere yenilmişti ya, doyamamıştı yenilgilere Burcu.
“Yeterince büyüğüm ben. Küçük kız ya da ufaklık demeyi bırak artık!” diye çıkışmıştı.
Sinan alayla gülümsemişti bu sözlere.
“Bak işte,” diye başlamıştı. “Verdiğin bu tepki bile daha küçük olduğunun kanıtı. Şimdi çekil önümden de biz büyükler, büyüklerin anlayabileceği tarzda eğlencemize bakalım, çocuk!”
Alaylı kahkahaların arasında uzaklaşmadan önce Burcu’nun saçlarını dağıtarak okşamış, yüzündeki ifadeyi bozmadan yanından ayrılmıştı. Burcu gözünden akan hayal kırıklıklarıyla arkasından gitmiş, Sinan’ı kolundan tutup durdurarak önüne geçmişti. Sinan’ın yüzündeki ‘Yine ne var?’ ifadesine aldırmadan ve hangi akla hizmet yaptığını bilmeden parmak uçlarında yükselip Sinan’ın dudaklarını kendi dudaklarıyla örtmüştü. Ulu orta, az önce kendisiyle alay eden insanlara biraz daha malzeme verdiğini bilmeden, sonuçlarını düşünmeden yapıvermişti.
O an hayat durmuştu adeta. Herkes susmuş, bir tek Burcu’nun kalbi konuşmuştu. Ancak her şey birkaç saniyelikti. Sinan girdiği şoktan erken sıyrılmış, Burcu’yu kendinden iterek uzaklaştırmıştı. Kızgınlıkla çatılan kaşlarının altından Burcu’ya öfkeyle bakmıştı.
“Yapabileceğinin en iyisi bu mu?” diye sormuştu. Sonra cevabı beklemeden Burcu’yu kendisine çekmiş, öfkeli dudaklarını Burcu’nun tuzlu gözyaşlarıyla ıslanan ıslak dudaklarına bastırmıştı. Burcu’nun karşılık vermesine fırsat vermeden, o narin dudakları kendi sert dudaklarıyla örselemişti. Ardından başladığı gibi sertçe bitirmiş, Burcu’yu bir kez daha iterek kendinden uzaklaştırmıştı.
“Senin öpücük diye bildiğin asıl böyle bir şeydir. Buna cesaret edebilir misin? Sen bunu kaldırabilir misin? Bedenim istediğinde bana gelmeyi, doyduğumda benden gitmeyi kabul edebilir misin? Bence edemezsin. O yüzden şimdi, şu dakika, hemen buradan gitmelisin!”
Gitmişti Burcu da. Hayallerini, güvenini ve kalbinin kırıklarından kalan bir avuç aşkını orada bırakıp, kimsenin yüzüne bakmadan gitmişti.
İkinci senesini çok sancılı geçirmişti. Sinan’a yaklaşabilmek için takıldığı arkadaşları tarafından dışlanmıştı. İçlerinden yalnızca birkaç tanesi kalmıştı. Bunu çok umursadığı da olmamıştı.
Yeme alışkanlıkları değiştiği için kilo veriyor, kilo verdikçe zayıflayan bünyesiyle de hastalıklara davetiye çıkarıyordu. Birkaç sefer hiçbir neden yokken baygınlıklar yaşadığı için hastaneye kaldırılmıştı. Yapılan tetkikler temiz çıktığında psikiyatriye yönlendirilmişti. Ancak gitmek zorunda bırakıldığı her seansı susarak atlatmıştı.
En önemlisi de eskiden ışıldayan gözlerine bugün bile geçmeyen bir keder yuva yapmıştı. Fakat daha derin acılara, daha derin terk edilmişliklere gebe olduğunu o an için bilmiyordu.
Bahar dönemi finallerini de zorlanarak verebildiğinde, yanında kalan birkaç arkadaşı tarafından zorla kutlama yapmaya sürüklenmişti. Burcu’nun söz sahibi olabildiği tek şey gidebilecekleri barın seçimi olmuştu. Okul bahçesinde öyle ya da böyle karşılaşmak zorunda kaldığı ve her seferinde yanında gördüğü değişen kızlarla kalbine görünmez oklar saplayan Sinan’la yüz yüze gelmemek adına, onların genelde takıldığı mekânlardan uzak bir mekânı tercih etmişti.
Gittikleri ortamda arkadaşları deliler gibi eğlenirken Burcu rengi solmuş dudaklarıyla masada oturmuş, mekânın karanlığını gıdım gıdım ruhuna katmıştı. Basık tavan ve tıklım tıklım dolu olmaktan oksijensiz kalan ortam her an biraz daha boğazını sıkarken, ortama taze bir hava gibi Sinan ve yanından hiç ayrılmadığı arkadaşları girmişti.
Burcu daha onu görmeden değişen bir şeylerin varlığının bilincindeydi. Güneş’e yönelen İkarus gibi bakışları Sinan’ı bulduğunda kalbindeki ağırlık önce şöyle bir hafiflemiş, sonrasında üzerine birkaç ton daha eklenerek yerine geri oturmuştu.
O gün sonunda mezun olmaya hak kazanan Sinan ve arkadaşları son bir çılgınlık daha yapmaya karar vermişti. Bildikleri tüm mekânları sabaha kadar gezecek; güneş yeni güne hazırlanırken, isimlerini bile unutacak kadar kendilerinden geçeceklerdi. Ayakta sallandıkları halde girdikleri bu bar da son duraklarıydı. Geceye erken başlamış oldukları için henüz saat biri yeni geçmişken son durağa varmış olmaları kaçınılmazdı.
Oturacak bir masa bulma arayışıyla etrafta dolanan gözleri Burcu’yla kesiştiğinde kaşları çatılmıştı Sinan’ın. Dumanlı kafası onu bir yerlerden çıkaracak gibiydi ama tam da hatırlayamıyordu o anda. Bakışlarında öyle bir sihir vardı ki, kızdan gözlerini alamıyordu genç adam. Muhtemelen altından geçip giden kızlardan biriydi işte. Bu düşünceyle çatılı kaşları düzelir ve dudaklarında sinsi bir gülüş peyda olurken, arkadaşlarına kendisinin de anlamadığı bir şeyler gevelemiş, Burcu’nun tek başına oturduğu masaya doğru ilerlemeye başlamıştı.
Burcu Sinan’ın kendisine yaklaşmakta olduğunu fark ettiğinde bir kere daha kırılacağını anlamış gibi kaçmak istemişti. Sandalyesinden çantasını da alıp kalkarak, tüm mekânı baştan sona dolaşma pahasına Sinan’ın kendisine geldiği rotadan farklı bir rotayla çıkışa yönelmişti.
Sinan kızın birden bire kaçmaya kalkmasına şaşırmıştı. Onu da diğer kızlara yaptığı gibi kapının önüne koyduğu için hala kızgın mıydı kendisine? Ya da belki de sadece yeni bir davetin başlangıcını atmıştı genç kız? Yüzündeki gülümseme biraz daha büyürken kızın peşine takılmıştı Sinan.
Onca insan kalabalığı ve onca içkinin birbirine doladığı ayaklarına rağmen Burcu’yu çıkışta yakalamış, genç kızın çığlık atmasına fırsat vermeden barın kirli duvarına yapıştırdığı gibi dudaklarına kapanmıştı. Burcu’nun tüm itiraz çırpınışlarına inat, bileklerinden tutup hareket olanağını sınırlayarak bedeni ve duvar arasında sıkışan kızı biraz daha kıstırmıştı.
Burcu uğradığı bu saldırı sonrası korkuyla çırpınırken, burnundan içeri sızan Sinan’ın bir zamanlar güven vaat eden kokusuyla uyuşmaya başlamıştı. Ancak ona kapılmak demek ölüme bir adım daha atmak demekti ve Burcu daha ölmek istemiyordu. Ölüm Sinan’dan gelecek olsa bile daha yaşayacak çok şeyi vardı. Arkasında gözü yaşlı, yüreği kamburlaşmış ailesini bırakamazdı. Bu yüzden direnmişti. Ama bir öncekinden daha büyük bir güçle zapt edildiğinde çırpınışları da hava kaçıran bir balon gibi yavaşça sönmüştü.
Pes edip, ayak sesleri yaklaşan ölüme teslim olmaya hazırlanmışken Sinan ağır ağır başını kaldırmıştı. Arzuyla kararan bakışları Burcu’nun mavi hüzünler saçan gözlerine dikilmişti. Burcu’nun teslimiyetini anlamış gibi bir elini serbest bırakmış, boşta kalan eliyle genç kızın elmacık kemiklerini saran, solmuş teninde usul usul gezinmişti.
“Lütfen,” diye fısıldamıştı sanki Burcu neye ihtiyacı olduğunu bilirmiş, bunu anlayabilirmiş gibi. Sinan’dan öyle bir özlem, öyle bir ihtiyaçla çıkmıştı ki bu sözcük, Burcu dayanamamıştı. Sanki ‘Yıka beni masumiyetinle,’ demişti Sinan. Sen beyazını benimle paylaşırken, benim siyahım sana karışsın ve birlikte gri olalım…
Gözlerinden akan yaşlarla başını sallamıştı Burcu. Cevap bile verecek gücü kalmamıştı. Aceleyle çevrilen bir takside, Sinan’ın evinin adresini unutmasından dolayı bir otele gitmişlerdi. Kalbi son kırıklarının yasını tutarken, Burcu Sinan’a teslim olmuş, Sinan’ın tenine karışıp gri olmuştu.
İşi biten genç adam kısa süre içinde uykuya dalmıştı ama Burcu’nun gözleri uykuya karşı direniyordu. Yattığı yerden tavanı seyrederek sabahı getirmişti. Güneşin sarı kolları pencereden içeriye süzülüp yatakta uzanan iki çıplak bedeni okşadığında, Sinan huzursuzlukla uyanmıştı. Başındaki ağrıdan dolayı çatmaya çalıştığı kaşları, hareket ettikçe daha çok ağrıya sebep olduğu için inildemişti. Araladığı gözleriyle incelediği odanın yabancı gelmesiyle, geceyi hedefledikleri gibi zil zurna sarhoş geçirdiklerini anlamıştı. Koluna vuran sıcaklıktan anladığı üzere o sarhoşlukla bir de âlem yapmıştı. Üstelik kadın hala yanındaydı.
Burcu hareketlenen Sinan’ın inildemesiyle uyanmakta olduğunu anlamış, onunla yüzleşmekten kaçabilmek için gözlerini yumarak uyuyor numarası yapmıştı.
Sinan kendisini toparlayarak doğrulduğunda ilk işi elleriyle gözlerini kapatmak ve başparmaklarıyla şakaklarını sıkıştırmak olmuştu. Bu ağrıya gün boyu nasıl tahammül edebileceğini bilmiyordu. Her bir hareketi, beyninde bir devinime sebep oluyordu. O gün kendisini uyandırdığı için güneşten nefret ediyordu. Biraz sonra gözlerini aralayıp yanında yatan kişiyi gördüğünde daha da fazla nefret edecekti.
Yatakta yatanın, gece beraber olduğu kadının Burcu olduğunu fark ettiğinde Sinan yerinde gerilemişti. Yatakta olabildiğince Burcu’dan uzağa kayarak yaşadığının kâbus mu yoksa gerçek mi olduğunu anlamaya çalışmıştı. Sonunda nasıl bir hata yaptığını anladığında, kalbi göğsünü durmaksızın yumruklarken ayağa fırlamıştı. Odanın içinde bir o yana bir bu yana yürümeye başlamıştı.
“Kahretsin,” diye söyleniyordu bir yandan da. Her bir söyleyişinde sesine biraz daha acı karışıyordu. Burcu uyanık olduğunu ele vermemek için kapalı gözlerini zorlayan yaşlarını tutmaya çalışıyordu bu sözcükle.
Hareket etmeyi bıraktığında, gözleri tekrar yatağa kaymıştı Sinan’ın. Burcu’nun açıkta olan narin bedenini görmezden gelerek, asıl merak ettiği sorunun cevabını bulmaya çalışmıştı. Yitirilenlerin izleri inkâr edilemez bir şekilde ortadaydı.
Genç adam kendisine olan kızgınlığı, yaptığının pişmanlığı ve Burcu’yla yüzleşememe korkusuyla kapana kısılmış gibiydi. Parmaklıklar ardına tıkılmış bir vahşi hayvan gibi çaresiz hissediyordu kendisini. Ellerini saçlarından geçirip son bir ‘Kahretsin!’ dedikten sonra yerde dağınık şekilde duran kıyafetlerini toplamış, bir an önce kaçabilmek için duş bile almadan giyinerek odadan ayrılmıştı.
Oda kapısının kapanmasından sonra Burcu bir süre daha gözlerini açmamıştı. Ancak daha fazla engelleyemediği yaşlar göz kenarlarından sızıp altındaki yastığı ıslatmaya başlamıştı. Ne kadar süre öylece yatıp sessizce ağladığını bilmiyordu ama ruhuna bulaşan bu karanlığa daha fazla tahammül edemediği noktada gözlerini aralayıp hıçkıra hıçkıra ağlayarak kendisini bırakmıştı.
O gün aldığı bu son darbeyle geri dönüşü olmayacak bir şekilde değişmişti Burcu. Ölüme yürüdüğünü sanırken, ölüme meydan okuyup daha dik bir şekilde çıkmıştı o odadan. Bir daha arkasına bakmamak ve bu yaşadıklarını unutmak zorunda olduğuna kendisini inandırmıştı. Mezun olan Sinan’ın varlığıyla karşılaşmayacak olmak da işini kolaylaştırmıştı. Kalan eğitim hayatını dışarıya karşı ördüğü duvarlar ve eğitimine adadığı zamanlarıyla geçirmişti.
Tüm bu yaşadıkları bir film gibi gözünden geçerken Burcu gözyaşlarını tutamıyordu. Aldığı tüm kararlar ve güçlü olma çabaları buraya kadar mıydı yani? Bir isim onu böylesine yıkabilir miydi? Onca acımasız davada, hâkim karşısında dimdik durup başını eğmezken, Sinan Çelik sadece ismiyle Burcu’ya boyun eğdirebilir miydi?
Burcu sekreterinin kendisini sarsması ve endişeyle ardı ardına adını seslenmesiyle kendisine geldi. Yanakları yalnız bırakıldığı otel odasındaki gibi sırılsıklamdı. Ve Leyla’nın gözlerindeki korku durumunun pek de iyi olmadığına işaret ediyordu.
Genç kızı kendisinden uzaklaştırıp eliyle geride kalmasını işaret etti ve derin bir nefes verip yüzünü avuç içleriyle sildi. Çok fazla makyaj yapmadığı için endişelenmesi gereken bir trajedi daha yoktu. Fakat beyaz tenli olduğundan çok çabuk kızaran tenini fondöten ile kapatması gerekiyordu.
“Makyaj malzemelerin var mı?” diye sordu Leyla’ya. Genç kız işvereninin durumu karşısında engelleyemediği endişesine rağmen basitçe başını salladı.
“Güzel, onları bana getirebilir misin?”
Leyla bir kere daha başını salladı. Kız çıkmadan önce Burcu’nun seslenmesiyle durduruldu.
“Dışarıda bekleyenlere onlarla görüşeceğimi söyle. Neden hemen alınmadıklarını sorarlarsa bir dava üzerinde çalıştığımı, işim biter bitmez onlarla görüşebileceğimi eklersin. Senden istediklerimi de görünmemeye çalışarak yanıma getirirsin.”
Leyla bir kere daha bir şey söylemeden başını sallayıp odadan çıktığında Burcu ayağa kalkıp penceresinin önüne yürüdü. Gözlerini dışarıdaki yeşilliklere dikip kendisine tıpkı bahçedeki çınar ağaçları gibi güçlü olduğunu hatırlattı. O güçlüydü, yıkılmazdı. Ardında bıraktığı acıların, sarıp sarmaladığı yaralarının üzerine basa basa büyümüş, sonunda bugünlere sırf bu yaşadıklarının kendisine öğrettikleriyle gelebilmişti. Madem Sinan yıllar sonra yüzleşmeye karar vermişti, o zaman Burcu da bunu kabul edecekti. Korkacak hiçbir şeyi yoktu. Ama bir kere daha yenilirse kendisine, kaybedeceğinin farkında olmadığı çok şeyi olacaktı.