2.BÖLÜM

1412 Kelimeler
"Ben müsaitsen biraz konuşabilir miyiz diyecektim" Bir insan amacına bu kadar hızlı ulaşabilir mi? Eğer bu kişi Masal Güney ise elbette kavuşabilir, onun için imkansız diye bir kavram mevcut değil. Ama bu Yağız Demir oyunun dan zevk almıyor değildim hani şimdi. Ama Burslu serserinin bu kolej de ki ömrü bitmişti. Yapılacak tek şey patlamaya hazır bombanın pimini çekmekti.. Bakışlarımı Yağız'ın gözlerin de hizalayıp, umursamaz tavrını bir kenara bırakarak konuştum. "Seni dinliyorum" Yağız elini saçlarının arasına sokup arkaya doğru iterken, gözlükleri ona o kadar eğreti duruyordu ki, gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Etrafımız da olan zengin züppeler, şımarık veliahtlar, fakir ama gururlu gençler, elit tabakadaki aile çocukları, hepsi bu tablonun merakının için de oldukları için, sabırsızlık ile sonucu bekliyorlardı. "Bir yere gidip konuşabilir miyiz? " Yağız konuşmak için kıvranırken, daha fazla düşmemek adına son hamleyi yaparak ben konuştum. Onunla elbette bir yere gitmeyecektim. "Yağız Acelem var çok mu önemli? " "Evet, çok önemli" Etrafımızdaki insanların meraklı bakışlarının benim üzerimde olduğuna eminim. Tahmin etmesi çok da zor değil yani. Yüzüme düşen saçlarımı elimin tersiyle kulağımın ardına yerleştirirken, sorumu tekrarlama ihtiyacı duyuyorum. Sanırım yalnızca fazla cesur değil, cesur olduğu kadarda aptal Burslu serseri. "Bu nasıl söylenir bilmiyorum ama, yani şey sen...Ben..Yani seni..." "Yağız bak gitmem lazım." Yağız ellerini birbirine kenetlemiş, kaşları çatık bir şekilde bana bakarken, arkamı dönüp elimi havaya kaldırıp geriye doğru iterek, bahçede ki herkesin duyacağı bir ton da konuştum. "Üzgünüm Yağız, sana ayırdığım vaktin sonuna geldin" "Masal dur bak ben, şey..Seni seviyorum!" İşte! Zafer benim, çünkü ben Masal Güney'im. Bahçe de ki insanlar kendi araların da ki fısıltıları ayyuka çıkarken, Hazal bizi kameraya alıyor, Emre ise hemen Yağız'ın çaprazın da merakla vereceğim cevabı bekliyordu. Yüzüm de oluşan sinsi gülüşüme engel olma gereksimin de bulunmadan, ağır adımlarla arkamı dönerken, Hazal ikimizin de yüzü görüneceği bir açıya geçti bir kaç adımda. Yağız ve Emre o ana kitlendikleri için, ne Hazal'ın, ne de bahçe de ki insanların bizi izlediklerinin farkın da değillerdi. Ağır bir şekilde arkamı dönüp, bir kaç minik adım da Yağız'ın tam önüne gelerek şuh bir kahkaha atıp, işaret parmağımı göğsüne bastırarak alay ile konuştum. "Hani sen bana ilan-ı Aşk ettin ya Yağız Demir! İşte senin de ömrün bitti. Şimdi geldiğin gibi Gitme vakti." Kahkaha atarak arkamı döndüğüm de hiç bir şey anlamadığı belli olan serseri, öylece kala kalmıştı bahçenin ortasında. Bir erkek için en zor olan şey sanırım bir kıza aşık olduğunu söylediğinde, onu takmayarak arkasını dönüp gitmesi. Ama çok üzgünüm, yapabilecek hiç bir şeyim yok. Arabanın önüne geldiğim de açılan kapıdan içeriye girerek, Hazal'ın gelmesini bekledim. Suratına yayılan hin bir gülüş ile arkamdan arabaya binerek, bana doğru telefonunu sallayıp kahkaha attı. "Bu iş bu kadar" "Hazal bu erkekler var ya, işte bu kadar ucuzlar" "Yani aslın da haklı olabilirsin ama, şimdi hepsini aynı kefeye koymamak lazım" "Hayırdır yoksa Tekin den ses mi var?" "Tekin mi oda kim?" Hazal tek kaşını mümkün mertebe kaldırmış, bana "saçmalama" der gibi bakıyordu. "Yapma Masal, kaçıncı yüzyıl da yaşıyoruz. Geçen yıl da kalmış olan sevgilim için, hâlâ bir şeyler hissetmem sana da saçma gelmez miydi?" "Benim senin sevgililerine de, hislerinede saygım sonsuz Hazal." Hazal'ın suratı sinir ile kasılırken, fazlası ile keyif alıyordum. Mendil değiştirir gibi sevgili değiştirmesi, tuhaf ilişkileri bana da ne kadar komik geliyorsa da o bundan gayet memnundu. Hazal gözlerini gözlerime dikip, elinde ki telefonunu sinirle kucağına bırakırken konuştu. "Bir an önce Lâra geri gelmeli" "Neden Tekin'i de yanında promosyon mu istiyorsun?" "Sen ne yapmaya çalışıyorsun acaba?" Hazal, damarına basıldığın da çekilmez bir hal aldığı için, konuyu değiştirme fikri çok cazip gelmişti bana. "Hazal, sence bu videoyla istediğimizi elde edebilir miyiz?" Tek bir kelimeyle kendine gelen Hazal, arabanın için de tamamıyla bana dönerek, tek eliyle saçlarını kulaklarının arkasına itip, heyecanla konuşmaya başladı. Yüzün de ki muzur ifadeden habersizce. "Elde etmek de ne demek yıkacağız sosyal medyayı!" "İddialısın?" "Normalde sen lik olan kısmı nedensizce ben yükleneyim dedim" Hazal'a bakıp sırıtırken, aklıma Burslu serserinin o şapşal ifadesi gelince, kendimi tutamayarak sesli bir şekilde kahkaha attım. ●●● Odama girip kapımı kapattığım da, sanki koca bir dünyayı arkam da bırakmış gibi hissediyordum. Kolej, sahte yüzler, yapay insanlar, insanın içini ürpertecek kadar soğuk kahkahalar. O kadar tuhaflığı nasıl bir arada barındıra biliyorduk, hiç bir fikrim yoktu. Çantamı çalışma masamın üzerine bırakıp, ayakkabılarımı çıkartarak kendimi yatağımın üzerine sırt üstü bıraktım. Bütün vücut kaslarım isyana geçmiş, kendimi uykunun kollarına bırakmam için çaba sarf ederken, gözlerim odamın tavanına kayıyordu. Ne zaman yatağıma uzansam, odamın tavanın da ki yıldızlara uzun uzun dalıp giderdim. Çocukken masum, güzel, tatlı ve inatçı bir çocuktum. İstediğim bir şeyi elde edene kadar rahat vermezdim. Yine bir gün canım dedeme "Ben yıldızlara bakarak uyumak istiyorum, çizgi filmlerde hep öyle uyuyorlar" dediğimde, odamın tavanına karanlıkta parlayan yıldızları kendi elleriyle yapıştırmıştı. Ben küçüklüğümü dedemle geçirip, oyunlarımı onunla oynayan bir çocuktum. Geceleri annemle babamla uyumak istesem de eve geç saatler de geldikleri için bu arzum ne yazık ki gerçekleşemiyordu. Anneme birlikte uyuyalım mı? Diye teklif ettiğim de beni dizlerine yatırıp anlatırdı. "Güzel kızım, eğer küçük bir büro ya sahipsen, onu büyütmek, yeni kitlelere ulaşmak için çok çalışmalısın. Onun için benim şu an gitmem gerekiyor, bak deden yanın da korkma tamam mı bir tanem?” derdi. Babam eve geldiğin de beni kucağına alır, öper koklar ardından çalışma odasına girer, gecenin yarısına kadar çıkmazdı çoğu geceler. Babamın çalışma odasına hiç kimse girmezdi, ne temizlemek için nede bir şey götürmek için. Anlaşmalı gibi hiç kimse odanın kapısını bile açmazdı. Merak etmiyordum ama, bu kadar titiz davranması gereken ne olabilir diye düşünmeden edemezdim. Dedemin de bir odası vardı ama çok tatlı bir odaydı. Ahşap renklerinin hakim olduğu anneannemin ve kendi gençlik fotoğrafları olan, küçük bir antika dükkanı andıran eskiye dair ne varsa sakladığı bir odaydı. Masasının üzerin de duran kahverengi yaprakları olan bir defter, ve yanın da dolma kalemi onun için çok kıymetliydi. Anne annemin gençliğin de ona mektup yazdığı kalem ve defter olduğunu söylüyordu dedem. Ama dedem babam gibi değil di odası konusun da. En azından benim açım dan. Benim odasına onunla birlikte girmeme müsaade eder, beni karşısına oturturdu. Bir gün dedeme sormuştum. "Dede bu odaya ben den başka kimse gelemez mi?" "Hayır prensesim" "Ama neden ki?" "Çünkü sen benim ilham perimsin" Dedem bunu söylediğin de, henüz idrakına varamıyor olsam da şimdi çok iyi anlıyorum. Dedem çok meşhur, saygın, kitapları yok satan bir yazardı. Ve ne zaman benim ile birlikte odasına girse daima yazı yazardı. Küçüklüğüm den beri merakım olduğu için beni resim kursuna yollamışlardı. İlk çizdiğim resim dedemin resmiydi. Ve şimdi hâlâ dedemin odasın da, anneannemle resimlerinin yanında çerçeve yaptırılmış, asılı duruyordu. Eskilere dalınca yaşadığım günü unutuyor, burnumda buram buram tütüyordu özlem. Gözlerimi tavanım dan çektiğim de aşağıdan gelen sesle yatağımdan hızla kalkarak, koşa koşa banyoya girdim. Hazal biraz sonra odama girip, kasıp kavuracaktı beni. ●●● Saçlarımı havlu ile sarıp sırtıma doğru salarken, Hazal'ın sesi kulağıma doluyordu. "Masaaaal" Banyonun kapısını açıp odama girdiğim de, burnuma gelen nefis kokuyu içime çektim. Hatice Sultan benim çok sevdiğim kumpirlerin den yapmıştı kesinlikle. Nerde olursam olayım bu koku, bu tat, asla unutamayacağım şeyler listesinin başın da geliyordu. Şu zamana kadar yediğim hiç bir kumpir, Hatice Sultan'ın yaptığı kadar lezzetli değildi. Hani derler ya anne eli değmiş gibi aynen öyleydi işte. Kolum da hissettiğim elle, ne zaman kapattığımın farkına varmadığım gözlerimi açtım. Sanırım az önce içime çektiğim nefesle mest olmuştum. "Masal!" Son duyduğum ihtar dolu sese karşılık vermem gerekiyordu. "Ah Hazal sen mi geldin?" "Masal yeni fark etmiş muamelesi yapma, hiç güzel bir oyuncu değilsin" Yüzüme yerleştirdiğim hin bir gülüş ile Hazal'a cevap verdim. "Sen bana haksızlık ediyorsun ama Hazal" Hazal ağız dolusu kahkaha atarken, Hatice Sultan'ın masamın üzerine bıraktığı tepsiye bakıyordu. "Evet, bugün Oscarlık bir oyunculuk sergiledin kabul ama, eğer biraz daha orda ayakta dikilirsen, seni beklemeden yiyeceğim" Hazal'ın gözlerine bakarken gözlerimi kısıp, tehditkar gözlerle baktım. "Üzerime bir şey giyip geliyorum, sakın minik bebeklerime dokunma ben gelmeden" Gardırobumdan elime gelen ilk kıyafeti giyinip, hızla Hazal'ın yanına geldiğim de saçlarım hâlâ ıslaktı. "Masal, senin şu yemeklerle olan ilişkine hayranım doğrusu" Elimde ki bardaktan bir yudum su alarak, geri koyarken sebep soruyordum. "Neden?" "Az önce kumpire minik bebek dedin" "Hazal, sabah düzgün kahvaltı yapmadım, okulda yalnızca kahve içtim ve şu an deli gibi açım" Hazal ellerini havaya kaldırıp pes ediyorum derken gülüyordu bir yandan. Önünde ki meyve suyu bardağını, ve tek kaşını havaya kaldırırken sordu. "Neye içiyoruz kimin şerefine?" "Burslu serserinin gidişine" Hazal'ın attığı kahkaha yine odam da yankılanırken, ben minik bebeğim kumpirimi yemekle meşguldüm. Kapımın açılma sesini duyduğum da başımı zorla kumpirim den kaldırarak, kapıya baktığımda elimde ki çatalımı gayri ihtiyari yere düşürdüm. Her şeyi plan programlı yaşayan ben Masal Güney'e, bu fazlasıyla ani olmuştu..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE