"Tutsak Doğanlı"

739 Kelimeler
Gözlerim uzun zamandır bağlıydı. Soğuk bir odada, çırılçıplak olduğumun farkındaydım ama zaman ve mekân algım tamamen yitip gitmişti. Nerede olduğumu da bilmiyordum, neden burada olduğumu da... En son okuldaydım. Hayır... Hayır, en son kütüphanede olmam lazımdı... Arkamda bağlı oldukları için bedenimin ağırlığıyla ezilen kollarımın uyuştuğunu hissediyordum. Uzandığım yerde yavaşça kıpırdandım. Bir süre önce bağlanarak tutsak edilen bedenimin izin verdiği kadarıyla, sırtımı arkamda duran duvara çekmeye çalıştım. Gırtlağım acıyordu. Aldığım her nefes ciğerlerimi yakıyor, yakıyordu... Denemiştim; bağırmayı, yardım istemeyi, çığlık atmayı… Ama ağzımın içine bir şeyler tıkıştırılmıştı ve dudaklarım sıkıca bantlanmıştı. Kısacası hareket kabiliyetim ve bedenimin belirli yetileri tamamen kısıtlanmıştı. Ellerimi, ayaklarımı ve ağzımı açamayacağımı anladığımda, en azından gözlerimi açabilmek için var gücümle çabalamıştım. Ama ne yazık ki bunu da başaramamıştım. Sanki gözlerimin üzerinde bir bağdan çok daha fazlası vardı... Ölümle yaşam arasında duran o ince çizgi… Bir kitapta okuduğum bu sözcükler, bir süredir zihnimde yankılanıp duruyordu. Oysa ben daha çok gençtim. Henüz hayatımın baharındayken ölmem... Hele hele öldürülmem, haksızlık olmaz mıydı? Kimseye bir zararım dokunmamıştı. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmamıştım... Gırtlağımdan çıkarabildiğim yakarışa benzeyen inlemeyle birlikte, elimden gelen tek şeyi yaptım: ağladım. Başımı, arkamda hissettiğim duvara—kanasa bile umursamadan—sürttüm. Yine, yeniden gözlerimi açmaya çalıştım. Yalnızdım. Bundan emindim. Çünkü olduğum yerde bir başka nefesin sesini bile duymamıştım. Körlük, tutsaklık ve soğuk, her geçen an daha da katlanılmaz bir hâl alırken, var gücümle bağırdım... Nafile bir çaba daha… Bedenim tükenmiş hâlde yere yığıldığında, saatler mi geçmişti, günler mi, anlayamayacak kadar bitkindim. Ne bağırabiliyor ne de hareket edebiliyordum. Oda, tam donup öleceğim dediğim anda biraz ısınıyor; sonra yeniden, kutupları andıran bir soğukla beni cebelleştiriyordu. Kafamda beni esir edebilecek isimlerin listesini oluşturmaya çalışıyordum. Ama bir adım bile öteye geçemiyor, hiçbir isim aklıma gelmiyordu. Fakat bir şeyden emindim: Abimin adamları, bize güvenmediği için değil, bizi korumak için etrafımızda dolaşıyordu... Kendimi hep akıllı sanırdım. Ama burada geçirdiğim zamanda, aslında ne kadar büyük bir aptal olduğumu çok daha iyi anlıyordum. Belki bir gün, belki birkaç saat... Zaman algım yitmişti, bilmiyordum. Ve sonunda… o kahrolası odanın kapısı açıldı. O an, ne çıplaklığımı umursadım ne de tutsaklığımı. Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Adeta sudan çıkmış bir balık gibi, canhıraş bir çabayla çırpınmaya başladım. Sanırım birilerinin gelmiş olmasına seviniyordum... Öldürmek ya da kurtarmak için gelmiş olmaları fark etmezdi artık. Zira bu boğucu bilinmezlikten, bu karanlık tutsaklıktan kurtulmak için ölmeye bile razıydım. Kapı, demir olduğunu tahmin ettiğim tok bir sesle kapandığında, çırpınışlarımı durdurup dikkat kesildim. Orada biri var mıydı? Hiçbir şey… En ufak bir nefes sesi bile yoktu. Korkuyordum. Ölümün ötesine hiçbir şey geçemezdi belki. Ama ben artık ölmekten değil, sonsuza dek bu şekilde yaşamaktan korkuyordum. İniltilerle, gırtlağımı yırtarcasına ağlamaya başladığımda, ağır ve mekanik adım sesleri kulaklarıma ulaştı. Saydım... Sol tarafımdan uzaklaşan tam yedi adım... Sonra bir çakmağın yakıldığını işaret eden “klik” sesi... Ve ardından, gazla buluşan alevin çıkardığı cızırtı... Burnumdan çektiğim hızlı nefeslerle yönümü o seslere çevirdim. Çaresiz bir yakarışla, inleyerek yardım dilendim. Bir şeye ihtiyacım vardı… Olduğum yerin cehennem ya da mezar olmadığını, hâlâ yaşadığımı gösteren bir dokunuşa, bir sese... Burnuma dolan sert tütün kokusuyla genzim yanarken, kurumaya yüz tutan gözyaşlarımı koyverip, çıkarabildiğim tüm sesleri çıkararak çırpındım. “Üzgünsün…” Duyduğum o keskin ses tonu, nefesimi tutmama neden oldu. Gözlerimi sıktım. O sesi tanıyıp tanımadığımı düşündüm. “Üzgün olmalısın…” Aksanlı bir ses... Demek ki yabancıydı. Başımı hızla aşağı yukarı salladım. Ne yaptığımı bilmeden, onun sözlerini onayladım. Üzgündüm. Eğer üzgün olmam gerekiyorsa çok üzgündüm… Ama hissettiklerim, basit bir üzüntüden çok daha fazlasıydı. Adam, bir süre sessiz kaldı. Ben, inleyerek çırpınmaya devam ettim. Sonra o ağır adım sesleri yeniden yaklaştı. Parmakları gırtlağıma dolandı. Başımı geriye ittiğinde, acıyla fark ettim ki hâlâ hayattaydım. Ve işte o an... Farklı, tahayyül dahi edemeyeceğim bir korku benliğimi ele geçirdi. O adam, kimse... Beni öldürmeden önce her şeyi ama her şeyi yapabilirdi. Tecavüz. İşkence. İlk aklıma gelenler bunlardı… Kalbim gırtlağıma çıkmıştı. Nefesim delicesine hızlanmıştı. Ve sonra… saçlarımın arasında, kafa derime değen soğuk bir metal hissettim. Adamın parmakları gırtlağımı sıkarken, şimdi işin içine bir de bıçak ya da başka bir kesici alet girmişti. İşim bitmişti. En azından zihnimden geçen senaryo buydu. Saçlarımın arasındaki metal, gözlerimin etrafındaki bandı keserken, adam canımın yanmasına aldırmadan hızla o bantı çekti. Gözlerim... nihayet, loş da olsa bir ışıkla buluştuğunda şükrettim. Acımı yok sayıp, hiç vakit kaybetmeden bakışlarımı hemen yanımda duran adama çevirdim. Bir eli hâlâ gırtlağımı sıkan, tanımadığım o adam… “Bu yüze iyi bak,” dedi. “Ezberle. Ben, senin patronun; Ânder Velasco. Ve sen, ölene kadar benim için çalışmak zorunda olan Doğanlı fahişesin.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE