“Ben, senin patronun; Ânder Velasco ve sen, ölene kadar benim için çalışmak zorunda olan Doğanlı fahişesisin.”
Bedenimin buz kestiğini hissettiğim bir andı ve hayır, bunun odanın soğuk olmasıyla hiçbir alakası yoktu.
Hiç tanımadığım bir adamın aşağılayıcı ses tonuyla kurduğu cümleleri dinlerken, yine hiç tanımadığım o adamın gırtlağımı sıkan parmaklarının tadına bakıyordum.
Nefeslerim ağırlaştı, bana sonsuzmuş gibi gelen fakat oldukça kısa bir zaman zarfında, yüzüme diktiği gözlerine baktım.
Ve o an adamın bakışları, beni yerle bir ediyormuş gibi hissettim, öylesine sert, öylesine katı…
Ela gözleri, sessiz bir fırtınayı andırıyordu; bazen sıcak bir kahve tonunu bazen de yeşilin en keskin gölgelerini anımsatıyordu.
O gözler, loş ışıkta soğuk ve keskin bir gümüş gibi parlıyordu.
Bakışlarındaki sertlik, herhangi bir merhamet izinden arınmış, sadece hükmetme ve diz çöktürme isteğini yansıtıyordu.
Ya da o anki korkum, bana böyle hissettiriyordu, bilmiyorum.
Çenesini hafifçe yana kaydırarak konuştuğunda sesi, derinden ve çok ağır duyuluyordu.
Sessiz fakat yüksek bir çığlığı andırarak yankılanan bir tehdit gibiydi, içime işliyordu.
Adamın duruşu öyle korkutucuydu ki yalnızca varlığı bile, sanki insanın üstüne koca bir karabasan gibi çöküyordu.
Algılarım beni gerçekle rüya arasındaki o ince çizgiden –Ölümle yaşam- çekip çıkarırken, odadaki ışığa alışan gözlerimi kırpıştırdım.
Ânder Velasco…
Bu ismi zihnimin her köşesinde, tekrar tekrar aradım, tanımıyordum ve ağzım sıkıca bantlı olmasaydı eğer, bunu yeminler eşliğinde ağlayarak ona da haykırırdım.
Gözlerim, o karanlık bakışların ağırlığında kayboluyordu.
Ânder’in parmakları hâlâ boğazımda sıkıca, ama bir o kadar da sakin bir şekilde duruyordu.
Sadece nefes almakta zorlanıyordum, bir adım daha ileri gitse belki de hiçbir zaman yeniden nefes alamayacaktım.
Fakat o, her şeyin farkındaydı. Gözlerindeki soğuk, karanlık irade bana bu gerçeği düşündürüyor, vücudumun her bir siniri bu bilinçle titriyordu.
Başımı usulca iki yana sallamaya çalıştım ve gözlerimden akan gözyaşları yanaklarımdan süzülüp tenimi ıslattı.
Sessiz bir inilti ve yakarışla gözlerinin içine bakarak yalvardım; ‘Ben o değilim…’ anlatmak istediğim şey buydu. Evet, soyadımı biliyordu belki ama beni bir başkasıyla karıştırdığından emindim.
Ölmek istemiyordum, işkence görmek, tecavüze uğramak, katledilmek… Bir yanlışlık uğruna tüm bunları yaşamam haksızlık olurdu ve o adamın bunu bilmesine ihtiyaç duyuyordum.
“Ah!” dedi, dudağının kenarı üstünlüğün onda olduğunu belli eden küstah bir gülümseme ile kıvrıldı:
“Benim hatam.” Gırtlağımı sıkan parmaklarını gevşetti ve yavaşça yanağıma doru çıkardı.
Terden ve belki başka bir sebepten ötürü yüzüme yapışan saçlarımı, serçe parmağıyla kulağımın arkasına itti.
O an kocaman olduğunu düşündüğüm elinin avuç içini yanağıma yasladı ve sesi bir anda yumuşadı:
“Üzgünüm Puta, konuşmak istiyorsun değil mi?” kelimelerindeki aksan, gırtlağıma batıyormuş gibi hissettirdi, irkildim.
Puta,
O an hiçbir gerekliliği olmamasına rağmen bu kelimenin hangi dile ait olduğunu düşündüm ve bir anda beynimde şimşekler çaktı.
Onun eli yanağımda durmaya devam ederken, tamamen insanı ve derin bir ihtiyaçla başımı öne eğerek kendi bedenimde bakışlarımı gezdirdim.
Çıplaktım. Çırılçıplak!
Utanç, haya, edep, korku ve dahası tüm bu duyguların tamamının iç içe geçip benliğimi sarmaladığını hissettim.
Bacaklarımı birbirine yaklaştırıp omuzlarımı içe doğru büktüm, başımı öne doğru eğebildiğim kadar eğerek siyah, uzun saçlarımın çıplaklığımı bir nebze de olsa örmesini diledim.
Hıçkırıklarım boğuk birer düğüm olup genzime diziliyordu.
Ne hissetmem gerektiğini ya da ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Bir yanda hayatta kalmaya dair umut, bir yanda ölüme yaklaştığımı hissettiren o sonsuz korku…
“Ağzını açmamı istiyor musun Puta?”
Yanağımda duran elini kullanarak öne eğdiğim başımı kaldırdı ve beni, ona bakmaya zorladı.
Hissettiğim tüm o karmaşık duyguları bir kenara bıraktım ve burnumdan içime çekebildiğim titrek nefeslerim arasından hızlı hızlı başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.
Ağzımı açıp konuşmama izin verirse eğer, derdimi anlatabilecek ve bu yanlışlıktan kurtulmak için elimden geleni yapacaktım.
O an gözlerim, adamın yüzündeki kesin, katı ifadeyi fark etti. Sanki dünya sadece onun etrafında dönüyor gibiydi.
Ânder, hafifçe güldü ve gülerken başını öne eğdi.
Gülüşü gizemliydi.
Sonra aniden, ayağa kalkıp yüzümdeki elini çekerek benimle olan tüm temasını kesti.
Adımlarını saymadım ama odaya ilk geldiğinde olduğu gibi adım sesleri benden uzaklaşıp eski yerine, karşı duvarın dibine gitti.
Sırtını duvara yasladı, ceketinin cebinden, gümüş renkli bir tabaka ve onun içinden de puro çıkardı.
En başta yaşanan aynı döngü tekrarlandı, ‘Klik’ sesi, çakmağın cızırtısı ve genzimi yakan sert tütün kokusu…
Bu defa gözlerimi kendim kapattım, başımı öne eğdim ve düşünmeye başladım.
Usul, bir hareketle bağlı, üşümüş ve uyuşmuş bacaklarımı kalçalarımın altında topladım.
Saçlarım göğüslerimi kapatacak kadar uzundu fakat diğer her yanım açıktaydı.
Bu hareketimle en azından mahrem yerlerimi –elimden geldiğince- kapatmayı başarmıştım.
Ağlamayı bıraktım, titremeyi, çaresizce çırpınmayı… Burnumdan küçük, sığ ve sakin nefesler almaya çalıştım.
Hayattaydım, yaşıyordum ve hâlâ bir şansım, bir umudum vardı.
Bir yanlışlık olmalıydı...
Odadaki sessizlik haddinden fazla uzun ve ağır gelmeye başladığında, başımı kaldırıp yeniden ona bakma ihtiyacı duydum.
Hayal görüp görmediğimi, onu kafamdan uydurup uydurmadığımı ayırt etmeye çalışıyordum sanırım.
Uzun, çok uzun boyluydu. İnce, zayıf bir bedeni var gibi görünüyordu. Otuzlu yaşlarının sonunda olabilirdi, belki de kırk, tahmin etmesi zordu.
Loş ışığın gölgelediği yüz hatları hâlâ keskin ve sert görünüyordu.
Düz bir burun, keskin çene hatları, sakalsız, özenle tıraş edilmiş bir yüz, bir psikopata ya da seri katile yakışmayacak kadar güzel kıyafetler…
Oldum olası olgun erkeklerden hoşlanmamışımdır.
Akranlarımın ya da toplumumuzun düşünce yapısına aykırı sayılabilecek şekilde evleneceğim ya da sevgilim olmasını isteyeceğim adam, benden en fazla bir, bilemedin iki yaş büyük olmalıydı tercihen ve mümkünse ikimiz de aynı yaşta olmalıydık.
Temennim ve isteğim bu yöndeydi, aksi takdirde benden yaşça çok büyük bir adamın koynuna girecek olma düşüncesi, midemi bulandıran bir detaydı. Hem de fazlasıyla!
O an bunları düşünmemin sebebi, neredeyse babam yaşındaki bu adamın bana tecavüz etme olasılığıydı.
Midemin burkulduğunu, göğsümün ikiye ayrıldığını hissettim ve tüm kaslarım gerildi.
Ânder’in bana dikkatle –sanki benimle ne yapacağına karar vermeye çalışıyormuş gibi- baktığı o anlarda, derin, titrek bir nefesi daha içime çektim.
Başta heyecandan dolayı adrenalin ve geçici bir enerjiyle dolan bedenim, duruldukça yorgunluğunu geri kazanıyor gibiydi.
Normal olmayan o bakışların ağırlığı altında ezilirken, olabildiğince uysal olmaya karar verdim.
Sakin olmak ve olaylara karşı soğukkanlı yaklaşım sergilemek her zaman tercih edilebilecek en mantıklı yöntemlerden biriydi.
Bu adam bir seri katil ya da psikopatsa uysal davranarak, onu çileden çıkarmayarak zaman kazanabilirdim.
Hatta şansım yaver giderse bu uysallığım, ağzımı açmasına bile sebep olabilir, onunla konuşabilir, olası bir yanlışlığı düzeltebilirdim.
Aklımda beliren ihtimaller arasında abim ve bizi korumaya çalıştığı o anlarda vardı elbette, belki de adam, abime karşı beni kullanmaya çalışan biriydi fakat aynı yöntem onun içinde geçerliydi.
Sakin, uysal, itaatkâr ol, onu çileden çıkarma ve zaman kazan…
Abimin beni bulması an meselesiydi. Öyle olmalıydı değil mi?
Bu adam, benim kim olduğumu bildiği için kaçırdıysa ve niyeti farklıysa bile abim, ona bunun bedelini ödetirdi.
Tek yapmam gereken şey, o gelene kadar hayatta kalmak ve mümkün olduğunca zarar görmemekti.
“Seni bulamayacak,”
Ânder’in keskin sesini duyduğumda, başımı hızla kaldırıp ona baktım. Kaşlarım, elimde olmadan çatılmıştı.
Dudaklarında duran puroyu parmaklarının arasına sıkıştırıp uzaklaştırdı, çenesini hafifçe yukarı doğru kaldırıp, dumanı odanın boşluğuna bıraktı.
Gülümsedi ve aralarında puronun durduğu parmaklarını bana doğru uzatıp tekrarladı:
“Abin, seni aramayacak bile.”
Gözlerim dehşet içinde büyüdü ve nasıl oldu da aklımı okuyabildiğini düşündüm.
Sonra o adamın bir seri katil değil de abimle uğraşan aşağılık bir pislik olduğunu anladım.
Aklımı okuduğu falan yoktu, kaçırdığı kişinin kim olduğunu biliyordu, kimi bekleyeceğini de...
Yine de başımı yeniden öne eğip gözlerimi ondan kaçırdım.
Daha önce böyle bir şey hiç olmamıştı. Yani, abimin yaptıkları, bize hiçbir zaman bulaşmamıştı.
Dört kız kardeş… Hepimiz abime karşı minnettar ve kesinlikle ona hayrandık.
Onun karanlık bir tarafının olduğunu her zaman bilir fakat bunu asla sorgulamazdık.
Yapması gerekeni yapıyor, ona sunulan yaşam şartlarını en iyi şekilde kullanıyordu ve nasıl yaptığını bilmiyorduk fakat abim bizi o karanlık tarafından her zaman uzak tutuyor, koruyor, tabiri caiz ise izole etmeyi başarıyordu.
Yirmi dört yaşındayım… Bu yaşıma kadar abim yüzünden; annem, kız kardeşlerim ya da aşiretin herhangi bir kadınına zarar geldiğini ya da kaçırıldığını hatırlamıyorum.
Peki, şu an değişen ne? Ben, babam yaşındaki iğrenç bir pisliğin karşısında neden çırılçıplak duruyorum?
Gözlerimi sıkça yumdum. Usul, sakin nefesler alıyor, ağlamamaya çalışıyordum. Tükenmiş hissediyordum, ağlayamayacak kadar yorgun.
Ağır adım seslerinin yeniden bana doğru geldiğini duydum. Kıpırdamıyor, nefes almıyordum.
Sanki böyle yaparsam yanımdan sessizce geçip gidecek ve ben, bu dehşet anından kurtulacakmışım gibi hissediyordum.
Ama öyle olmadı… Ne yazık ki…
Oda artık çok, hem de çok ağır kokuyordu. İçtiği puro, onun notalarını seçemediğim parfüm kokusunu bastırıyordu.
Yanıma geldi ve tam önümde durdu.
Gözlerimin kapalı olmasına rağmen varlığının baskınlığını, aldığım her nefeste hissedebiliyordum.
Çenemi tuttu, başımı kaldırdı ve ben, gözlerimi sıkıca yumdum.
Hissettiğim o kontrolsüz korku yeniden ve engel olamadığım bir biçimde beni ele geçiriyordu.
“Bana bak,” dedi, sesi, uğuldayan kulaklarımı patlatacakmış gibi boğuk duyuluyordu. O an göz kapaklarımı sanki mümkünmüş gibi daha da sıktım.
Çok kısa bir sessizliğin ardından, yine yumuşak bir sesle konuştu:
“Bana bak Puta! Neden burada olduğunu ve sana ne yapacağımı merak etmiyor musun?”
Ediyordum, neden burada olduğumu ve bana ne yapacağını deli gibi merak ediyordum!
Ona baktım… Sağ eli pantolonunun cebindeydi, ayakta duruyor, bedenini hafifçe öne eğmiş, sol eliyle çenemi tutuyor ve uğursuz ela gözleriyle beni izliyordu.
Gözlerimde gördüğü korkudan haz almışa benziyordu, kibirli bir edayla güldü: “Buradasın Puta,” dedi, ağır aksanı, kelimelerin dudaklarından iğrenç bir tınıyla çıkmasına sebep oluyordu: “Çünkü artık bana aitsin.”
Yüzünden belli belirsiz bir ifade geçti, tanımlayamadım ve Ânder, o ifadeyi çabucak gülümsemesinin arkasına gizledi.
Elini çenemden aşağı doğru kaydırıp, parmak uçlarını tenime değdirerek aşağı indi.
En azından denedi.
Başta transa geçmiş gibi gözlerine bakıyor olsam da hareketlerini algıladığım anda geri çekildim ve kapalı ağzımın içinden homurdanarak küfrettim.
Elimde değildi bu, tamamen içgüdüsel olarak verdiğim bir tepkiydi.
O an, ben daha nasıl olduğunu bile anlamadan pantolonunun cebinde duran elini saçlarımın arasına daldırdı ve parmaklarına doladığı saçlarımı koparırcasına geriye doğru çekip, başımı eline sabitleyerek hareketsiz kıldı.
“Sana yapacaklarıma gelince Puta!” bu defa ses tonu yumuşaklıktan çok uzaktı:
“Seninle işim bittiğinde, şu an sahip olduğun ismini bile unutacaksın.”
Gözlerinin içinde yanan ateşi görebiliyordum. Şu an adaletsiz bir savaşın tam ortasındaydım.
Elim, ayağım, ağzım bağlıydı ve ona cevap vermek gibi bir fırsatım bile yoktu.
Saçlarımı çektiğinde öyle büyük bir acı hissettim ki, gırtlağımdan çıkarabildiğim o ses, geçtiği her noktayı kanatmıştı.
Ağlamaya başladığımda, yanağımdan süzülen bir damla yaşı sol elinin işaret parmağıyla yakaladı ve parmağında duran ıslaklığa baktı.
“Hoş,” dedi, sesi yine anlamsız bir şekilde yumuşamıştı.
Gözyaşımın ıslattığı parmağını aşağı doğru kaydırıp sağ göğsümün ucunda oyalandı.
Başta hafifçe dokundu ve hemen sonrasında iki parmağının arasına alıp sıktı.
Mahremime yapılan o dokunuş, tuzlu, yakıcı ve çok acıydı.
Ağlamam şiddetlenirken, başımı merhamet dilercesine saçımı çeken eline yasladım ve omuzlarım sarsılarak daha çok ağladım.
“Güzel bir vücudun var,” dedi, ağlamam umurunda değilmiş gibi, bakışları bedenimi incelerken: “Diri ve seksi…”
Korktuğum şeyin başıma gelmek üzere olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
“Ah!” dedi sonra, alaycı, kibirli ve aşağılayıcı bir sese sahipti: “Bakiresin değil mi? Bildiğim kadarıyla sizin kültürünüzde evlenene kadar birileriyle sevişmek yasak?”
Daha çok ağladım, gözlerimi kapatmıştım. Pişmandım, gözlerimi açtığı için, onu gördüğüm için…
Önümde çömelip, yüzümün önüne geldiğini hissettim, sağ göğüs ucum yanıyordu, öyle çok sıkıyordu ki sanırım koparmak üzereydi.
Bir anda elini göğsümden çekti ve ben, uzun bir nefesi içime çekip, var gücümle bağırdım. Elbette sesim, sadece kendi içimi titretmekten öteye geçmemişti.
“Öyle misin?” dedi, saçlarımı daha fazla çekerek: “Bana cevap ver?”
Cevap vermedim, en azından bunu yapabilme cesareti göstermiştim.
Zaten cevabımın önemli olmadığının da bilincindeydim.
Kısa bir süre nefeslerinin, yüzüme değdiğini hissettim, fazla sıcaktı, ateş gibi, kor gibi daha da kötüsü asit gibi…
Gözlerimi açmaya cesaret edemiyor, bunun korkunç bir kâbus olmasını dilemekten başka hiçbir şey yapamıyordum.
“Pekâlâ,” dedi.
Saçlarımı bıraktı, geri çekildi ve hissettiğim tüm o ağırlığın üzerimden kalkmasıyla beraber bedenimi öne doğru eğip, alnımı zemine yaslayarak nefeslendim.
“Tanışma faslı bu kadardı Puta,” sesini, bir camın arkasından konuşuyormuş gibi yine boğuk duymaya başlamıştım:
“Biraz dinlen. Yorgun görünüyorsun.”
Alay ediyordu… Hayır, aslına bakılırsa oyun oynuyordu ve ben, bu oyunun en gerekli oyuncağı gibiydim…