"Hayvan Terbiyecisi"

1937 Kelimeler
Saatler… Benim için anlamını yitiren saatler durmaksızın geçip gidiyordu… Ânder’in, benimle alay ederek odadan çıkıp gitmesinin ardından geçen süre, sanki öncekinden bir tık daha uzun sürmüştü. Gözlerim açıktı, fakat odanın karanlığı, görüşümü engelleyen o bant parçasından daha keskin duruyordu. Karanlığın diplerinde gölgeler geziniyor, her an koca bir canavar ortaya çıkıp beni içine çekecekmiş gibi hissettiriyordu. Tuvalete gitmem gerekiyordu. Susamıştım ve insani ihtiyaçlarım her geçen saniye daha fazla artıyordu. Oda soğudu ve benim, dayanma gücümün sınırına ulaşan titremelerimin ardından yeniden sıcağa döndü. Uyuşmuş bedenimi zar zor toparlayıp sırtımı soğuk duvara yaslayarak kasıklarımı sıkıp öylece durdum. Kendi pisliğinde boğulan iğrenç bir ölüm istemiyordum ama daha ne kadar tutabileceğimi de bilmiyordum. Odanın ışığı ve kapısı neredeyse aynı anda açıldığında, gözlerimi acıyla yumdum. Artık gerçek anlamda hayal ve gerçeği ayırt edemez olmuştum. Kan çanağına döndüğünden emin olduğum gözlerimi zorlukla açabildiğimde onu, Ander’i, yine karşı duvardaki yerinde buldum. Sağ elini pantolonunun cebinde tutuyor, sol eli ile sigarasını dudaklarına yaklaştırıyordu. Bu defa, puro değil, elle sarılmış bir sigara içiyordu. Öylece durup onu izlerken, sanırım artık ‘Ne olacaksa olsun’ diye düşünüyordum. Sessizlik… Ağır, hassas bir sessizlik aramızda hüküm sürüyordu. Gözlerimiz, onursuz bir meydan okumayla birbirini izliyordu. “Dinlenmeni söylemiştim, ama bakıyorum çok daha yorgunsun?” Sesindeki alay, onu olduğundan daha iğrenç gösteriyordu. Başımı usul usul salladım. Ânder, bir süre orada durdu ve sonunda kaçınılmaz olanı gerçekleştirmeden önce ağzındaki sigarayı yere fırlatarak bana doğru yürüdü. Cebinden çıkardığı bıçak, küçük ve işlevsel görünüyordu. Bu defa zerre korku hissetmemiştim, aksine olabildiğince durgundum. Ânder, bıçağı burnumun dibine kadar yaklaştırdığında, dikkatle bakıyor, o parlak nesnenin beni kesip kesemeyeceğini, keserse canımın ne kadar yanacağını hesaplamaya çalışıyordum. Bıçağın ucunu tenimde gezdirip, ağzımdaki bandı kestiğinde, nefesimi tuttum. Gidip gelen gözbebeklerim, onun el hareketlerini takip ediyordu. Bandı dudaklarımın üstünden uzaklaştırdı ve çenemi sıkıca tutup, ağzıma tıkılan iğrenç kumaş parçasını parmak uçlarıyla çekti. Gülümsedi: “Merhaba Puta,” dedi, ben, çenem uyuştuğu için var gücümle kapatmaya, oynatmaya çalışırken de: “Yeniden tanışmamıza gerek var mı?” diye ekledi. “Ben o değilim,” bir süre sonra kaskatı kesilmiş ağzımdan çıkarabildiğim ilk cümle buydu. Sesim kendiliğinden kısılmıştı ve derdimi anlatmama bile izin vermiyordu: “Bir yanlış anlaşılma var,” dün bana söylediklerini görmezden gelip, ona yalvararak, kurtulmak için merhamet dileniyordum. “Yemin ederim, sizi tanımıyorum.” “Biliyorum,” Ânder ayaklanarak benden uzaklaştı, ellerini ceplerine sokup bana tepeden baktı: “Ama ben, seni tanıyorum, Puta,” “Adım Büşra!” Çene kaslarım, yeniden işlev kazandığında, kalan son derman kırıntılarıma tutunarak açıklamaya çalıştım: “Benim adım Büşra, Puta değil. Yemin ederim.” Dudakları memnun bir edayla kıvrıldı, omuzlarını kaldırdı: “Evet, Mahir Doğanlı’nın kız kardeşi,” diyerek karşıladı. Abimin adını duyduğumda şaşırmadım fakat kaşlarım elimde olmadan çatıldı. Ne kadar inkâr etmeye çalışsam da asıl hedefin ben olmadığının farkındaydım: “Beni öldürecek misin?” başımı öne eğerek fısıldadım. Daha birkaç saniye önce sesimde yer alan umudu, bir anda ellerimden almıştı. “Hayır,” Göz kapaklarımın ağırlaştığını hissetmeye başladım. Omurga çizgim boyunca gezen ürperti, kasıklarımdaki ihtiyacı bir kere daha hatırlatmıştı. Zihnim düşünemeyecek kadar yorgun, bedenim, onun söylediği hiçbir şeye karşılık veremeyecek kadar bitap düşmüştü. Gözlerim, ruhumun derinliklerinden yükselen kendi karanlığına teslim olmadan önce: “Tuvalete gitmek istiyorum,” diye fısıldamıştım. Bana bir ömür gibi gelecek olan esaretimin başlangıç noktası niteliğindeki o odada, söyleyebildiğim son sözler bunlar olmuştu… *** Kafamın arkasına darbe yemişim gibi hissettiren ağır bir ağırıyla gözlerimi araladım. Görüş alanıma giren beyaz tavan, kendi evimizde olduğum hissi yaratmıştı. Kısık gözlerimi kocaman açıp, ellerimi hareket ettirmeye çalıştım. Serbestlerdi… Dudaklarıma nedensiz bir gülümseme yayılırken, özgür olan ellerimi, yattığım yumuşak yüzeye bastırarak hızla toparlandım. Her şeyin bir kâbustan ibaret olduğunun sevincini yaşıyordum aslında, öyle uzun, öyle korkunç bir kâbustu ki, sanırım çok uzun bir süre etkisini üzerimden atamayacaktım… Sırtımı kaldırıp bacaklarımı kendime doğru çekerek oturduğumda etrafıma bakındım ve yaşayabileceğim en büyük hayal kırıklığını yaşadım. Evde falan değildim… Hâlâ tutsaktım… Değişen tek şey; bedenimin serbest olması ve bulunduğum odaydı… Odanın duvarları, siyah beyaz geometrik çizgi desenlerine sahip duvar kâğıdıyla kaplıydı. Tavan beyazdı ama duvarlar, insanın gözlerini yorup, beynini kafasının içinden çıkarma isteği uyandıracak kadar berbattı! Hani, bazı deneyler yapılır, siyah beyaz geometrik çizgilere uzun bir süre bakarsanız o çizgilerin hareket ettiğini ya da aralarında bir siluet olduğunu sanırsınız. Hah! İşte bu odanın dört bir yanında o çizgilerden vardı… Bakışlarımı duvarlardan çekip kendime odaklandım. Eksik bir uzvum var mı diye yokladım… Bacak olur, dalak olur, böbrek olur, ne bileyim… Sağlamdım, yani görünürde eksik bir parçam yok gibi duruyordu. Üzerimde askılı bir elbise vardı… Beyaz, sıradan… Ellerimi gözlerime bastırıp, kol dirseklerimi dizlerime dayayarak destek aldım. Hangisinin gerçek olduğunu anlamam gerekiyordu, en başından beri bu odada ve derin bir uykuda mıydım? Yoksa o karanlık oda kâbus değil, gerçekti ve ben Ânder tarafından mı bu odaya taşınmıştım? Bayıldığıma emindim oysaki hatta o an deli gibi tuvalete gitmem gerektiğini düşünüyordum ama şimdi… Fazlasıyla rahattım. Temizdim, bileklerimden burnuma dolan sabun kokusu güzel bile sayılırdı… Derin bir nefes alıp verirken ne kadar düşünürsem düşüneyim işin içinden çıkamayacağımı çoktan anlamış, yataktan çıkıp, siyah kapıya doğru adımlamıştım. Açık olmasını beklemiyordum elbette… Belki de bekliyordum, bilmiyorum ama bir şey yapmazsam çatlayacaktım! Kapı kulpunu aşğı doğru kıvırıp kendime doğru çektim. Açıldı… Nefesim, ciğerlerime yapıştı, dudaklarım şaşkınlıkla aralandı ve gözlerim sevinçle parladı… Hiç beklemeden uyandığım iğrenç odadan çıkıp kendimi tanımadığım o evin koridoruna attım. Yön duygumu kazanmak ister gibi sağa sola bakındıktan sonra, sol tarafa gitmeye karar verip koşmaya başladım. Büyük bir ev gibi durmuyordu, koridorda karşılıklı odalar vardı ve en sonda da bir çıkış kapısı olmalıydı. Aç değildim, susuz, ya da yorgun… Kaçmaya o kadar çok odaklanmıştım ki, o an yaşadığım belki de adrenalin yüklü bir süpernova patlamasıydı… Önüme aniden çıkan bedene önce burnum, sonra tüm bedenim çarpınca, geriye doğru kıçımın ve ellerimin üstüne düşmek zorunda kaldım. Acıdı… Ciddiyim! Elimin birini burnumu, diğerini kalçalarımın hemen üstüne kapattım ve acı dolu bir inlemeyi dudaklarımdan çıkardım. “Uyanmışsın Puta?” O sesi duydum. Gözlerim, burnuma kapattığım bileğimde duran siyaha çalan koyu izlere takıldı, bileklerim resmen kan toplamıştı… Ellerimi gözlerimin önüne getirdim, iki bileğimde de aynı iz vardı. Elbisenin eteğini hafifçe yukarı sıyırıp ayak bileklerime baktım, onlar da aynıydı… “Kimsin sen!” diye bağırdım gırtlağımı yırtarak sesim, uzun koridorun duvarlarını inletircesine çarparak yankılandı: “Ne istiyorsun benden!” Bağırırken gözlerimi sıkıca kapatmıştım, hızla açıp ona baktım. “Abim, seni gebertece-“ “Şşş,” Ânder, önümde çömelip, çenemi sıkarak kelimelerimi gırtlağıma dizmeseydi eğer, devam edecektim. Onu tehdit edecek, abimin onu eline geçirdiğinde yapabileceklerini sıralayacak belki de küfür bile ekleyecektim… Tenimi yalayan ürperti, onun, uğursuz ela gözelerinden yayılan kasvete karıştı. Titredim. Çenemi sıkan eline tutunmaya çalıştım, biraz daha zorlarsa kırılacaktı, emindim. “Bana sesini yükseltme Puta,” dedi. Kaşlarımı çatıp, yüzümü buruşturdum: “Benim adım Büşra!” harfleri eğri büğrü de olsa birleştirmiştim: “Bırak beni!” Bu yaşıma kadar canımın bu kadar çok yandığı olmamıştı. Ciddiyim; annem, abim, onlardan dayak yediğimi hiç hatırlamam. Ablam İsra’nın attığı birkaç tokat dışında ki -onlarında sınırları vardı- fiziksel şiddet gördüğümü, ya da acı hissettiğimi söylemem mümkün değil. O yüzden belki de ben abartıyordum çenemde hissettiğim acıyı… Ama hayır, bu, bırakın benim gibi acı eşiği düşük birini, dünyanın en sağlam insanına bile yapılsa acıtırdı… “Senin adın Puta!” Ânder’in, çenemdeki parmakları daha da sıkılaştı: “Beni anlıyor musun?” Elimde olsa, onun kibirli sesini, dilini kopararak keserdim! Neyi anlamamı bekliyordu ki?! Boynumun ve çenemin kırılmasını göze alamadığım o anlarda, hafifçe yutkunup, başımı sallayarak onu onayladım. Öldürmemişti. Tecavüz etmemişti, işkence de… Hadi olaya mantıklı bir yaklaşımda bulunalım. Adam, benim iki katım büyüklükte bir heybete sahipti. Ağlayabilir, çırpınabilir, küfür edebilir, kaçmaya çalışabilirdim ve yaptığım her şeyin bana kötü bir şekilde geri döneceği belliydi. Neden olmasın değil mi? Bir şeyleri anlamak için onun söylediği gibi adımın Puta olduğunu düşünebilirdim. Onun bana bu şekilde hitap etmesi, gerçekte Büşra Doğanlı olduğumu değiştirebilir miydi? Adamın yüzünde, nefret edilesi bir gülümseme belirdi: “Şimdi, adını söyle bana?” Ağlıyor muydum? Niye? Ağlamanın bana ne faydası vardı? “Puta,” dedim, parmaklarını gevşetip konuşmama izin verdiğinde; “Benim adım Puta,” O an, öyle bir kahkaha attı ki, bana hitap ettiği kelimeyi ondan farklı telaffuz edip etmediğimden şüphelendim. Parmaklarını yüzüme çıkarıp saçlarımı kulağımın arkasına itti. Bedenim taş kesti. Bir psikopatla karşı karşıya olduğumu anlamam için dünyanın en zeki kızı olmama gerek yoktu aslında ve ben de aptal bir kız değildim… “Hak ettiğin isim bu…” Ânder’in sesi, fazla koyu bir renge sahipti: “Kalk,” elini yüzümden çekip ayaklandı ve tam karşıma dikilip ellerini pantolonunun ceplerine iliştirerek emir verdi. Yüreğim alevlendi… Kız kardeşim Yazgül’e; ‘Bana emir kipi kullanma!’ diye bağırdığım zamanları hatırladım… Bana hiç yakışmayan bir uysallıkla ayaklandım. Ânder’in, her hareketimi dikkatle izlediğinin farkındaydım ve benim de ona olan yaklaşımım aynıydı. “Odana geri dön,” “Lütfen,” dedim yalvaran bir sesle: “Bırak beni… Abimle olan sorunun ne bilmiyorum ama benim bir suçum yok.” O an yanımdaki duvara böyle yalvarsam, dile gelir, beni anlardı ama Ânder, yüzündeki iğrenç gülümsemeyi silmeden, öylece bana baktı. Onun, yüzündeki merhametsizliği görüyordum ama denemezsem de pişman olacağımdan emindim: “Acı bana…” İki elimi birden göğsümün ortasına yaklaştırdım: “Hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şeyden haberim yok yemin ederim. Ben… Ben sadece-“ “Odana git Puta!” Ânder, bağırınca yerimde sıçradım ama pes etmedim: “Orası benim odam değil!” diye arkama doğru işaret parmağımı uzatarak ben de bağırdım. Tamam, mantıklı yaklaşımımı saniyeler sonra bozmuş olabilirdim, ama haksız da sayılmazdım. Ne adım Puta’ydı, ne de o iğrenç oda bana aitti. Ânder, kolumu omzumun hemen altından yakaladı. Parmaklarının elbiseyi geçip derimin altındaki kasa saplandığını hissettim. Beni, çıktığım odaya geri sokana kadar sürükledi. Yemin ederim sürükledi. Yürümemiştim çünkü omzumun çıkma olasılığını bile göz ardı edip, adım atmamıştım. Faydası neydi peki? Hiçbir şey! O iğrenç siyah beyaz odaya geri dönmüş, insan değil de değersiz bir nesne gibi içeriye doğru fırlatılmıştım. Sol yanımın üstüne doğru yere devrildim. “Bu oda artık senin Puta, sen de benimsin… Yani, ne kadar çabuk itaat edersen, o kadar az canın yanar. Anlıyor musun?” Ânder, öfkeli ama değil gibiydi. Hasta ruhlu bir insanla sidik yarıştıracak kapasiteye sahip değildim. Onu anlayacak psikolojik eğitimim de yoktu ve ben, kafayı yemek üzereydim: “Açıkla o zaman,” dedim, yine isyan ederek: “Benden ne istediğini, bana ne yapacağını merak edip etmediğimi sormuştun. Merak ediyorum. Anlat bana!” Abimin bir damlasına bile kıyamadığı gözyaşlarım, artık değersizdi… Ânder, hızlı birkaç adım atıp yanıma geldi. Yine önümde çömeldi, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O an fark ettim, yaşı abimden büyük olamazdı. Karanlık odada benimle konuşan kişi o değilmiş gibi hissettim. Oysa onun kırk yaşından bile büyük olduğunu sanmıştım… Abimle; kız kardeşini kaçırıp ona işkence edecek kadar büyük nasıl bir husumeti olduğunu merak etmeden duramadım. “Doğru soruları sor Puta,” dedi eğleniyormuş gibi: “O zaman istediğin cevapları alabilirsin.” Bir an, kişisel alanımı işgal ettiğini düşünüp, hafifçe geri çekildim. Sanki o durumda kişisel alan gibi bir lüksüm vardı da… “Beni öldürecek misin?” aklıma ilk gelen soru buydu, belki de en çok ölmekten korktuğum için bunu sormaya mecbur hissetmiştim. “Hayır…” Ânder’in sesi yine yumuşadı, işaret parmağını çene hatlarımda gezdirdi: “Seni öldürmeyi düşünmüyorum. Sanırım, hiçbir zamanda düşünmeyeceğim,” diye mırıldandı. “Bana ne yapacaksın?” başımı öne eğmiş, kaskatı kesilmiş halde zeminde bir yerlere bakıyordum. Beni öldürmeyeceğini söylüyordu ama buna inanmam mümkün müydü? Öldürmeyecekse eğer, daha kötüsünü yapma ihtimali, içimde ister istemez büyüyordu. “Oynayacağız…” Ânder’in dudakları, ihtişamla yukarı doğru kıvrıldı: “Seninle işim bitene kadar, oynayacağız.” Gözlerim yerinden fırlarcasına kocaman açıldı. Başımı kaldırıp bir cesaret yüzüne baktım: “Ne oyunu?” dedim, titrek bir sesle, damarlarımdaki tüm kan çekilmişti sanki. “Hayvan terbiyecisi oyunu,” Ânder, avcunu yanağıma yasladı, parmaklarını enseme doğru kaydırdı ve kulağıma yaklaştı: “Bu oyunda, kimin ‘Hayvan’ olacağını tahmin edebiliyor musun?” Fısıltısı şeytaniydi… Hayır, adım gibi emindim şeytan, tam karşımda, benimle konuşan o adamın ta kendisiydi…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE