14. BÖLÜM: ACININ VASİYETİ
Neyine bağlandım ki bu kadar. Bana bakmayan gözlerine mi, yoksa benim olmayan kalbine mi?
Özdemir Asaf
"Abla şundan da al biraz. Sen seversin. Çorba da mis gibi kokuyor." yemekhaneye geçip kendimize yemek doldurduğumuzda çorbanın kokusu burnuma gelmesiyle daha fazla dayanamayıp bir kase de çorba alıp yerime geçmiştim. Sıla ve Eylül de kendilerine doyacak kadar alırken beklememiştim onları. Direkt yemeğe daldığımda midem biraz daha yemek görmezse iflas bayrağını çekecekti.
Ekmeğimden bir parça koparıp çorbama banarken Songül ablalar da yanıma geçip oturdu.
"Kıtlıktan mı çıktın kızım, yavaş ye!" diye uyarsa da duymamıştım.
"Ablam o kadar acıktım ki seni algılayamayacak durumdayım. Birkaç gündür iştahım kabarık, sanki dünyayı yesem de doymayacak gibiyim." patatesi ağzıma atıp ayrandan yudumladığımda Eylül de bana katılmıştı.
"Yaz gelmesinden midir nedir iştahımız iyice açıldı abla. Böyle devam ederse istediğim kiloya ulaşacağım." ekmeğini sulu köfteye batırıp ağzına attığında önündeki yemeğe odaklanmıştı konuşmadan sonra.
"Sonra ağlamayın bana kilo nasıl vereceğim diye." Huyunu biliyordu tabi. Birkaç gün geçsin Songül ablaya yakınırdı.
"Ne zaman demişim öyle abla? Ben hatırlamıyorum." Bilmezlikten gelip bakışlarını kaçırdığında hep birlikte Eylül'ün ani dönüşüne kahkaha patlatmıştık.
"Geçen hafta." Diyen Songül ablayla huysuzlanarak surat asmıştı.
"Ben hatırlamıyorum." Der demez kendime doğru çekip herkese karşı cephe aldım.
"Karışmayın bakayım benim güzelime. İstediği kadar yesin de söylensin de." Deyip yanaklarından öptüm.
"Hera'm işte be!" keyfi yerine geçmişçesine önündeki tabağa döndü. Ardından ben de yemeğime dönerken Sıla başka bir konu açmıştı.
"Avukattan ses seda yok mu hala abla?" sorusuyla anlık gerilirken hemen silkelendim. Sıla'ya bakmadan "Yok." Dediğimde ben de merak ediyordum. Bir hafta geçmesine rağmen hiçbir haber yoktu. Belki de Çağrı kanına girip bu işten vazgeçirmişti. Olamaz da diyemiyorum da.
"Belki vazgeçmiştir." Kısıkça mırıldadığımda Sıla "Gözü pek kara görünüyordu abla. Sanmıyorum belki de uğraşıyordur? Bilemeyiz." Dedi beni inandırmak istercesine.
"Ortaya bir video çıktı. Adam ölmemiş de evet ortada ne yazık ki bir suç var ama nefsi müdafaa da var. O avukat çetin ceviz belli. Sen özgürlüğüne kavuşacaksın kızım." Gülümseyip elini elimin üzerine bıraktığında hafifçe sıkmıştı Songül abla.
"Özgürlüğüne bir adım yakındasın, bir umut var. Ay bizi unutmazsın değil mi?" diye soran Eylül yüzüme dehşetle baktı. Gözlerimi devirip "He unutacağım Eylül. Sizi unutan kahrolsun." Dediğimde kısa bir bakış attım.
"Ay tamam be! Demedim bir şey. Ayrıca sen kahrolmayı değil gülümsemeyi hak ediyorsun."
"Hepimiz." Diye düzelttiğim sıra yemekhanenin girişinde bir haftadır görmediğim doktoru görmemle nabzım sıkıştı. Direkt olarak bakışları beni bulduğunda gözlerimi üstünden hemen çekip önüme döndüm.
Sıla imalı bir bakış atıp genişçe sırıtırken ters bir bakış yolladım.
"Gelmiş seninki. Soluğu yanında mı alsın yoksa sen mi gidersin?" demesiyle masaya doğru uzanıp koluna bir tane vurdum.
"Geldi." Koluna vurmam onu susturmamıştı. Bakışları arkamı bulduğumda Songül abla ve Eylül çoktan ayaklanmıştı. Beni yalnız bırakmak için kalktıklarını sansam da elindeki tepsi boşaldığı için kalkmışlardı. Tepsiyi bırakıp geri döneceklerini bildiğimden rahat bir nefes alırken Sıla hiç de yardımcı olmayıp direkt yanımdan kalkmıştı.
Karşıma geçen Tuğra'ya bakmamayı özen gösterip yemeğime odaklanırken Tuğra'nın kırılgan sesini işittim.
"Bakmak da mı yok artık?" diye sorduğunda ne demek istediğini anlamadım.
"Anlamadım?"
"Diyorum ki, selam vermek de mi yok artık? Beni böyle mi cezalandıracaksın?"
"Böylesinin daha doğru olduğunu söylemiştim." Nettim. Benden olmazdı. Hep şüpheyle yaşamaktansa hiç olmasın daha iyiydi.
"Söyledin?" dedi teyit etmek istercesine. İnanmak istemiyordu.
"Söyledim ya! Anlattım uzun uzun."
"Evet anlattın." Dedi hoşnut duymayarak. Kara gözlerini devirdiğinde devam etti. "Mesajla uzun uzun tane tane açıklamışsın da üşenmeden. Bir de bunu şimdi söyler misin Hera? Göz gözeyken, karşındayken bir daha tekrar eder misin?" gömleğinin kollarını sıvazlamış masanın üzerine yaslayıp bana doğru eğilmişti.
Sertçe yutkundum. Böyle de söylenmiyordu ki? Azıcık uzaklaşsa aslında...
"Benim vaktim bol." Dedi sabırla.
"Benim yok hatta şimdi koğuşa dönmem gerek." Güçlükle gülümseyip doğrulacakken kolumu tutarak gidişimi engelledi.
Herkes bize bakıyor gibi hissetmem normal mi? O kadar gerilmiştim ki tüm gözlerin bizim odağımızda olduğunu hissediyordum.
"Kaçamazsın Hera. Cevabı almadan buradan çıkamazsın!" keskin bir dille söylendiğinde alayla kaşlarımı çattım.
"Öyle mi? Buna sen mi karar veriyorsun? Benim bildiğim gardiyanlar karar verirdi. Tüh, bilmiyordum."
Bir göz işaretiyle herkes yemekhaneden çıktı. Gardiyanlar yemekhanenin kapısını kapatırken ciddiyetine hayretle izledim. Tuğra burada sadece doktor değil miydi? Nasıl oluyordu da gardiyanlara bu kadar sözü geçebiliyordu?
"Beni zorla burada tutmayacaksın değil mi?" ondan uzaklaşıp geriye gittiğimde kara gözleri kısıldı.
"Ben Çağrı değilim Hera! O yaptı diye her erkek onun aynısını yapacak diye bir kaide yok! Lütfen artık beni Çağrı şerefsiziyle bir tutmaz mısın? Şüphelerini anlıyorum haklısın da. Bunu inkar etmiyorum ki ama beni onunla karıştırma yalvarırım sana. Ben onun gibi şerefsiz değilim, seni sevginden vurmam. Tek bir isteğim var senden. O da beni o kansızla bir görme." Gözlerime yalvarır gibi bir bakış atarken haklıydı ama elimde değildi.
Yeminle elimde olsa içimdeki tüm şüphelerden arınırdım ama Çağrı bana öyle bir vasiyet bırakmıştı ki ardında...
Neyine bağlandım ki gözümün kör olacak kadar sevdim seni... Bana söylemediğin sözlere mi yoksa gözlerinin ardında yalanlarına mı? Neyini sevdim ki senin... Bana acıdan başka bir vasiyet bırakmayan kalbine mi?
Bir öldükten sonra vasiyet bırakılır sanırdım acının da vasiyeti olacağını Çağrı'dan öğreneceğimi nereden bilebilirdim ki...
"Görmüyorum." Desem de dediğime ben bile inanmazken Tuğra'nın inanacağını sanmıyordum.
"Yalan söyleme. Sevsen de içinde istemsizce şüphe seninle beraber büyüyecek. Acaba yine kandırılacak mıyım diyeceksin. Sevgisi yalan mıdır, güveniyorum ama içimdeki o şüphe beni öldürüyor diyeceksin. Diyeceksin de diyeceksin. Çünkü bir kere güvendim, sonucunda hayatım mahvoldu yine olur diye düşüneceksin ama Hera." Konuşmasını ayağa kalkıp yanıma gelişiyle devam ederken acıyla iç çekiyordu.
"Ben seni üzmeyi bırak şüpheye bile düşmene izin vermem. Ben senin saçından tut o kokuna kadar kurban olurum. Sen emanet ettiğin kalbi çoktan ondan aldın da bunu kendine kabullenemiyorsun. Kalbin yaralı sanıyorsun hala. Fakat kalbin sen de artık Hera. Ona dair hiçbir şey yok, yara bile. Kalbin sana geri döndü, onu yaralamaya devam eden sensin başkası değil."
Kalbimi yaralayan o değil bendim...
Peki neden hala nefes alamıyorum? Kalbim onda değilse bile neden beni boğuyormuş gibi hissediyorum?
Boğazımdan aşağıya doğru inen bir yara var sanki. Yerini bilirmişçesine kalbime ulaşırken can çekişiyordum.
"Bir haftadır ne yaşıyorum biliyor musun? Hala kalbinde yara var sandığını ben kendi kalbimde hissediyorum. Dikiş atsam tutmuyor pansuman yapsam iyileşmiyor..." kulağıma doğru fısıldayışı kaskatı kesilmeme neden olurken kara gözlerine dönemiyordum.
Tuğra ilk zamandan beri bana karşı bir şeyler hissediyordu ama bunu ikimizde görmezden geliyorduk. Fakat şu bir iki haftadır o kadar değişik duygular içindeydi ki sanki kaybedecek bir şeye sahip olmuş da kaybetmekten korkar gibiydi.
"Yaralar geçer." Diye mırıldandım.
"Benimki geçmiyor. Geçecek gibi de değil. Hera ben korkuyorum. Küçük bir ihtimalden dolayı çok olsa da korkuyorum." İtirafıyla ellerim titredi. Bacaklarım beni dengede tutmayacak gibi hissettiğimde Tuğra beni tutmuştu.
Neydi korkusu? Ne olmuştu da o saklanan korku gün yüzüne çıkmıştı? Tuğra neden bana bu kadar yakındı?
Tuğra'yı hiç böyle görmemiştim. O çizgisini aşmazdı, alan tanırdı ama şimdi dibime kadar girmiş ellerini saçlarıma doğru götürmüştü.
Uzaklaşsana Hera! Adam dibine kadar giriyor görmüyor musun?
Güçlükle hareket ettim. Bedenim kaskatı kesilmişti. "Tuğra?" dedim nefes nefese. "Çekilir misin?"
Kendine gelmiş olacak ki ateşe değmişçesine benden hızla uzaklaştı. Ne yaptığını idrak edememiş gibiydi.
"Ben..." kelimeleri bir araya getirmekte güçlük çekerken bakışlarını benden kaçırdı. "Özür dilerim, senin iznin dahilinde olmadan ileri gittim. Rahatsız olduysan gerçekten özür dilerim." Yemekhaneden öyle hızlı çıkmıştı ki takip edememiştim. Nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Az önceki dokunuşlarına karşı dingin kalmam gerekti.
Kulağıma doğru fısıldayışı, ellerinin saçlarımda gezmesi en son da... boynuma yönelecek olan dudaklarının son dakika durması derken epey nefesim kesilmişti. Kalbim boğazımda atıyordu. Ellerim boynuma giderken etrafıma bakamaz oldum.
Tuğra korkuyordu.
Korktuğu şey de beni bir daha göremeyecek ihtimali olmasıydı.