12. BÖLÜM: OPİA
Ayaklarımın taş kesildiği andayım. Hazır hissediyor muydum bu karşılaşmaya bilmiyorum. İçimden bir ses hazır olmadığını söylüyordu. Yüzlerine dönecek bir yüzüm yoktu bir kere. Utancımdan yerin dibine girmek istiyorum! Diğerlerinde olduğu gibi bunu da reddetmeliyim, evet. Konuşmaya dilim varıyordu da bir yüzlerine çıkacak cesareti kendimde bulamadım. Bu telefonda seslerini duymaya benzemiyordu.
Bana bu yükü yaşatmayın ne olur anne. Ben sizin karşınıza çıkacak gücü daha kendimde bulamadım. Dizlerimin bağı çözülüyordu. Düşecek gibiydim. Titriyordum. Nefesim kesiliyordu.
“Yine mi aynı cevabı vereceksin annene? Kapattığın kapılara bir tane daha ekledikçe eline bir şey geçmez Hera. Kaçtıkça daha da sıkışacaksın. Bu yüzleşmeyi er ya da geç gerçekleştireceksin, ikiniz için de sancılı olacak ama bir yerden devam etmen gerek artık. O yaşlı kadına da yazık. Seni görebilmek için ne kadar müdüre yalvarıyor, ağlıyor biliyor musun?”
Annem ağlıyor muydu? Hala beni görmeyi nasıl isterdi ki? Ben onu hayal kırıklığına uğratmadım mı? Senin kalbin neden taştan değil anne? Neden beni affetmek için tüm yolları çiçek yoluna çeviriyorsun neden...
“Hadi gel bu sefer geri çevirme anneni. O ister miydi böyle olsun?”
Peki ya ben?
İster miydim böyle olsun...
Birini seveyim dedim, hayatımı cehenneme çevireceğini bilseydim kalbimi taşlaştırmaz mıydım?
Birini seveyim dedim, ölüye dönüştüm. Ölüm bile bu kadar can acıtmazken neden bir sevgi bu kadar acımasızlaşırdı ki...
“Yapamam!” dedim güçsüz bir sesle. “Sesini duymaya dayandım ama karşısına çıkacak kadar dayanıksızım. Daha o kadar güçlenmedim. Ama yakında hem de çok yakında benden alınan güce sahip olacağım ve o geçen üç yılın acısını öyle bir çıkaracağım ki sanki o üç yıl hiç yaşanmamış gibi geçecek hayatımdan.”
“Seni de anlıyorum ama böyle olmaz.”
“Biliyorum...” diyebildim sadece karşıya bakmaya devam ederken. Arkama yaslanmıştım o sırada. Sırtımı yaslayacak o kadar insanı kaybederken bir duvara muhtaç kalmak kadar berbat bir hisle doluydum.
İhanetin en acısını bir sırtımda taşımamıştım. Kalbimde de taşımıştım, aklımda da...
“Koğuşuma dönebilir miyim?” diye rica da bulunduğunda istemeye istemeye başını sallayıp demir kilidi açtı. Parmaklıklar açıldığı gibi ağır ağır adımlarla koridorda yürürken bizimkileri tamamen unutmuştum.
Yanımda bir hareketlenme hissettiğim gibi koridorun diğer köşesine çekilirken ellerim havada kalakaldı. Refleks olarak ellerim omuzlarını bulduğunda nefes nefese gözlerine döndüm. “Tuğra?” gözlerindeki öfkeyi anlayamadan sağ elini belime daha çok sarılırken yakınlığı ilk defa bu kadar fazlaydı.
“Sen yine ağlıyor musun?” sesindeki küçük kızgın tın tüylerimi ürpertti. “Ağlamıyorum.” desem de sesim beni yalancı çıkarttı. Ben bile ağladığımın farkında değildim.
“Yalan söylemek sana yakışıyor mu hiç?” hala belimde eli, yakınlığı yakınlığımdaydı. Bu haldeyken nasıl cevap verebilirdim ki?
“Yalan söylemeyi üç yıl önce bıraktım ben.”
“Küçük burnun ve kızaran gözlerin öyle demiyor?” sesindeki öfkeyi hala anlamıyordum ona rağmen sözleri yumuşak çıkar gibiydi.
“Tuğra...”
“Hım...” diye mırıldandığında kara gözleri yeşillerimde takılı kaldı. Kendine engel olamayan bir hali var gibiydi. Avludaki adam gibi değildi.
“Sen beni buraya neden çektin?”
“Azarlamak için.”
“Neden?” git gide yakınlaşması beni korkutmuyordu ama iyi de değildi.
“Ağladığın için.” ağlayan her kadını böyle köşeye çekiyor muydu yani?
“Önceden de ağlıyordum ne değişti şimdi?” ayrıca gardiyan neredeydi?
“Hera...” diye fısıldadı yanağıma doğru nefesini verirken. “Ben artık dayanamıyorum. Seni böyle ağlarken, kendini suçlarken, ailenle görüşmemek için kendini cezalandırırken...”
Neden kıpırdayamıyorum? Tuğra'yı kendimden uzaklaştırmak işkenceden beterdi. Derin nefeslerim sıklaşırken devam etti.
“Gözlerinden yaş akmasın artık Hera. Seni böyle Per perişan gördükçe o adamı gebertesim geliyor. Seni ağlattığı için her akan yaşın için bir yumruk atasım var...”
Asıl sen yapma Tuğra. Ben kalbimi geri almadan sana gelemem. Kendimle beraber bir başkasını da yaralı bırakamam. Hızla kendimden uzaklaştırıp yanından ayrılmadan önce kısa bir bakış atıp köşe tarafından kaçarcasına koştum. Gardiyan hemen koğuşun önünde beklerken yüzüm kızarmıştı.
“Sana da teessüf ederim yani! Mahkumunu yalnız bıraktın ya kaçma girişimi için arbede çıkarsaydım?”
“Birincisini seni tanıyorum yapmazsın. İkincisi Tuğra doktor rica etti ben de kabul ettim.”
“Her rica edeni kabul ediyor musun sen?” bedenim tir tir titriyordu adeta.
“Hayır, sadece doktora özel.” deyip demir kapıyı araladı. Geçmem için işaret verirken söyleniyordum. Doktor ile gardiyanın anlaştığı nerede görülmüş. Tam içeriye giriyordum ki elime tutuştuğu şeyle kalakaldım. Ne olduğunu soramadan yüzüme kapatılan kapıyla kalakalırken ağzım açık kalmıştı.
Elime tutuşturduğu bir telefondu. Telefon yasak değil miydi cezaevinde? Neden vermişti bunu bana? Ne yapacağımı bilemedim ilk. Hemen alelacele cebime sokarken endişe ile yanıma Songül abla gelmişti. Ona nasıl bakıyordum bilmiyorum ama daha da endişelenmesine neden oldu.
“Kızım? İyi misin? Annen görüşmeye gelmiş bir şey mi oldu yoksa annene?”
“Annem?” dedim idrak edemeyerek.
“Annen geldi ya?” yüzünde kuşku dolu bir ifade olduğunda çok geç idrak edebilmiştim. Ha dercesine dudaklarımı araladığımda derin bir iç çektim.
“Görüşmedim.” dedim bu cevaba alışık olduğunu bilerek.
Hayıflandı. “Yine mi kızım? Kızacağım sana ama artık! Annen o senin, Hera. Seni görmek için can atan kadın.” kaşlarını çatıp kızgınca söylendiğinde bir şey demedim. Ranzama geçip oturduğumda diğer kadınlar da merakla bana bakarken Kader yüzümdeki sıcaklığı fark ederek şüpheyle kaşlarını kaldırdı.
“Senin yüzün neden kıpkırmızı kesilmiş?”
Panikle “Yoo!” desem de inanmadı. “Yanaklarım kıpkırmızı neden kesilsin ki?”
“Bilemem artık.” iması yükseldiğinde “Ya sizin işiniz yok mu? Onunla ilgilensenize! Sonra da tüm ilgi bana döndüğünde kavga çıkarıyorsunuz!” diye tersleyip yatağımda uzanıp yüzümü arkaya doğru çevirdim.
Tuğra'nın yakınlığı bana iyi gelmiyordu. Bir kere nefesim kesiliyordu. Nefes alamıyordum.
“Var bu kızda bir haller hadi hayırlısı.” diyen kişi Sıla olmuştu.
Adı da Tuğra’yla yakınlaşmaydı.
**
Tuğra’dan...
Hera Karaeski üç sene önce baygınlık geçirmeye başlamasıyla revire gelen kadın... gözleri öyle bitkindi buraya geldiğinde, bir ölüden farksızdı. Suçunun ne olduğunu öğrendiğimde neden öyle baktığını daha iyi anlamıştım.
Bir sevginin kurbanıydı. Ellerinin kan koktuğunu, katil olduğunu söylese de buna hiç inanmadım. Çünkü gözleri masumluğunu bas bas bağırıyordu. Ailesine yaşattıklarını kendi içinde hiç affedemiyordu. Onun suçu olmadığı halde kendine bunu ceza kılmıştı.
O şerefsizin yüzünden gencecik bir kadın neden bedel ödüyordu ki? Hayatımda tahammül edemediğim bir şey varsa o da suçlunun kendini aklamak için bir kurban seçmesiydi.
Bana anlattığı her acısı kalbime birer bir diken batırıyordu. Deliriyordum Hera’ya yaptıklarını duyunca. Öfkeleniyordum ama bunu ona yansıtamıyordum. Korkardı çünkü.
Tam üç sene...
Üç sene Hera’dan, o şerefsizin yaptıklarını dinledim. Her defasında sanki ilk defa anlatıyormuş gibi acı içinde anlatırken de o şerefsizi bulup öldürmek istiyordum.
Koğuşta ona yaptıklarını öğrendiğimde Müdür’le konuştum. Hem gardiyanın değişmesini istemiştim hem de koğuştaki mahkumların. Fakat isteğimi reddetmişti. Sadece gardiyan değişikliğini yapabileceğini söylemişti. Hoş o çözüm ne kadar etkili olabilirdi ki?
En azından içim az da olsa rahatlayacaktı. Gardiyan aracılığıyla ona telefon yollatmıştım. Birkaç gün burada olamayacaktım ve aklımın onda kalmamalıydı. Telefon aracılığıyla onunla konuşsam da sesini özleyecektim bu birkaç günde.
“Tuğra doktor, Hera Karaeski’nin annesi sizi Müdürün odasında bekliyor?” diyen gardiyanla başımı onaylarcasına salladım. Koridorlardan hızlı adımlarla ilerleyip müdürün odasının önüne geldiğimde kapısını çaldım. Ardından içeriye girdiğimde baş koltukta oturan müdür gülümsercesine bana doğru döndü.
“Hoş geldin doktor.” dediğinde “Hoş buldum.” deyip Hera’nın annesinin karşısına geçtim ve elini öpüp alnıma doğru koydum. Ağlamaktan bitap düşen gözlerin altı kızarmaktan morarma derecesine gelmişti neredeyse.
“Nasılsınız efendim?” Hera’nın annesine doğru konuşup hatırını sorduğumda bana beklenti içinde bakıp kızının durumunu sordu.
“Hera neden gelmedi yine? Benden mi çekiniyor hala. Ama ben ona kızmam ki kızamam. O benim kızım, onun suçu yok.”
“Yok tabi ama Hera kendini suçlamaktan bunu öngöremiyor. Ne kadar ikna etmeye çalışsak da karşınıza çıkacak cesareti bulamıyor kendinde.” bu durum beni de üzüyordu.
“Yalvarırım oğlum ne olur ikna edin onu! Ben dayanamıyorum artık onun hasretine. Gül yüzlünü görmeyi çok özledim. Ne yapmam lazım oğlum ikna olması için? Ayaklarına kapansam gelir mi?” gözlerinden akan yaşlarla beraber çaresizce yerinde kalkıp yere doğru çömelecekken anında kolundan kaldırıp yerine oturttum. Ah Hera, annenin bu duruma düşmesi de mi ikna edemiyordu seni.
Bak, koskoca kadın seni görmek için neredeyse dizlerime doğru çökecek.
“Teyzecim yapma böyle. Dirayetli olmanız gerekli. Ben Hera’yı ikna edeceğim. Size söz veriyorum kızınızı karşınıza çıkaracağım.”
“Olamıyorum evladım. Bu özlem beni öldürecek artık. Kızımı çok özledim, dayanamıyorum. O gün sesini duyduktan sonra yüreğime daha da ağır geliyor özlemi. Dayanamıyorum evladım. Üç senedir sesine, kokusuna hasret kalmak nedir bilir misin?” içli içli ağlayışıyla bakışlarım müdürü buldu.
O da ne yapacağını bilemez haldeydi. Annesinin ellerinden tutup gözlerine güven verircesine baktım. Küçük bir tebessüm edip “Ben sizi görüştüreceğim teyzecim. Kendinizi üzmeyin tamam mı?” dediğimde bana umutla bakıp burukça gülümsedi.
Kalbine umut eklemiştim. Umarım Hera o umudu kırmama sebep olmazdı.
“Allah o Çağrı’nın da belasını versin. Ocağımıza incir ağacı dikti, yıktı evimi defolup gitti. Ah kızım! Gönlünü keşke adamakıllı birine vereydin!” diye serzeniş ederek dizlerini dövünürken derin bir iç çektim.
“İnsan gönlüne söz geçirebilseydi katiline aşık olmayı seçmezdi. Ama işte gönül bu, kime konacağını hesaplayamıyor.”
O şerefsiz kıymet bilememişti. Ben olacaktım yerinde işte! Kıymetini öyle bilirdim ki gözünden akan yaş için kendime bile kızardım.
“Ablası ile çok anlaşırlardı. O çocuk onların ilişkisini de mahvetti. Ah keşke bir yolu olsaydı da kızım çıksaydı buradan!” diye yakınmaya devam ettiğinde Per perişan etmişti kendini.
“Çıkacak inşallah. Buna tutunun çünkü Hera’nın suçu yok.” dedim kesin bir bilgi olmasa bile buna tutunmalıydı.
“Suçu yok kızımın. Hiç olmadı da.” kendini ikna etmek ister gibi tekrar ettiğinde yerimden kalkmak zorundaydım artık.
“Siz evinize gidin isterseniz, dinlenin. Korkmayın da Hera iyi, güvende.” içini rahatlamak için konuşmaya başladığımda gitmek istemeyen bir hali vardı. Anlıyordum...
İstemeye istemeye yerinden kalktığında bir elini bana uzattı. Anında yardımcı olup elinden tuttuğumda “Teşekkür ederim.” demekle yetindi. Tam kapıyı açıp odadan çıkacakken kapı aniden açıldı ve Hera gözüktü.
Nefes nefeseydi. Yetişemeyeceğinden korkarak koşmuştu sanki. Gözleri yeri bulduğunda bakışlarını yukarıya kaldırmaya çekiniyordu. Ellerini titrer bir edayla önünde birleştirdiğinde Hera’nın annesi feryat edercesine “Kızım!” diye haykırdı. Ardından güçsüz düşen adımlarla yanını bulduğunda ilk işi sıkı sıkı kızına sarılmak oldu.
O an bir şeyler koptu ve annesiyle Hera yere birlikte düştü.
“Annem!” öyle bir özlemle haykırdı ki kalbim ağrıdı...
Bazı günler dağları yerinden oynatacak güce sahip olacaksın. Bazı günlerdeyse gücün sadece yataktan kalkmaya yetecek. İkisi de hayatın ve insan olmanın gerçeği.
ANONİM