"Abla, bak şu nakış vardı ya az önce gösterdiğin o güzel işte. Onu mu denesek bi'? Sonra da sana bir eşarp nakış eyleriz. Kırmızı renkli yakışır da sana?" masanın üzerine koyduğumuz dergiden bir şeyler bakınırken bir yandan da çayımızdan yudumluyor günlük gündemi konuşarak kahkaha atıyorduk.
"Kırmızı gider mi ki siyaha?" derken sesine kararsızlık karışmıştı.
"Zaten bir siyah yakışır kırmızıya abla. Asil ve alevin rengi." sesindeki ima gözlerine de yansırken Songül abla Sıla'ya ters bir bakış atarak "Sus kız o ne biçim sözdür. Alırım ayağımın altına!" diye tehdit vaki bir şekilde uyardığında yanımda koluna bir tane cimcik attı. Fakat Sıla uslanmaz bir şekilde şuur bir kahkaha atarken ben de gülümseme engel olamadım.
"Gözlerini de ortaya çıkarır ama abla. Hemen itiraz etme, sürmeli gözler, kırmızı siyah yazman ve dehşet-ül vahşet güzelliğin..." demeye kalmadan bacağıma bir tokat atmıştı.
"Yaşlı başlı kadınla dalga geçmeye utanmıyor musunuz siz hiç? Ayrıca hepinizi cebimden çıkarırım ben!" sinirlendiğinde alnında birkaç kırışık oluşuyordu ve yanakları kıpkırmızı kesiliyordu. Yanaklarının tatlılığından hatta bazen ısırasım gelmiyor değildi.
"Ha! Ben de onu diyorum Songül Sultan. Sen bu yaşında bize taş çıkartırsın. O güzelliğe güzellik katmayalım mı yani?" Sıla'nın usul usul yamacına yanaşıp kızgınlığını yumuşatma çabasına girerken biten çayımızı tazelemek için ayaklandım. Songül abla ile uğraşmadan durmuyordu. Hoşuna gidiyordu sinirlendirmek.
"Kız dur, dur! Ben senin kadar genç değilim yorma beni."
"Ama Songül ablacım sen de azıcık spor yapmış olursun?"
Sıla'yı dinlemeyi bırakıp çayların yanına da bisküvi de koyarken gardiyan avlu saatini yine hatırlatmıştı. Birkaç kişi çıkarken biz sohbetimize devam ediyorduk.
"Bu kız yine spor diye diye iflahımızı kurutacak! Valla ben spor yapamam. Spor yapınca daha çok yemek yiyorum!"
"O nasıl oluyor abla? İnsan spor yapınca kilo verir, kilo almaz ki?"
"Ben de ters tepki yapıyor kızım. O yüzden bana yine bulaşma. Spor falan yapamam yani? Bu küçük alanda ne sporu yapacaksan hem?" Songül abla bana teşekkür edip Sıla'yla didişmeye devam ederken ağzına bir bisküvi atmıştı.
"Pilates yapabiliriz. Esnek hareketler ya da koşu." demeye kalmadan Songül abla gülmeye başladı.
"Pilates topu bulabilecek misin bu koğuşta?" diye sorduğunda alay eder gibi değil de nerede olduğunu hatırlatmak adına sormuştu.
"Tamam pilates topu yok olabilir ama bu engel değil spora. O sporu yapacağız Songül abla kaçış yok!" kaçış yok der gibi tembihlerken ayaklanıp saçlarını savura savura avluya çıktı. Songül ablayla baş başa kaldığımızda Sıla'nın ardından kahkaha atmaya devam edip dergiye bakmaya devam etmiştik.
"Şu atkı nasıl?" diye sorduğunda hangisi diye bakışlarımı gösterdiği yere çevirirken kısa bir an nefesim kesilir gibi oldu. Kırmızı atkıyı gördüğümde aklıma o an geliyordu. Zorlukla yutkunup bakışlarımı kaçırdım.
"Olabilir." diye kısık bir sesle mırıldandığımda aklıma görüş günü geldi. Avukatın dedikleri beni çıkmaza sokuyordu adeta. Başka çare bırakmamış gibi elimi kolumu zincirlemişti avuçlarının arasına.
Bazen, cellatların elindeki son çıkışımız için katlanmak mecburiyetinde kalıyorduk. Celladımızın avuçlarında bizim kurtuluş biletimiz için de kısa bir süreliğine esir oluyorduk dudaklarının arasından çıkacak bir çift söz için...
Bakışlarım koluma değdiğinde aklıma Tuğra'nın gelmesi iyi bir şey miydi? Çünkü o kolumdaki yanık izin sebebi bambaşka biriyken aklımda ilk o gelmemesi yaralarımın yavaş yavaş iyileşmeye sebep oluyordu sanki.
Korkutuyordu bu durum. Korkuyordum evet. Fakat bu korku yaralarımın iyileşmesinden dolayı değildi. Yerine yeni yaralar açılmasından korkuyordum. Kapanan yaranın üzerine yeni yaralar mı açılırdı yoksa kapanan yara mı acıtırdı...
Ablamın sözleri, kardeşimin çaresiz bakışları, babamın kalp krizi, annemin hayal kırıklığı dolu bakışlarıydı kapanan yarayı acıtan. Ne kadar kabuk bağlarsa bağlasın benim kanayan yerim dört dikişten ibaretti. O dört dikiş her seferinde yeniden açılıyor yeniden dikiliyordu sanki...
Kendimi silkelemek zorundayım. Bugünün neşesini bozmamalıyım. Songül ablama dönüp kocaman gülümsediğimde kendisi dergiye o kadar kaptırmıştı ki beni unutmuş gibiydi.
Arkama yaslandım. Çayımdan yudumladım ve bisküvimden bir parça alıp kenarda duran kitabımın kaldığım yerden okumaya devam ettim.
'Ne diye benim ruhumun ahengini bozdun?' okuduğum satırların arasında bir cümle içime bu kadar oturmamalıydı. Bu kadar doğruyu yüzüme vurmamalı, can acıtmamalıydı... ruhumun ahengi... onunla olan uyum...
Çağrı'nın ruhuyla benimkinin uyumlu olduğunu sanırdım eskiden. Fakat şimdi anlıyorum ki ne ruhumuzun ahenkliydi ne de sevgimiz... hepsi birer yanılmaymış...
Bakışlarımı satırlardan çekip yukarıya doğru kaldırdım. Derin bir iç çekişimle gözlerimi yumduğumda Songül abla dergiye bakmaya son verip namaz için abdest almaya geçmişti.
Kitabı kenara bıraktığım sırada otuz iki diş sırıtarak yanıma gelen Sıla imalı bir bakış atıp yerine oturdu. Ne oldu der gibi başımı hafif salladığımda "Seninki?" diye söze başladığında ne demek istediğini anlamazlıktan gelmek istedim.
"Benimki hakkı rahmetine kavuşsun inşallah." göz devirip içimden âmin diye dua ederken Sıla gözlerini kocaman açtı.
"Abla tövbe de! Sonra kabul olur falan, Allah korusun!"
"Olsun." çok mu ileriye gitmiştim bilmiyorum ama acımasız yanım az bile diye fısıldıyordu bana.
"Abla yazık değil mi doktora?" hayretle gözlerin açarak bana bakarken gülmemeye çalıştım. Benim Tuğra'dan bahsettiğimi sanarak tepkilerini belirtmesi yok muydu?
"Ne doktoru?" dedim umarsızca.
"Tuğra doktoru yok mu, o işte!"
"İyi de ablacım ben ondan bahsetmiyorum ki?"
"Ya kimden bahse-... ha anladım." diyerek jetonu düşerken "Amin." diye de ekledi üstüne. "Beter olsun." diye devam ettirirken Songül abla namazını bitirip geldi.
"Ne gülüşüyorsunuz kıkır kıkır?" yanımıza oturduğunda "Hiç." dedik uzatarak. Songül abla tek kaşını havaya kaldırıp kuşkuyla bize bakarken Sıla araya girmişti.
"Tuğra doktor avluda seni görür ümidiyle yolunu gözlüyordu benden söylemesi. Çık avluya bence daha vakit varken." kuru öksürüğe tabir tutulduğum gibi kızgınlıkla Sıla'ya bakarken ani söylediklerin bir ayarı hiç yoktu.
"Helal helal ablacım. Ee, haklısın sen de bir yerde. Taş gibi doktor, bende olsam ben de böyle olurdum adını dahil duyduğumda."
"Sıla!" öksürüklerim durmuş nihayet derin nefes alabilmiştim. Aldığım gibi de uyarsam da tınlamıyordu.
"Songül abla yalansa yalan desene? Doğru değil mi yani?"
"İnsanın ister istemez gözü kayıyor." Songül ablanın sözleriyle gözlerim kocaman açıldı. Dudaklarında da hınzır bir gülüş yakaladığımda "Songül abla?" diye hayıflandım etme eyleme der gibi.
"Ne demişiz sanki?" anlamazlığa yatma abla. Anladım ben seni.
"Ben bir hava alayım en iyisi?" bunu da yanlış anlayan Sıla imayla söylendi.
"Git tabi git. Dışarda seni bekliyor garibim." koluna bir tane vurup yanlarından ayrıldığımda yanaklarım kıpkırmızı kesildi.
"İçerisi daral gelmiştir adama. Hava almak istemesi normal değil mi? Bunu bile farklı yorumluyor deli."
Avluya çıktığımda bizimkiler sohbete dalmıştı. Yanlarına gidecekken karşıda gördüğüm silüetle yerimde kalakalırken gözlerinde bir ışıltı geçti gibi olmuştu. Kendini hemen toparlayıp buraya doğru gelirken ne yapacağımı bilemedim. Ayaklarım kıpırdamamak için adeta savaşıyordu bedenimle.
Gerçeği bilip de görmezden gelmek mi daha zordu yoksa görmezden gelemeyecek kadar baskın olması mı bilmiyorum. Tuğra her adımda bana yaklaştıkça gitmek için daha çok diretiyordum ama lanet ayaklarım hiç yardımcı olmuyordu.
"Nasılsın Hera?" sorusuyla anlık bocalarken istemsizce "iyiyim." demekte bulundum.
"Hep iyi olman dileğiyle." bir dua insanın içine bu kadar işler mi gerçekten? Öyle içten öylüyor ki her seferinde yutkunamıyorum.
"Sen nasılsın?" ağzımdan çıkanı ben bile duyamıyordum.
"İyi olduğunu bildim çok iyiyim şimdi."
"Sen de hep iyi ol o zaman."
"Olurum." söylediğini duyamadan elini ensesine atarak "Kolun sızlıyor mu hala?" diye devam ettiğinde aklı hala kolumdaydı.
"Sızlamıyor. Zaten senin verdiğim kremi her gün sürünce geçti. Bir haftadır rahat uyuyorum."
"Bir hafta oldu mu ya?" zamanın hızlı akışına mı şaşırmıştı yoksa bir haftadır revire gelmediğim için miydi bu şaşkınlığı. Adam alışmış benim her gün revirlik oluşuma, bocalar tabi.
"Oysaki daha uzun geçmiştir sanmıştım. İyi yanından bakmak gerekirse, iyi. Revirlik bir işi olmuyor şükür." bunu da sesli düşünürken hafifçe öksürdüm. Kendine gelir gelmez toparlandı.
"Ben seni yalnız bırakayım en iyisi." deyip yanımdan gitmek istemezcesine geri geri ağır bir şekilde ilerlerken dur diyemedim. Zaten konuşacak bir şeyimiz yoktu.
Avlunun ortasında durmayı kesip bizimkilerin yanına geçtiğimde bir ziyaretçim geldiğini işittim yanıma ulaşan gardiyandan. Avukat sanıp hemen ayaklanırken "Avukat mı geldi? Gidelim." diye teyit ederken gardiyanın dudakları itiraz eder gibi aralandı.
"Hayır, annen gelmiş."
Dört dikişten biri yeniden açıldı. Yeniden dikeyim derken diğer üç dikiş de kanayarak açıldı ve ben bir daha orayı dikemedim...
'Ne diye benim ruhumun ahengini bozdun?'
Sabahattin Ali- İçimizdeki Şeytan