YALANLARIN İÇİNDEKİ GERÇEKLER

1738 Kelimeler
3. BÖLÜM YALANLARIN İÇİNDEKİ GERÇEKLER 'Gerçek er ya da geç çıkar.' demiş üstat. Bu gerçekler suçsuz yere hapse girmeye de dâhil miydi? Yalanlar insanın canını yakarmış. Gerçekler ise öldürürmüş... Keşke diyorum bazen... Keşke her şey hala yalanda kalsaydı da bana yine sevgiyle baksaydı... "Anlaşılan sen bu revire gelmeye hobi edinmişsin Hera. Her gün bir başka bir sebeple buradasın? Neden bunu kendine yapıyorsun Hera? Canını yakmak hoşuna mı gidiyor?" sedyenin üzerinde camın yansımasından dışarıyı izlerken gözleri benim üzerindeydi. Cevap vermedim. "Bugün ne için bayıldın peki, Hera? Kriz geçirmene sebep olan şey yine o geçmiş mi?" gözlerim 'geçmiş' kelimesiyle acıyla kapandı. Bunu neden kendime yapıyordum gerçekten? "Yapma artık demekten çok yoruldum, Hera! Cezayı kendine değil sana yaşatandan çıkart! Sen dedin ya 'Emanet kalp, adı üstünde emanet! Her kimin eline geçerse parçalanır, kırılır, ezilir... Bu hep böyleydi. Birine emanet ettiğin şeye zarar veriyorsa artık emanet olmaz. İhanet olur.' diye... Kalbini ondan alma zamanın geldi de geçiyor?" usulca gözlerimi aralayıp gözlerine baktım. "Ben yapmak istemiyorum ki zaten elimde değil." "Elinde Hera! Kalpte senin, aklın da! Tek yapman gereken şey artık hayatına dönmen. Bırak onu! Elbet bir gün bedelini ağır ödeyecek! Elimde olsaydı zaten bunu ben yapmak isterdim ama ne hakkım var bunu yapmaya ne de bedel ödetmeye..." "Onu ben ödetmek istiyorum!" diyerek uzanmaktan sıkılarak doğruldum. Tuğra da karşımdaki sandalyesine oturdu. 'İflah olmaz' dercesine iç çekerken "Böyle yaparsan ortada ne hayatın kalır ne de yaşamak için bir çaban." "Ben de hayat mı bıraktılar ki Tuğra!" yüzüne karşı bağırıyordum. Bakışlarımda tükenmişlik vardı. Yorgunluk vardı. Sandalyesini bana doğru çekerek yanıma yaklaştı. Hafifçe öne doğru eğilerek zeytin gözlerini daha da öne çıkardı. Ellerini dizlerinin üstüne koyup anlamakta zorluk çektiğim bir bakışla bana baktı. "Yaşıyorsan hala hayatın vardır Hera. Ölmediysen hala hayatın vardır..." diye fısıldadı. Sesi fısıldayan biri gibiydi ama sanki bana bir şey anlatmak ister gibiydi. "Yaşamıyorum ki zaten! Bak, halime!" diyerek ellerini iki yana açtım. Halimin ne kadar kötü olduğunu görüyordu. İnkâr edecek bir tarafı da yoktu. "Ölüden farksızım! Ailemin yüzüne bakamıyorum! Yüzlerine çıkacak bir yüzüm yok! Çok özledim ama onlara bakamıyorum! Ablam yüzümü görmek istemiyor! Mehtap..." dedim yüzümü buruşturarak. Ağlamak yok Hera ağlamak yok. "Mehtap benim yüzümden çok acı çekti." Bunların hepsini nasıl unutabilir de hayatıma kaldığım yerden devam edebilirdim ki? Benim hayatım Çağrı'nın hayatıma çıkmasıyla kaldığı yerden durmuştu. İki kol birdenbire omzumdan sarılınca yerimde mıhlandım. İki elim sedyenin iki yanına giderek altından tuttuğum gibi sıkarken bana sarılmasına müsaade etmiştim. "Bunların hepsi telafi edebilir Hera. Hiçbir şey için geç değildir." Kulağıma doğru fısıldayarak konuşurken kıpırdayacak gücüm yoktu. "Üç sene önce buraya nasıl bir güçle geldin hatırlıyor musun Hera? O zamanda revirden çıkmıyordum ama o günler daha güçlüydün... Şimdi ise hiç ümidin kalmamış gibisin. Herkes hayatına devam ediyor Hera. Sen de o geçmişte durmayı bırak da hayatına dön. Bu anına dön?" sonuna kadar haklıydı. O gün buraya ilk geldiğimde başım dik ve güçlüydüm. Sanki hiçbir şey yaşamamış gibi hafızama reset atmıştım. Ama yine de krizlerime mukayyet olamayarak her gün neredeyse kendimi revirde buluyordum. Sağ olsun Tuğra bana destek olmuştu, gerçek bir dost gibi... 'Kendine gel artık Hera! O bataklıktan kopma zamanı. Sakın 'yapamam' deme! Bal gibi de yaparsın. İnanıyorum sana.' iç sesim bile 'kendine gel' diyordu. "Haklısın." dedim ondan ayrılmadan. "Deneyeceğim." Benden ayrılıp yüzüne sevinç dolu bir tebessüm yerleştirdi. Benden bunu bekliyordu. Derin bir nefes alıp verdikten sonra ayaklandım. Tuğra da ayaklanıp bana yol verdi. Koğuşa kadar gardiyanlarla ilerlerken benim koğuşun bulunduğu kapıyı açıp içeriye geçmemi beklediler. Kapı gürültüyle arkamdan kapanır kapanmaz tüm bakışlar bana döndü. Songül teyze bir hızla bana sarılırken bende karşılıksız bırakmayarak kollarımı beline sardım. "Sen iyice alıştın ha, revire? Tuğra var diye mi yoksa?" şakacı bir edayla ima ederken diğerler de Songül teyzeye katılmıştı. "Allah'ıma yakışıklı çocuk." kıkır kıkır gülen Sıla'yla, Songül teyzeden bir hızla ayrılıp yanına geçtim. Sahte bir kızgınlıkla "Ee..." diye çemkirdim. Sıla hala kıkır kıkır kahkaha atıyordu. "E'si... Gözünün önündekini kaçırma diyorum?" "Sıla? Sen bir böyle gelsene? Gel, gel korkma?" diyerek çemkirmeye devam ederken masanın diğer ucuna kaçtı. Kovalamaca oynar gibi bir bu yana bir bu yana kaçarken yakalamaya çalışıyordum diğer ablalar ise halime kahkahalarla eşlik ediyorlardı. "Haksız mıyım?" "Senin dilin gene uzanmış? Kökünden koparmak gerek oldu." gözlerini yalandan korkmuş gibi açarken hayretle "Cani misin kız sen?" diye bağırmıştı. Ranzaların birinin üstüne çıkarken kedi gibi dört ayaküstünde durmuştu. "Songül teyze ya! Hera'ya bir şey desene?" "Beni karıştırma kızım aranıza." demişti geri çekilen Songül teyze. Sıla burun kıvırarak omuz silkerken ayaklarını ranzanın dışına sarkıttı. "Aman be! Yeter ki kendine gelsin de? Beni aslan gibi parçalıyor mu yoksa boğazlıyor mu mühim değil." dedikleriyle gür bir kahkaha atarak masanın olduğu tarafa geçerek oturdum. Yan bir şekilde Sıla'ya bakarken her zaman ki tribini atıyordu bana. "Ee, burada başka bir şey yapacak yok olduğu için seni aslan gibi parçalamakta hakkım!" diyerek dişlerimi gösterip ellerimi kocaman açtım. Beni ciddiye almış olacak ki korkarak yatağındaki battaniyenin içine geçerek kendini saklamaya çalıştı. Sinsi bir şekilde kahkaha atarken tiz bir çığlık patlattı. "Songül teyze ya! Al şu aslanı yanımdan!" beni, Songül teyzeye şikâyet ederek inlemişti. Bir kez daha hırlar gibi ses çıkarırken başına kadar örtüğü battaniyeyi kafasından çekerek kaşlarını çattı. "Bak, Tuğra derim yine?" tehdit vaki bir tavırla tıslarken daha çok hırladım. Koğuştakiler halimize kahkaha atarken koğuşun kapısı yine açıldı. Karşımda yine o gardiyanı görünce söylemekten usanmıştım. "Ya, ben 'kimseyi görmek istemiyorum' denedim mi? Neden hala gelip de ziyaretçin var diyorsun gardiyan?" "Ziyaretçi değil bu sefer ki? Avukatın?" deyince büyük bir şok yaşadım. Avukatın ne işi vardı ki artık benimle? "Ne?" diye bağırarak sorarken hemen ayağa kalkmıştım. "Avukatın gelmiş?" bir kez daha sıkılgan bir tavırla tekrar ederken kaşlarımı çattım. "Benim avukatla ne işim olur?" "Onu da avukatla görüştüğünde anlarsın. Hadi, daha fazla bekletme?" diyerek çıkmamı bekledi. "Avukatla ne işim olur ki benim? Davam kapanmıştı çoktan zaten?" kendi kendime söylenip gardiyanın arkasından takip ederken ben bir odaya götürdü. Kapıyı açıp içeriye girmemi söylerken ardımdan kapıyı kapatarak kapı önünde beklemeye devam etmişti. Avukat geldiğimi fark eder etmez saygıyla ayağa kalkarak selam verirken üstümdeki şaşkınlıktan kurtulamayarak yerime geçtim. Avukat da yerine geçerken konuşmaya başlamıştı bile. "İlk önce geldiğiniz için teşekkür ederim. Davanız, evet kapanmıştı ama ortaya çıkan bazı kanıtlarla davayı yeniden açtırdım." Dediği an bir şok etkisi daha yaşadım. Gözlerim fal taşı açılırken "Ne diyorsunuz siz? Ne kanıtı?" diye sert bir tavırla sordum. Avukat derince soluklanıp ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Burada yatma sebebinizle ilgili. Hera hanım siz üç senedir boşu boşuna yatıyormuşsunuz?" ne? "Bu da ne demek?" kafam iyice karman çorman oldu. "Size bir tuzak kurulmuş? Cinayet süsü vererek sizi katil etmeye çalışan adam aslında size çok büyük bir oyun oynamış. O vurduğunuz adam hayatta Hera Hanım?" şaka mı bu? "Şaka mı bu? Ne demek hayatta? Ne demek tuzak kurulmuş ya?" Bilgisayarını açarak bir dosyaya tıkladı. Ardından bana doğru çevirirken o günkü olayın görüntüleri açıldı. "Bunlar kamera görüntülerinin devamı efendim. Çağrı bey bu görüntüleri bir şekilde sildirtmiş. Elime tesadüfen geçti de diyebiliriz?" videoyu pür dikkat izlerken beynimden aşağıya vurulmuşa döndüm. Silahla vurduğum adam hiçbir şey olmamış gibi yerden kalkıp üstünü silkeleyerek çıkıp gitmişti. Hem de elini kolunu sallaya sallaya. "Ama... Ama bu adam hiç vurulmamış gibi ayaklanıp yoluna gidiyor?" dedim yüzümü avukata çevirirken. Yerimde buz kesilmiş gibiydim. "Evet efendim. Biraz daha dikkat ederseniz ki içine girdiği çelik yeleği fark edersiniz?" diye konuşmaya devam ederken o sahneyi tekrar etti. Kazağın altından belli olan çelik yeleğin askısını yeni fark ederek inlercesine tısladım. Bana neden bu kadar kötü bir oyun oynarlar ya! "Bu kadar aşağılık olamaz olmamalı! Ben şimdi boşu boşuna mı üç senedir yatıyorum! Allah'ım ben nasıl böyle birine âşık oldum ya?" gerçekten ben nasıl böyle birine... Aklım almıyor. Delireceğim. Nefesim kesik kesik geliyor. "Kendinizi suçlamayın efendim. O kadar iyi tuzak kurmuşlar ki kimse anlamamış bile?" orası doğruydu. Bana inandırmak adına o kadar profesyonel bir tuzak kurmuştu ki... İnanmışım! "Bundan çıkmanın yolu nedir? Hemen çıkmak istiyorum bunu ona ödetmem gerekiyor?" keskin bir dille tıslayarak ellerimi sertçe masaya koydum. "Üzgünüm efendim ama o kadar kolay değil." Sıkıntıyla nefes almakta zorlanırken bir şey demek istiyordu da diyemiyor gibiydi. "Hemen çıkamazsınız efendim. Ancak davayı yeniden açtırdım. Sizin için en kısa zamanda bunu kanıtlayıp buradan sizi çıkaracağım!" deyince "Ne zaman!" diye gürledim. Bakışlarını benden kaçırarak kapıya doğru çevirdi. Ortamda sessizlik oluşurken "O adamı bulmamız gerek Hera hanım? Ancak öyle suçsuzluğunuz kanıtlanabilir. Velakin... Yine de adamı öldürme teşebbüsünde bulunduğunuz için birkaç yıl daha yiyebilirsiniz. Ben, tutuksuz yargılamanız için elimden geleni yapacağım! Güvenin bana!" Uykumun kaçtığı gece olanları düşünürken hayatımın en korkunç gününü yaşamış gibi sersemleşmiştim. O kadar berbat bir andaydım ki... Hiçbir şey bana iyi gelmez diyordum. Tavandaki gölgemi izlerken odanın sessizliği bölen iki kez bildirim gelen telefon sesi oldu. Yatağın diğer ucundan üşenerek telefonu elime alırken ekranda gözüken mesaja tıkladım. Çağrı bana iki tane mesaj atmıştı. "Biliyorum uyuyamıyorsun? Hissediyorum çünkü. Bugünkü olaylar ana fazla geldi, biliyorum. O yüzden de uykun kaçmış bir şekilde tavanı izliyorsun?" Mesajda yazılanla bir an burada olduğunu sezdim. Etrafıma panikle bakınsam da görünürde yoktu. Peki, nereden biliyordu? Tavanı izlediğimi? "Şimdi senden bir ricada bulunacağım?" diye yazmıştı. Anlamayarak tekrar okuduğumda bir tane daha mesaj geldi. "Gözlerini kapatıp yorganının içine geç. Geçtiysen, bir dağın tepesinde olduğunu hayal et. Yukarıya başını kaldırdığında yıldızlar olacağını göreceksin. En sönük olan hangisiyse onu seç?" demişti. Kaşarımı çatarak ellerimi klavyenin üzerinde gezdirdim. "Neden en sönük yıldızı seçiyormuşum neden en parlağı değil de en sönüğü? Ayrıca nereden biliyorsun uyumadığımı?" yazıp yolladım. Eminim ki otuz iki diş gülümsüyordur? Çağrı Dağırman'dan iki yeni mesaj bildirisi... "Söyleyeceğim, nereden bildiğimi ama ilk önce en sönük yıldızı seç?" "Çünkü kimse seni fark etmesin diye Ölüm Perisi. Bir tek bana parla istiyorum. Benim en sönük yıldızım ol istiyorum. Gökyüzünün en sönük yıldızları olalım mı seninle?" Okuduğum her kelimede kalbim gümbür gümbür edercesine çarpamaya başlıyordu. İtiraz etmeyerek gözlerimi yummaya devam ettim. Yukarda iki tane sönük yıldız belirlenmişti. Dünyanın en güzel yıldızlarına şahit olmuştum sanki. Ardından yanımda biri belirdi. Çağrı yanıma yaklaşmış eliyle beni kendine çekmişti. Hayal dünyamda bile rahat bırakmıyordu. Hayalimden uyandıran şey yeni mesaj bildirimiydi. "Sönük yıldızları gördün mü?" "Evet." yazdım kısaca. "O zaman ayağa kalk ve pencereni aç. Yukarda bizim yıldızımız görünüyor. Yukarıya baktıktan sonra karşıya bakmayı unutma sakın." yazmıştı. Kaşlarımı iyice çatıp yataktan kalktım, pencereyi açıp yukarıya baktım. Gerçekten de gökyüzünde iki tane sönük yıldız vardı. Daha sonra dediği gibi karşıya baktım. Gözlerim gördüklerine inanamıyordu. Çağrı tam da karşıdaydı. Elinde telefon ile bana mesaj atıyordu. Bir yeni mesaj geldiğinde, Çağrı dudaklarını oynatarak 'mesaja bak' demişti. Pencerenin önünden ayrılıp hemen telefonumdaki yeni gelen mesaja baktım. "Bugün çok kötü geçse de... Hayatımın en güzel itirafıyla günümü güzelleştiren kadın. Benim en sönük yıldızım olur musun? Bana yine fısıldar mısın sevdiğini? Seni seviyorum günümü güzelleştiren kadın. Gökyüzündeki iki sönük yıldız parlayınca kadar benim en sönük yıldızım olur musun?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE