4. BÖLÜM
TÜKENDİM
"Bak, ne buldum?" diyerek elindeki kırmızı olan atkımı sallamıştı. Uzun bir süredir kaybettiğim, evde deli gibi altını üstüne getirerek aradığım atkım Çağrı'nın elindeydi. Şoktan çıkarak atkıya uzanmaya çalıştım. Her seferinde daha da yukarıya kaldırırken sırıtmaya devam ediyordu.
"Ya, versene atkımı! Hem sen de ne işi var?"
"Kendi ayaklarıyla bana geldiler. Ben de 'ayıptır' dedim geri çeviremedim." munzur bakışlarla muzip sesiyle gözlerimin içine bakmıştı. Kaşlarımı çatarak surat astım.
"O benim ama?" dedim dudak bükerek. Karşımda duran adam durmadan sırıtıp bana göz kırpıyordu.
"Artık benim." diyerek iyice dibime girdi. Gözlerindeki sevgi 'Dağı aşarım yine de senden vazgeçmem!' der gibiydi. "Kokun üzerine sinmiş, sana verir miyim hiç? Atkınla vedalaşsan iyi olur?"
"Ne? Hayatta olmaz! O benim uğurlu ve en sevdiğim atkım. Kimseye vermem!" ani bir tavırla çıkışırken kaşlarımı çatmış ellerimi 'hayır' dercesine havaya kaldırmıştım. Olmazdı ya! O benim en sevdiğim...
Gözlerini kıstı. Bir elini ağır hareketlerle yanağımla dudağımın arasına götürürken nefesimi kesmek istiyordu sanki. Bir dokunuşla eriyip gidecek gibiydim. Başını hafifçe yana eğdi. Dudağını kıvırıp kulağımın dibine yaklaşarak mayıştıran bir sesiyle "Bana da mı?" diye fısıldadı. Ciğerlerimdeki nefes aniden boşalırken beni aşkından öldürmeye ant içmiş gibiydi.
"Hıhı sana da. Ver şimdi!" onun etkisinden çıkmayı zar zor becererek bıkkın bir şekilde uzatmasını bekledim.
"Cık vermem. Sen yanımda olmayınca bunu takıyorum yanımdaymış gibi oluyor?" deyince kocaman gözlerle ona baktım.
"Yaz da bile mi?"
"Yaz da bile?" diye onayladı.
"Terletmiyor mu?" diye anlamsız olan bir soru yönelttiğimde dudaklarını yanaklarıma sürttü. Gözlerim istemsizce kapanırken belimdeki eli daha da sıklaştı. Kalp krizinden gebermesem iyi.
"Aksine." dedi mırıldanarak. "Sen yanımda olmayınca üşüyorum ve atkına sarılınca da ısınıyorum. Ne güzel icat etmişler değil mi? İnsanı bir atkı bile ısıtabiliyor? İnsanın sevdiğinin kokusu üstüne sinince daha özel kılıyor?"
O atkı sıradan bir atkı değildi. Bizim aşkımızın özel kılan simgesiydi. Şimdi ise ona baktıkça aşkı değil de nefret edemeyeceğim bile bir duygu görüyordum.
Bomboş...
O gün dediklerini şimdi söylese artık inanmazdım. Ki, inanacak bir sebebim bile kaldığını sanmıyordum. Bana sadece ihanetini gösteriyordu bu atkı artık...
'Bu atkı artık bizi özel kılmıyor Hera. Çünkü bu kırmızı atkı eskisi gibi biz kokmuyor... Harcadım bizi bir atkıya. Harcadım Hera! Üstüne ateş verip kül edene kadar harcadım ikimizi.'
O gün söylediği bu acı cümleyle bir kez daha yıkılmıştım. Çünkü gerçekten o atkıyı yakıp kül etmişti. Bana ise yanık bir solgun kırmızı renginde atkı kalmıştı. O atkı için kendimi ateşe atmadığım kalmıştı. Onu da yapmıştım uğruna.
'Beş para etmez bir atkı için kendini ateşe atıyorsun ha Hera? Vay be? Bir ucuz atkıya bu kadar anlam yükleyeceğini beklemezdim! Şaşırttın beni doğrusu?" bu gerçekten benim sevdiğim adam mıydı? Bu acımasız sözler dudaklarının arasından çıkmadı değil mi? Ben sadece yanılıyorum değil mi?
Hayır!
Hayır, bu kadar acımasız hale düşemez hayır!
Acımasız bir yanı vardı ve ben bunu nedense hapse gireceğim günün bir gün öncesinden öğreniyordum. Aşk, gerçekten bu kadar aptallaştır mıydı? Uğruna çiğnediğim ablamı bile duymazlıktan gelmiştim.
'Yapar!' demişti ona duyduğu öfkeyle. 'Yapmaz! Yapamaz!' diye karşı çıkmıştım. Meğerse ne kadar haklıymış...
'O adam tehlikeli, gözü hırstan başka bir şey görmeyen bir adam sana kalbini açamaz! Açmaz... Davranışlarıyla göz boyuyor ama onun gerçek yüzü bu değil!'
Doğruymuş işte! Bana gerçekten tuzak kurmuş? İhanetin yanında bir de beni müebbedine tutsak etmiş? Ben katil olmadım ama az daha katil olabilirdim. Bu bir şey değiştirmiyordu. Ellerim yine kanlıydı. Ölmedi ama ölebilirdi de...
Elimdeki yanık atkıyı daha çok sıktım. Gözlerim öfkeyle parlarken kendimi sıkıyordum. Ellerimi sıkmaktan damarlarım ortaya çıkmıştı. Bir hızla ayağa kalktım. Elimdeki atkıyla koğuşun mutfak tarafındaki sobanın yanına geçerken arkamdan bir ordu hiddetle bağırarak uyarıyordu. Takmadım.
Uğruna ateşe atıldığım atkıyı sobanın içinde attım. Kül olana denk başında bekledim. "Bana tuzak kurarsın ha? Bana oyun edersin ha! Beni katil edersin ha? 'Beş para etmez bir atkı işte!' demek ha? Al sana, beş para bile etmez bir atkı! Yaktım! Küle çevirdim. Artık beş para bile etmez! Adil bir adamsın sen Çağrı! Adil demek yetmez! Şeytanın ta kendisin sen!"
"Eh, yeter be! Başlarım lan senin aşk ıstırabına da Çağrı'na da! Üç senedir beynimizi sikt*n 'Çağrı Çağrı' diye diye!"
"Sana ne batıyor Kader! Kızı rahat bırak! Akıtsın içindeki zehrini!" Songül teyzenin sesi sertti. Ama o kadının sesi daha da sertti. Ranzadan bir refleksle inen Kader ablayla bakışlarımı ikisinin arasında çevirdim.
"Ne demek sana ne? Bu koğuşun bir adabı var SONGÜL! Huzursuz bir koğuş olalım mı, ha?" ters bir şekilde göz devirirken araya girdim. Çünkü bu koğuşta arbede çıkmasını istemiyordum. Hele ki benim yüzümdense.
"Tamam abla. Özür dilerim bir daha olmaz." der demez kolumda bir sızı oluştu. Acıyla inlerken kolumu tutmuştum.
"Bir daha olmayacak çünkü seni şişleyeceğim!" diye kükreyince eline ne zaman aldığı sıcak soba teliyle koluma değdirmişti ve o anda kargaşa başlamış herkes birbirine girmişti. Kolumun acısını unutmaya çalışarak kavgayı ayırmaya çalışsam da olmuyordu. O kadar güçlüydü ki...
Bir kez daha ayırmaya kalkıştığım sırada elime ne zaman gelen şişle kalakalmış ve içeriye dalan gardiyanla donakalmıştım.
"Ne oluyor burada?" diyen öndeki gardiyanla zorlukla nefes almaya çalıştım. Songül teyze ve diğerleri anında geriye giderken gardiyan elimdekini fark ederek sertçe gözlerime baktı.
"O şiş elinde ne arıyor?" açıklamaya kalmadan önüme çıkan Kader ablayla sahte bir üzgünlükle gardiyana rol kesmişti. "Beni şişleyecekti!" dediği an gözlerim kocaman oldu.
Songül teyze ve Sıla "Yalan söylüyor?" dese de inanmamış ve yanan kolumdan tutarak dışarıya çıkarmıştı. Kolumun acısını hiçe saymaya çalışsam da alnımdan akan terler ve dişlerimin birbirine değip sıkılması buna izin vermiyordu.
"Ben bir yapmadım! Yemin ederim!"
"Kes sesini! Geldiğinden beri ne koğuşta ne de bize huzur vermedin! Bu cezayı çoktan hak ettin." diyerek yaka paça bir şekilde beni hücreye götürdü. Ne kadar dil döksem de bırakmadı. Beni bir paçavra gibi hücreye atıp karanlıkta bıraktı. Kapıya defalarca vurdum. Defalarca kez veryansın ettim. Fayda etmedi.
"Korkuyorum! Ne olursunuz çıkarın beni! Karanlıkta kalamam! Çıkarın beni!" yalvarsam da yakarsam da çıkarmadılar. Kolumun acısı şiddetlendi. Acıyla bağırdım. Bir köşede diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağladım.
"Çok korkuyorum..." diye fısıldadım. "Çok korkunç! Karanlıktan nefret ediyorum! Yalvarırım!"
Güneş ışığı bile yoktu. Ben bu bedeli ödeyecek ne yaptım? Ne yaptım da bunları yaşıyordum. Birini sevmek bedel mi ödemek miydi? Ben yeterince ödedim zaten neden dahasını ödüyorum?
Dizlerimi kendime doğru çektim. Kollarımı önünde sararken acıyan koluma dikkat etmeye çalıştım. Başımı dizlerime yaslarken bir yaş daha aktı.
'Sen bu hayata bedel ödemek için doğdun Hera. Bir başkası sana kıyamaz kendi incinir. Ama ben sana kıymak zorunda kaldım. Bile bile yaptım bunu. En çok sana kıydım ben, Hera...'
"Bana o kadar çok kıydın ki sen, Çağrı... Bunu bile bile bedel ödemekten çekinmiyorum. Bana o kadar çok kıydın ki Çağrı, tüm yaralarım hiç kapanmamak üzere üstü açık kaldı. Ve açık yara her zaman çok acıtır. Sen, benim canımı tek acıtmadın Çağrı. Sen, beni cayır cayır ateşe fırlatıp kenardan izledin. İzledin Çağrı..."
Ertesi güne hücrenin kapısı sonuna kadar açılmıştı. Kolumdaki yanık izi hala sızlıyordu. Gardiyanın önüne bir hızla geçen Tuğra'yı fark ederken elinde ilk yardım çantasını zar zor seçebilmiştim. Hemencecik yanıma gelirken diz hizasına eğilerek yaralı olan kolumu nazikçe tutmaya çalışınca dudaklarımın arasından tiz bir inleme peyda oldu.
"Kızın kolu yanmış siz, bana geleceğinize buraya mı tıktınız!" diye gardiyana kızdığını duydum. O kadar endişeli çıkmıştı ki sesi... Kızmaktan kendini alıkoyamıyordu. Tekrar bana dönünce "Çok mu sızlıyor?" diye acıyla mırıldadığında konuşacak güçte değildim.
"Kim yaptı?" diye bu sefer sert bir dille sorunca gözlerinden öfke parlaması geçti. Koluma değen buz gibi yanık kremiyle çığlık atarken gözlerimden yaşlar akıyordu. Tuğra duyduğu hıçkırıkla gözlerini anlık yumarken canı yanıyormuş gibiydi.
"Tamam, tamam güzelim. Geçecek bu da geçecek." der demez arkasına hızla döndü. Sertçe kaşlarını çattı. "Hera'nın kolunu kim yaptı?"
Gardiyanlar birbirine baksa da cevap vermedi. Tuğra bir kez daha bağırdı. "Size diyorum? Birbirinize bakmayı kesin!"
"Bilmiyoruz." diye fısıldadıklarında daha da deliye dönen Tuğra "Ne demek bilmiyoruz? Siz, kavga çıkaranı hücreye atmıyor musunuz? Hera'yla ne alakası var?" diye adeta kükredi.
"Olayı zaten Hera çıkarmış?" diyen öndeki gardiyanla, Tuğra benimle ilgilenmeyi bırakarak diklendi. "Siz de buna inandınız öyle mi?"
"Tuğra?" diye zorlukla fısıldadım. Hemen bana dönüp yanıma doğru eğildi. Ellerini bacaklarımın arasından geçirerek kucağına aldı. Boynuna giden ellerimle hücreden çıkarmıştı beni. Revire mi yoksa koğuşa mı götürecekti bilmiyorum.
Tek bildiğim her geçen gün daha da tükendiğim.