4

2140 Kelimeler
“Uzun zamandır bu kadar verimli bir şekilde dans etmemiştim Rüya,” diyen Doğu’nun altımızdaki arabayı atölyeye doğru sürdüğünü biliyorum. “Telefon numaram istenene kadar keyfim inanılmaz yerindeydi ama işte o numarayı istemeyecekti, anlıyor musun?” “Anlamaz olur muyum hiç?” derken başımı aheste biçimde sallıyorum. Doğu terden alnına yapışan lülelerini parmaklarının arasında eziyor. Onları geriye atmanın bir faydası olmayacağını kabullenmiş bir vaziyette her iki elini de direksiyona sabitleme kararı alıyor. “Sonuçta ikimiz de dans etmek istediğimiz için orada olduğumuzu fazlasıyla belli ettik. Daha fazlasına ne gerek var?” Masumca omuzlarını kaldırıp indirmesine tanık oluyorum. “Dans ederken konuşmaya bile gerek yok bana kalırsa. Ama işte o aynı şeyi düşünmüyordu galiba. Kaç yaşındasın diye sordu. Dedim böyleyken böyle. Kadının gözleri bir parladı! Hey maşallah yazısı çıktı göz bebeklerinin içinde. Okudum ben onu gayet.” Bu manasız sohbeti devam ettirmekten başka bir şansım olmadığının bilincindeyim. Eğer ok bana dönerse, Doğu’nun sorularına verecek adamakıllı cevaplarımın elde avuçta kalmadığını ifşa edeceğim. Buna henüz hazır değilim. “O kaç yaşındaymış?” diye sormamın nedeni de bu. “Otuz iki,” dediğinde tükürüğüm boğazıma kaçıyor ve birden öksürmeye başlıyorum. Doğu’nun gözlerini kocaman açarak aracı kenara çekmesini seyrederken bile öksürmeyi sürdürüyorum. Arka koltuğa uzanıp spor çantasından çıkardığı su matarasını aceleyle bana uzatıyor. Gözlerimden manasızca boşalan yaşlar eşliğinde sudan büyük bir yudum alıyorum. “Kızım boğulmanın sırası mı? Niye böyle cahil cahil tepkiler veriyorsun sen şimdi?” Ofluyor sıkıntıyla. Kendime geldiğime ikna olduğunda ise sırtını koltuğuna vererek gözlerini kapatıyor. “Boğulacaksan da evinde boğul lütfen.” Ona kaşlarımı çatarak bakmamla beraber gözlerini açıyor yine. “Ne? Bunun için beni yargılayacak değilsin herhalde. Ben Melih Cevdet Karaca’yla uğraşamam.” Karacalarla, öncelikle babamla ve onun arkasından yetişen abimle uğraşmayı kim göze alır ki zaten? Anneni unutuyorsun Rüyacığım. Onunla uğraşmayı göze alacak insanın nefes alıp verdiğine inanmıyorum ben. Su matarasını koltukların arasındaki boşluğa bırakıp gözümden akan yaşları siliyorum çabucak. “Atölyede üzerimi değiştirdikten sonra yemek yemeye gidelim mi?” Doğu şüpheyle kıstığı gözlerini yüzüme çeviriyor ve oradan sapmayacağını göstererek ağzımdan laf alma kısmına emin adımlarla yürüyor. “İçeride ne oldu? İkna edemedin mi?” İçeride ne olduğunu tam manasıyla ben bile anlamış değilim. O yüzden kelimeleri nasıl bir araya getireceğimi bilemeyerek ağzımı açıyorum ve geri kapatarak kollarımı göğsümde kavuşturuyorum. Doğu’ya soyadı bilinen, iş dünyasında isminden söz ettiren bir adamın bana anlaşmalı evlilik teklifinde bulunduğunu söyleme olasılığımı değerlendiriyorum. Mekâna geri gitmek için direksiyonu çevireceğini, korkutucu bir hızla arabayı kullanacağını ve kimsenin soyadıyla ilgilenmeden birilerinin ağzından kan getireceğini biliyorum. Görüntüler kafamın içinde hızlıca canlanırlarken ona bundan asla bahsedemeyeceğime kanaat getiriyorum. “Konuştum,” diyorum dümdüz bir sesle. Bakışlarımı ön camdan çekip ona sabitliyorum ki yalan söylediğimi düşünmesin. Çok korkuyorum her şey ortaya çıkacak diye. Kendimi tokatlayacağım valla çiçeğim, kusura bakmazsın inşallah. “Henüz ikna olmuş değiller ama değerlendireceklerini düşünüyorum.” Ali Kemal Soykan’ı her detayına kadar araştırmadan böyle bir teklifi kabul etmeyeceğim tabii ki. Lütfen bana annemi, babamı ya da abimi düşünmemem için oyalayıcı bir şeyler söyleyin. Dayanamıyorum içimi mesken tutan eziyete. Doğu’nun diğer sorduğu sorulara da takılmadan cevap verince şüphesinin üstümden çekildiğine inanıyorum. Göğsümün kapısına dayanan koca gagalı kuşları sakinleştirmeyi denesem de mükemmel bir sonuç elde edemiyorum. Hele içlerinden biri öylesine öfkeli ki durmadan canımı acıtacak hareketler sergiliyor. Atölyenin dağınıklığına alışkın biri olarak ayakkabıma takılan malzemelere şaşırmıyorum. Hiçbir tepki vermeden içinde yuvarlak bir yatağın bile bulunduğu odaya giriyorum, üstümdekilerden kurtuluyorum. Aynadaki yansımam, çıkardığım dantelden maskem ve kusursuz makyajım bana bu gecenin hatırası olduklarını bas bas bağırarak ifade etmeyi seçiyorlar. Ali Kemal Soykan’ın masmavi gözlerini, kendinden emin duruşunu, sözcükleri kullanırken nişancı edasıyla davranmasını arkamda bırakmayı beceremiyorum. Bunun için yaşadığım dehşet olayın üstünden zaman geçmesi gerektiğini de farkındayım ama bir şeylerin elimde olmadığını hissediyorum. Sadece rujumu silip spor kıyafetlerimle Doğu’nun yanına döndüğümde onu yüksek taburesinin üstünde otururken buluyorum. “Toprak’a söylemedin, değil mi?” diye soruyorum. Mesajlaştığını farkına varmak beni bir tık gerse de Doğu’nun verdiği sözü tutacağından kuşku duymuyorum. “Yok,” diye mırıldanıyor başını telefondan kaldırmadan. “Sen bu saatte yemek yeme meraklısı değilsindir. Gerçi stresten çatlayacaktın neredeyse. Açık bir yer bulursak gidelim mi?” “Bu saatten sonra hep gürültülü yerler açıktır,” diyorum dudağımı düşürerek. “Boş verelim. Pizza söyler yeriz.” “Hallediyorum hemen.” Doğu sipariş işiyle ilgilenirken ben de telefonumu elime alıyorum ve heykellerin önüne geçerek kendi fotoğrafımı çekiyorum. Anneme yolladıktan sonra altına geç geleceğimi, atölyede takıldığımızı ekliyorum. O da bana bir sürü öpücük ifadesi attığı bir mesajla geri dönüş yapıyor. Pizzalar gelene kadar Doğu da üstünü başını değiştirmek için odaya geçiyor, bir süre sonra her ikimiz de bulduğumuz köşelerde telefonlarımıza dalıp gidiyoruz. Doğu karnını doyurmasının ardından işinin başına geçecektir muhtemelen fakat ben L koltuğa yığılarak internette gezinirken, çok başka sulara dalmış haldeyim. Soykanların kim olduklarını, nereden geldiklerini, bu tanınmışlığa nasıl eriştiklerini araştırırken yüz ifademi şekilden şekle sokmamak oldukça güçleşiyor. Ali Kemal’in babası Gurur Soykan’ın kökleri İran’a kadar dayanıyormuş. Annesinin ise Karadeniz’de oldukça kıymetli bir ailenin parçası olduğu, uzun seneler boyunca reklamcılıkla uğraşarak televizyon dünyasına katkıda bulunduğu söyleniyor. Fotoğraflarını göremediğim bu ailenin Ali Kemal’den başka çocuğa sahip olup olmadığını anlamaya çalışırken, bambaşka haberlerle karşı karşıya geliyorum. Alınan ödüller, yapılan bağışlar ve katılmış oldukları mühim davetler… Aslında bu bağış ortamlarında birebir Ali Kemal’i görmenin çok mümkünü olmuyor. Kendisinin magazin sayfalarında özellikle verdiği pozlara rastlayamıyorum. Adından sıkça söz ettiren bir ekonomi dergisinde verdiği röportajı açıp okumaya başlıyorum. İş konusunda babamdan ziyade annem rol modelim olmuştur. Eğer babama kalsaydı benim doktor ya da avukat gibi daha garanti gözüyle bakılabilecek meslekleri seçmemi isterdi. Annem hayatın her alanında cesur bir kadın olmuştur. Babamla boşandıktan sonra da… Hemen röportaja ara verip üzüntüyle yüzümü buruşturuyorum. “Neden boşandınız ki?” “Hangi magazin çiftine üzülüyorsun prenses?” Doğu’nun pizza kutusunu önüme bırakmadan evvel sorduğu soruya iç geçiriyorum. “Alakasız birileri işte,” diyorum ve kokusuyla midemden daha coşkulu seslerin yükselmesine yol açan pizzadan bir dilim alıyorum. “Ben senin işine mani olmuyorum, değil mi?” Koca bir ısırıkla ağzını doldurduğu için gözlerini belertmekle yetiniyor önce. “Canın azarlanmak mı istiyor senin?” diyor yutunca da. “Keyfine bak. Ben de birazdan sanatın kralını yapacağım.” Elindeki pizza dilimiyle üstünü saten bir örtüyle kapattığı heykelinin başına geçiyor. İzlendiğini bilirken çok daha büyük hareketlerle sanatını icra edeceğini tahmin ediyorum. Bu beni bir anlığına güldürüyor ve onun tuhaf şovunu izlemeyi erteleyerek telefonuma odaklanıyorum. Kenarlarını kemirdiğim pizza eşliğinde Ali Kemal’in masalsı yanından fazlasıyla tanışmayı deniyorum. Bu hayatta hayran olunası çoğu duruşun mimari kadınlardır bana kalırsa. Sadece kendi annemde gördüğüm cesaretten kaynaklanarak konuşmuyorum. Araya işle alakalı giren soruların büyük bir çoğunluğunu es geçiyorum ve bir noktada kız kardeşi olduğunu öğreniyorum. Mercan’ın bu sektöre yönelmek istememesinin sebebini benim söylemem ne kadar doğru olur, bilemiyorum. Hiçbir zaman bunun üstüne konuşmalar yapmadık. Sadece o annesinin çalışma hayatıyla başı hoş olmayan çocuklardan oldu, çünkü sizlerin de hak vereceği üzere yorucu, fazla mesai gerektiren ve özel hayatınızdan ödün vermekten başka şansınız olmadığı bir maratonun içinde oluyorsunuz. O bunu seçmedi. Dünyayı dolaşmak, keşif yapmak hepsinin önüne geçti. Siz bu durumdan memnun musunuz peki? Benim memnuniyet duyacağım bir işin parçası olmak zorunda değil. Kendi iradesiyle kararlar alabilecek yaşta bir kadın Mercan. Ancak ikilemde kalmış olsaydı, bana bu sektörün artılarını ve eksilerini saymamı, kararında yardımcı olmamı isteseydi onun dışarıda kalmasını tercih ederdim. Görünenin ötesinde bir iş yapıyoruz biz. Kız kardeşimin ruhen yaşayacağı bu yıpranmayı göğüslemesini istemezdim. Zaman zaman sizin de katlanamayacağınızı düşündüğünüz büyüklükte yıpranmalarınız oluyor mu? Herkesin olur. Ama ben bir şekilde üstesinden gelmeyi öğrenenlerdenim. Ayağımın takıldığı taşları biriktirir, onların beni nereden yaraladıklarını kendime hatırlatırım. Biraz kinci bir yönünüzün olduğu bilgisi doğru diyebilir miyiz o halde? Ben olsam bunu kincilik şeklinde ifade etmezdim. Kendimi korumayı bilmezsem işimi, yanımda çalışanları ve yola çıktıklarımı da koruyamam. Verdiği cevaplar hem garip bir şekilde hoşuma gidiyor hem de benim düşüncelerimin yanına yöresine pek de uğramayan cümleler kurduğunu fark ediyorum. Kız kardeşiyle ilgili fikirleri, ona verdiği destek kalplerde birtakım yumuşamalar meydana getirecek ölçüde şeyler. Hiç inkâr etmeye yeltenmeyeceğim. Kendi içimde sorduklarıma doğru yanıtlar vermeliyim ki yönümü de belirlemekte zorlanmayayım. Hiç tanımadığım, âşık olmadığım, ailemin bilmediği bir adamla evlenmek nasıl his olur acaba? Sana gökyüzüne çıkmışsın ve oradan topladığın yıldızları eteğinde biriktiriyormuşsun gibi hissettirmeyeceği kesin çiçeğim. Bir de tanımaktan kastım yaptığı işi, başarısını, ailesinin neyle meşgul olduğunu, şu anda nerede ne yaptıklarını bilmekten ibaret değil. Ali Kemal Soykan’ın sinirlendiğinde nasıl tepki vereceğini biliyor muyum ben? Tabii ki bilmiyorum zira onu tanıyalı birkaç saatten fazla olmadı. Pardon ama iki saat bile olmadığına son derece eminim. Dolayısıyla bu davada hem mantığım hem de duygusal yanım beni aynı sonucun sınırlarına itiyor. Doğu’nun kulaklığını taktığını görüyorum. Üstündeki lekeli tişörtüyle konsantrasyonun tümünü işine vermişken, büyük kulaklığından taşan gürültülü müzik sesini duyabiliyorum. O anda zihnimde diken gibi biten düşünceyi görmezden gelemiyorum. Parmaklarıma batsa ve hatta kanatsa da o dikeni söküp atma ihtiyacıyla dolup taşıyorum. Kişilerde en üst sırada duran A. ismine tıklıyorum. Gece yarısını çoktan geçtiğimiz gerçeğiyle oralı olmama gayretine tutunarak, üçüncü çalışta açılan telefonla beraber nefesimi tutuyorum. Ali Kemal “Efendim?” diyor boğuk bir sesle. Uykudan uyandığını ele veren sesi benim yanaklarımda kırmızının bir başka tonunu doğurmuş olmalı. İncecik bir ipi kendime köprü yapıp üstünde eğilip bükülmeden yürümeye çalışıyorum sanki. Vaziyetimi görenler gülüşerek başka yerlere bakmaya başlayacaklar fakat ben bunu umursamadan devam ediyorum. “Benim,” diyen sesim kısık çıkıyor. Yutkunduğum anda boğazımdan çıkan sesi duyacağını da biliyorum ama kendimi durdurabileceğimi zannetmiyorum. “Rüya.” İsmim ağzımdan çıktıktan sadece bir saniye sonra sertçe yutkunuyorum ve onun bunu duyduğunu bilerek vereceği tepkiyi bekliyorum. “Sabah ararsın diye düşünüyordum,” Direkt olarak düşüncesini dile getirmesine kızamıyorum. Yalnızca uçları iğneli bir duyguyla sarmaş dolaş olduğumun bilincindeyim. “İzin ver bana.” Yatakta toparlanıyor büyük ihtimalle. Ayağa kalktığını gözümün önüne getirmekte zorlanmıyorken, bir tuşa bastığını açık edecek sesi duyuyorum. “Kafana bir şey mi takıldı? Dinliyorum seni.” Yediğim yemeğin içinde dilimi tamamen uyuşturacak bir madde varmış gibi davranıyorum. Dudaklarımı aralıyorum, konuşmak için ilk hamleyi yapıyorum lakin devamını getirmeyi bir türlü beceremiyorum. Ali Kemal da sanki benim halimi anlaması imkân dâhilindeymişçesine sükûnetini koruyor, sabırla onu neden bu saatte aradığımı öğrenmeyi beklemek dışında bir şey yapmıyor. Adam haklı. Neticede ortak bir çıkar uğruna yapılacak anlaşmanın detaylarını konuşmak için uygun bir zaman diliminde olduğumuz söylenemez. Ancak ilk kez yüz yüze gelişimizden itibaren olup biten hiçbir şeyin normalliğe sığmadığı da bir gerçek. “Uyandırdığım için özür dilerim,” diyorum çabucak. Yan yana getirmem gereken harfler havada attıkları turu tamamlamaya yaklaşmıyorlarmış da ben onların yakasından çekiştirerek, kara zorla kendi hava sahama taşıyormuşum gibi hissediyorum. “Ama ben bu kafa karışıklığıyla uyuyacak gibi değilim. Sen de bu gecelik geç uyusan…” Dilimin ucunu ısırıyorum fakat yine de geriye adım atamıyorum. “Seni internette araştırmanın içime su serpmesi gerekmiyor mu?” Ali Kemal’in soruma cevap vermesi için gerekli boşluğu oluşturmadan bir başka cümleye sarılıyorum. “Benim kafam daha çok karışıyor.” Surat ifadesini göremediğim için kendi içimde bir tahmin etme girişimiyle tokalaşıyorum. Kaşlarını çatıyor olması diğer seçeneklerden daha iddialı bir duruş sergiliyor. “Kafa karışıklığını gidermek için ne yapmalıyım sence?” Zerre kadar alaycılık barındırmayan ses tonu gözlerimi havaya dikerek düşünce bulutlarımın toplanmasına sebebiyet veriyor. “Bir fikrim var,” diye mırıldanıyorum sakince. “Senden mail adresini bana mesaj olarak göndermeni rica ediyorum. Sabah uyandığında orada bir mail göreceksin ve sorduğum soruların cevabını da senden yine mail yoluyla almak isteyeceğim.” Ali Kemal bir süreliğine sessiz kalarak söylediklerimi değerlendiriyor galiba. Konuşma kararı aldığında ise “Bunu gerçek bir iş gibi yürütmek istiyorsun,” diyor. “İçime sinmesini istiyorum.” “Maillerime bakmam,” diyor net biçimde. “Seza ilgilenir o işlerle.” Sanki karşımdaymış gibi kaşlarımı kaldırıyorum ve alt dudağımı aşağı doğru sarkıtıyorum. “Ama bana o anlaşmayı sunan kişi Seza Bey değildi,” derken en az onun kadar kararlı olduğumu belli ediyorum. “Eğer anlaşabilirsek nikâhı da onunla kıymayacağız, değil mi?” Gülmeye benzer bir ses çıkardığını duysam da bunun gerçek bir gülücükle alakası olmadığını tahmin edebiliyorum. “Seni temin ederim ki bu anlaşmayı sağlarsak evleneceğin kişi ben olacağım,” diyor kararlı bir sesle. Araya giren boşluğu anlık da olsa titreyen nefesim dolduruyor. Ali Kemal eklemeden duramıyor: “Kâğıt üzerinde.” Onun iddiası en ürkek kuşla aynı adımları izleyen yüreğime isyankâr aşısı yaptırıyor. “Ön görüşmeden önce maillerini kontrol etmeniz gerekecek o zaman,” diyorum bir çırpıda. “Ön görüşme mi dedin?” Heyecanla gülümsüyorum. “Eğer mailime vereceğin yanıtlar eksiksiz olursa yüz yüze bir görüşme gerçekleştiririz diye düşünüyorum.” “Sen bunu gerçekten iş hukukuna uygun yürüteceksin,” derken inanamadığını seziyorum. Bu zihnimde delikler oluşturan uslanmaz dikenin bir parça da olsa geri çekilmesine neden oluyor. “Peki. Maili gönder Rüya.” İsmimi öyle bir dillendiriyor ki bana söylediği şeyi yapmaktan başka bir şans tanımıyor. Başımı istemsiz bir dürtüyle aşağı yukarı sallarken, Doğu’nun kulaklığından çok daha yüksek bir ses çıkıyor. Yüzümü buruşturmadan edemiyorum. Bu çocuk kendini sağır etmeye mi çalışıyor acaba? Ali Kemal’in uykusuna geri dönmesini sağlayarak alelade bir veda gerçekleştiriyorum ve telefonu kapatıyorum. Doğu’nun geniş atölyesinin tam ortasında duran devasa masaya doğru hareket etmemle beraber sandalyeye yerleşiyorum. Sağa sola saçılmış kurşun kalemlerinin arasından bir tanesini alıp önüme çektiğim koca kâğıdı doldurmaya başlıyorum. Sınavın ilk aşamasını kaç puanla geçebileceksin bakalım Ali Kemal Soykan?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE