Tam puan mı?
Gerçekten mi?
Dönemin en zor sınavlarından birine giren, bütün sınıf dökülürken yüz alan öğrenci sen miydin Ali Kemal? Nasıl oluyor bu?
Maillerimi bir kez daha açıyorum ve sorularımla beraber onun cevaplarını peş peşe okumaya başlıyorum.
İş dışında yapmayı çok sevdiğin şeylerden bahseder misin? Seni ne açıdan mutlu ediyorlar?
Seyahat etmeyi seviyorum. İşle alakalı gitmek zorunda olduğum yerlerin dışına çıkmak bana özgür hissettiriyor. O çemberin dışında kalmış oluyorum. Kalabalık olmayan yerleri tercih ediyorum, böylece tanınmaktan ya da asparagas bir habere malzeme olmaktan kurtuluyorum.
Onun dışında lezzetli yemekler yemekten inanılmaz keyif alıyorum. Her insan bunu sever mutlaka ama ben çalışırken yemek yemeyi de unutan biri olarak boş zamanımda sürekli bir şeyler yemek istiyorum. Ev yemeklerinin güzel yapıldığı yerler keşfetmek kolay olmuyor mesela. Bazen oturup saatlerce güzel yemek yiyebileceğim bir yer arayışına giriyorum. En sonunda pes edip kendime salçalı makarna yaptığım oluyor. Bu da moralimi bozuyor.
Hayallerini gerçekleştirdiğine inanıyor musun yoksa daha yolun olduğunu mu düşünüyorsun?
Eğer işle ilgili konuşacak olursam, hayal etmediğim bir yerdeyim şu an. İleride nerede olacağımla alakalı da hayal kurmuyorum. Hayatın bana getirdiklerini yaşıyorum. Fakat özel hayatımla ilgili konuşacak olursam, henüz yolun çok başında olduğuma inanıyorum.
Burada ilk okuduğumda yaptığım gibi duraklayıp gözlerimi havaya dikiyorum. Bir insanın nasıl hayal etmeden yaşayabileceğine akıl sır erdiremiyor olmam anormal mi? Bana kalırsa değil. Ali Kemal’in özel hayatıyla alakalı verdiği cevap beni sahici biçimde tatmin etmemiş olsaydı ona bu sorudan tam puan vermezdim kesinlikle.
Neden kendini bu projeye dâhil etmeyi bu kadar çok arzu ediyorsun? Senin için önemi ne?
Hakkımda düşünülenler umurumda değil ama ne yazık ki sevdiğim insanların umurunda. Benim umurumda olan şey ise geldiğim konuma kendi emeğimle ulaşmış olmam. Diyeceğim o ki, hakkımda çıkarılan haberlerin işimin önüne geçmesini istemiyorum. İsmimi arattığında magazin sayfalarında göreceğin şeyler benim suçum olmasa da bunu toparlamam gerekiyor. O yüzden bu köklü projeye dâhil olmam şart.
İnternete hiç bulaşmadan sipariş ettiğim dergilere bakınıyorum. Hepsi yatağımın üzerinde bir sergi açmışım gibi dağınık halde duruyorlar. Ali Kemal’in fotoğraflarının, röportajlarının ve hatta kendisinin dahi bilmediğini düşündüğüm haberlerinin olduğu sayfalar açık. Bir tanesini elime alıp başlığını seslice okuyorum: “İyi iş adamından kötü krallık!”
Halide Soykan, yani Ali Kemal’in annesi hemen hemen yer sosyal projede ve bağış törenlerinde boy gösteren bir isimmiş. Ali Kemal ise annesini taklit ederek adım atan bir adam olmamış. Onu sosyal bir kurumun öve öve göklere çıkardığı bir etkinliğin içinde görmenizin mümkünü yok. O kadar çok araştırdım ki eğer görseydim inanın sizinle de paylaşırdım.
Prestijini kurtarmak için yapabileceğin şeylerin sınırı var mı?
Aklıma bunun için evleneceğim hiç gelmezdi ama şimdi o nikâhı kıydırmak üzereyim. En azından öyle umuyorum. Sanırım bu konu hakkında kesin konuşmamam gerekiyormuş.
Dergideki bir fotoğrafa yakından bakmak için bilgisayarımı kenara bırakıyorum. Ali Kemal’in habersizce çekilmiş bir fotoğrafı bu. Üstündeki takım elbisesinin ceketini çıkarmış, yaka kısmını parmağının ucuna takıp omzuna doğru atmış ve küçücük bir tebessümle sağ tarafında her kim varsa ona bakmış. Onun yakışıklı bir adam olduğunu kabul etmemek için kafayı tamamen çizdirmiş olmam gerekiyor. Gözleriyle, ufacık bir mimiğiyle ve sadece manken gibi duruşuyla bile dikkatleri üstünde toplamakta hiç zorlanmayacak birisi. Fakat kimsenin dış görünüşünü beğendiğim için kafam karışacak değil. O yaşları geçtiğim, hayatımda yepyeni bir sayfa açmak istediğim dönemin başlangıç kısmındayız.
Dergiyi kucağıma bırakırken bilgisayarımın ekranını aşağıya kaydırmak amacıyla eğiliyorum. Sorduğum soruları ve Ali Kemal’in onlara verdiği eksiksiz cevapların ardından bana bu sabah attığı maile göz atıyorum.
Günaydın Rüya,
Bugün öğleden sonra müsaitsen yüz yüze görüşmek istiyorum.
Ali Kemal Soykan
Anlık bir gülümseme dudaklarımı yokluyor. Heyecandan balkona çıkıp denize karşı avaz avaz bağırmak istiyorum, çünkü sahiden de iş tam istediğim gibi ilerliyor. Onunla bu şekilde iletişimde kalmak beni yapmak üzere olduğum şeyin ağırlığından hatırı sayılacak kadar kurtarıyor.
Günaydın Ali Kemal,
Öğleden sonra iki buçukta görüşmek için müsaidim. Aşağıya açık adresini bırakacağım mekâna gelebilirsen çok sevinirim.
Rüya Karaca
Sabah saatlerinde eve geldiğim için bizimkilerle kahvaltı yapma şansı yakalamıştım. Babamla uzun uzun ettiğimiz sohbetin yönünü belirlemek mecburiyetinde kalmıştım. Beni yakalanmaya yaklaştırmaması için konudan konuya atladığım sohbetimizin onun yüzünde güller açtırmasıyla idare etmem gerekmişti. Fena gitmiyordum. Yolun başında olmam bana tam tersini düşündüremez papatya tanelerim. Pozitife, pozitifte kalmaya, pozitiften caymamaya dair duyduğum ihtiyaç Pasifik Okyanusu’nun büyüklüğüyle yarışır.
Giyinme odama geçmeden evvel ortalıktan beni ifşa edecek delilleri kaldırıyorum. Dergileri makyaj masasının altında kalan bölmeye yerleştirirken her şeyin benim için güzel olacağını düşünmeye odaklanıyorum. Bunun üstesinden beraber geleceğiz bebeksi. Sen bana güven, şşt.
Tam bir iş kadını edasıyla giyinmezsem işlerin yolunda gitmeyeceğine inanıyor olmalıyım ki elim hep ciddiyet aşılayan kıyafetlere gidiyor. Aslında iş dünyasıyla haşır neşir olmadığım için çok fazla resmi diye nitelendirebileceğim tarzda kıyafetim yok. Dudaklarımı düşündüğümü ele verircesine büküp parmağımı elbiselerin üzerinde tüy gibi gezdiriyorum. Bir ceket pantolon takımına rast gelince gözlerimi sevinçle büyütüyorum ve annemin aldırdığı bu takımın işe yarayacağı günün gelip çatmasından mutluluk duyuyorum. Beyaz bir pantolon, yine beyaz bir ceket ve içinde siyah, incecik askılı bir büstiyer…
Giyindiğim anda kendime güvenimin artması enteresan gelecek olsa da bu hissi kucaklıyorum. Saçlarımı açık bırakıyorum ve şeftali tonlarında bir makyaj yaparak gündüz saatlerine yaraşacak düzeyde göründüğüme inanıyorum.
“Çok abartmamışımdır inşallah,” derken aynadaki yansımama son bir bakış atıyorum. Ayakkabılarımı bir elime, uzun askılı çantamı diğer elime aldıktan sonra omuzlarımı silkiyorum. “Benim teyzem kılık değiştirerek eniştemin dövüştüğü mekâna girmiş insan. Bunu hayatım boyunca unutacak değilim.”
Kendime verdiğim muhteşem motivenin ardından bizimkilerin yürüyüşe çıkmalarından faydalanıyorum. Onlara kısa bir not bırakıp ince bantlı, önü açık ayakkabılarımı giyinip arabanın anahtarlarını alıyorum. Şoförlük yapmayı pek seven bir yapım yok aslına bakarsanız. Genelde bizim çocuklarla ya da kızlardan biriyle dolaşırım. Onlar da benim aksime araba kullanmayı sevdikleri için bu iş bana kalmaz. Hiç kimse de bu meseleden şikâyetçi olmaz, zira aracı harikulade kullanamadığım dilden dile yayılmış bir vaziyette.
Bir keresinde duran arabaya toslamıştın Rüyacığım, o yüzden olabilir.
Böyle şeyleri düşünerek pozitif kalamayacağımın bilincindeyim. O yüzden şoför koltuğundaki yerimi alıp çantamı yanımda kalan boş koltuğa bırakıyorum. Güneş gözlerimi aldığından mütevellit torpido kısmında bıraktığım gözlük kutusunu kavrıyorum ve çıkardığım güneş gözlüğünü takmayı ihmal etmiyorum.
Neden bir roman ya da film karakteri gibi davrandığımı Allah’tan başka kimse bilmiyor.
Belki de ilk önce sadece kitap karakteriydim. Çok sevilen bir kitapta bulunduğum, insanlar okumalara doymadığı için film yapılmaya karar verilmişti. Asla kitabın yerini tutmayacaktı. Bunu gerçek bir kitapsever hiç kekelemeden söyleyebilir arkadaşlar. Kimsenin hayal dünyasında oluşan o karaktere uygun oyuncu bulamayacaklardı. İkisi beğense üçü beğenmeyecekti. Böylece ben hep roman karakteri olarak kalsaydım keşke diye düşünecektim. Üzülürüm ama ben şimdi. Demesene.
Arabayı hiçbir yere çarpmadan getirdiğim mekânın önünde yavaşça duruyorum. İçeride beni evleneceğim adam bekliyor olabilir. Birbirimizle evimizin duvarları ya da mobilyaları hakkında konuşmamız gerekirken iş görüşmesi yapar haldeyiz. Başımı sağa sola sallıyorum ve duygusal düşünürsem buradan sağ çıkamayacağımı kendime hatırlatıyorum. Ayağımı yere basar basmaz yanıma gelen valeye anahtarları teslim ediyorum. Düğün hazırlığı falan yorucu şeyler zaten. Abin evlenirken neler neler yaşamıştınız, hatırlasana.
İçeriye ya da mekânın civarına magazinin sızmayacağını bildiğim yerde rahatça yürüyorum. İçimin rengârenk sesine katılamıyorum bu defa. Ben o hazırlıklar yapılırken zevkten dört köşe olan tek insan olabilirim bir kere.
Annem müvekkilleriyle görüşmeye giderken hep en kararlı, dik, özgüvenli ifadesini takınırdı. Ben de şimdi almam gereken önemli bir dava varmış gibi havaya giriyorum. Misafirimin benden önce gelip gelmediğini öğrenmek için şef garsonla görüşüyorum. Adıma ayrılan masayı gösteriyor, orada oturan iki beyefendi olduğunu belirtiyor. Ben de yeşil bir manzarayı rahatlıkla görebileceğimiz masanın başına gelene kadar hiç takılmadan yürüyorum. Ali Kemal de tıpkı benim gibi güneş gözlüklerini çıkarmadan oturduğu yerde toparlanıyor. Önce sandalyesini geriye iterek yavaşça kalkıyor, sonra ise güneş gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine bırakıyor. Onunla karşı karşıya gelmek beni etkinlik balosunun arkasından farklı bir atmosferle sarıp sarmalıyor. Burada maskeler yok. Burada piyano da yok. Diğer müzik aletleri, canlı bir müzik, dans eden çiftler… Elini uzattığında benimle uyum yakalayarak dans etmeyeceğini biliyorum.
Ondan önce davranıyorum ve uzattığım elimi kavramasını bekliyorum. Ali Kemal şarıl şarıl akan bir şelaleden daha koyu bir maviyle bakan gözlerini benim yüzüme zımbalıyor. “Merhaba,” diyorum elimi kavrarken. Kısaca tokalaşıyoruz. Parmaklarımı elinden sıyırdığım anda birinin benim için sandalyemi çektiğini fark ediyorum. Adamı hemen baştan ayağa süzüyorum. Siyah bir tişört, üstünde spor duran ceketle beraber koyu renk kot pantolon giyinmiş. Üç numaraya vurulmuş saçları sapsarı renkte. Kulağında sallanan bir küpe var.
“Teşekkür ederim,” diyorum ona küçük bir tebessümle. Sandalyeme kurulduktan sonra dayanamayıp başımı kaldırıyorum. Adamın bebek kadar pürüzsüz duran ama bir bebek olamayacağını da belli eden keskin yüz hatlarına bakarak ekliyorum: “Siz Seza Bey misiniz?”
“Ali,” derken bana bakmaya devam ediyor adam. “Benden bu kadar erken bahsetmeni beklemiyordum bak.” Elini uzattığında ben de kibarca elini sıkıyorum. “Aynen yenge. Seza ben. Memnun oldum tanıştığımıza.”
Gözlerimi irileştiriyorum afallayarak. “Aa! Sen öyle mi diyeceksin bana şimdi?”
İki adam da birbirlerine bakarak anlaşma yoluna varıyor olmalılar. “Demeyecek,” diyor Ali Kemal karşımdaki yerine oturarak. “Zaten şimdi yalnız bırakacak bizi. Güle güle Seza.”
“Olmaz öyle,” derken kendimi tutamıyorum. Aksini yaparsam kaba biriymişim gibi hissedeceğim. “Geçip oturabilirsiniz Seza Bey.”
Seza keyifle Ali Kemal’e bakıyor ve ona iki saniyelik bir gülüş hediye etmesinin ardından sandalyeyi çekip yerleşiyor. Ali Kemal yanında oturan adama bir daha bakma gereksinimi duymuyor. Onların anlaşma biçimlerine alışmak için önümde geniş bir zaman olduğunu düşünüyorum.
“Nasılsın?” diye soruyor Ali Kemal usulca bir sesle. Üstünde beyaz, yakaları olan ve köşesinde markasının amblemini taşıyan bir tişört var. Benim kadar resmi giyinmemiş olmasının yanı sıra şık görünmekten geri kalmıyor.
Ellerimi masaya koyup derin bir nefes almadan evvel güneş gözlüklerimi çıkarıyorum. Ali Kemal her hareketimi pürdikkat seyretmeyi bırakmıyor. Tüylerim ayağa dikilip buraları terk edecekmiş gibi üstün bir performansın kapısına dayanıyorlar. “İyiyim,” diye mırıldanıyorum. “Aslında karmakarışık bir haldeyim. Bunu direkt olarak iyilikle bağdaştırmam doğru olmaz. Ama iyi olmak için uğraş veriyorum. Umarım bütün bunları atlattığımızda iyi olabilirim.”
“Olacaksın,” diyor bana teminat verir gibi. Gözlerini böyle yerinde, manayla kullanmasını yadırgayacak gücü bulamıyorum kendimde. “Tüm sorularını cevapladım. Seza hazır buradayken ona yazdırmadığımı söyleyebilir bence.” Adama dönüp kısacık bir bakış fırlatıyor ve yine benimle buluşturuyor bakışlarını. “Aklına takılan herhangi bir şey varsa onları da cevaplarım. Benim için hiç sıkıntı değil. Yeter ki için rahat olsun Rüya.”
“O çocukların yanında olmak istiyorum ama sana güvenmem lazım.”
Açıkça dile getirdiğim şeyle beraber bakışlarında yanan deniz feneri daha fazla ışık saçıyor. “Sen çok haklısın,” diye itiraf ediyor. “O yüzden her adım için birlikte düşünüp taşınacağız. Üstelik altı ay sonra başlayacak bir şey-”
Kendimi esefle kınamayı daha sonraya saklayarak lafını kesiyorum. “Altı ay mı dedin?” Gözlerimi kırpıştırıyorum bu sırada. “Çok affedersin ama altı ay sonra dedin, değil mi?”
“Evet,” diyor Ali Kemal rahatça. “Aralık ayında Bodrum’da olacağız. Ama bizim evlenmek için çok fazla zaman kaybetmememiz gerekiyor. Örneğin bir aylık evli olursak çok ciddiye alınmayabiliriz. Şu an önümüzde altı buçuk ay var. Bizim en geç haziran ayında evlenmiş olmamız lazım. Senenin yarısını evli olarak birlikte geçirmiş bir çift daha gerçekçi ve samimi gelebilir.”
Seza parmaklarını masanın üstünde ritim tutar gibi oynatırken, “Ali’ye katılıyorum yenge,” diyor. Yüzünde öyle büyük bir ciddiyetin gölgesi beliriyor ki ona bana hitap etme şekliyle ilgili bir şey söyleyemiyorum. Ali Kemal’in kirpikleriyle dahi yüzünde yara açabileceğine inandığım gözleri yüzüne değiyor. Seza da masanın üzerindeki elini havaya kaldırıyor derhal. “Cidden şu anda sana nasıl seslendiğimin bir önemi olduğunu düşünmüyorum.” Ona istemsiz bir dürtüyle hak veriyorum. Başımı aşağı yukarı salladığımda çapraz bir gülümseme bahşediyor. “Bodrum’a yerleştiğinizde de sizin yanınızda olacağım. Şimdiden kendimi buna adapte etmem daha iyi. Neyse… Sizin gerçek bir evli çift gibi davranmanız şart. O yüzden bu altı aylık sürece ihtiyacınız var. İstanbul’da birbirinizi tanıyabildiğiniz kadar tanıyın ki orada fire vermeyelim.”
Bütün vücudum fazla güneşe maruz kalmış gibi yanıyor. Sıcaktan bayılacağımı sanıyorum, ellerimi ceketimin kenarlarına götürüp ofluyorum. “Müsaadenizle,” diyorum ve hafifçe ayağa kalkıyorum. Ceketimden kurtulmak beni bir parça serinletecek diye umut ediyorum. Elimi yelpaze misali kullanırken sandalyeme bir kez daha kuruluyorum. Bacağımı diğerinin üstüne atıp mırıldanıyorum: “Klima çalışmıyor mu acaba?”
“Aslında burası serin bile sayılır,” diye cevap veriyor Ali Kemal. “Stres yapıyorsun. Lütfen yapmamaya çalış.”
“Elimde değil,” derken etrafıma bakınıyorum. Biz bir işarette bulunmadığımız için siparişlerimizi almaya bile gelmiyorlar. “Soğuk bir şeyler söyleyelim mi?”
Ali Kemal bu onun aklına gelmediği için kendine kızıyor sanırım. “Tabii ki,” dedikten sonra Seza’ya bir bakış daha atıyor. Adam ayağa fırlayıp bizi göz açıp kapayıncaya kadar yalnız bırakıyor. Ona neden gittiğini soracak vaktimin olmamasının dışında Ali Kemal’in masaya doğru ölçülü bir tavırla eğildiğini farkına varıyorum. “İki haftadan daha fazla vaktimiz var. Nikâh kıyılmadan önce kafanı boşaltmak için ne yapman gerekiyorsa onu yapmanı öneririm.”
Doğu’nun söz ettiği tatili değerlendirmek için bundan daha makul bir zaman olacağını zannetmiyorum. Deniz, kum, güneş ve arkadaşlarınla kafa dağıtmak seni toparlayacaktır çiçeğim.
“Oraya gidince ne olacak mesela?” diyorum karmaşık ruhumu yansıtarak. Henüz Ali Kemal yanıtlayacak fırsatı bulamadan garson önümüze iki tane soğuk kahve bırakıyor. Kendisine minnetle gülümseyip kocaman bir yudum alıyorum kahvemden. “Teşekkür ederim.”
Garson uzaklaştığı anda “Bunu düşünmek için geniş zamanımız olacak,” diyor Ali Kemal. “Ama her şey sen nasıl istiyorsan o şekilde ilerler. Ben iş dolayısıyla şehir dışına ya da yurt dışına çıkabilirim. Merak etme, sen asla yalnız kalmayacaksın.”
“Oraya alıştıktan sonra bunu sorun etmem,” diyorum bir parça daha sakinleşerek.
Ali Kemal’in masmavi gözlerinden bana inancın sımsıcak kıvamı bulaşıyor. “Bana kendinden bahsetmen lazım Rüya,” diye fısıldıyor. Bizi kimsenin duyması mümkün olmasa da gizimizi yüzüme üflüyor bu haliyle. “Ben ailen hakkında az çok bir şeyler biliyorum. Annenle babanın başarılı birer kariyerleri olduğu açık… İkisi de isimlerinden söz ettirmiş avukatlar. Aynı şekilde abin de çok başarılı bir savcı.” O da soğuk kahvesinden bir yudum alıyor duraklayınca. “Ama seni bilmiyorum. Ne yaparsın, ne seversin, neyden nefret edersin?”
“Nefret etmem,” diyorum dudağımı bükerek. “Nefret bana çok uzak bir duygu. Sevdiğim bir sürü şey var. Hangisini sayayım ki?”
İşaret parmağıyla başparmağını burnuyla üst dudağı arasındaki boşluğa, oradaki bıyığına dokunduruyor. “Bir fikrim var,” diye mırıldanıyor. “Bu akşam bir davete gideceğim. Denizin ortasında olacak. Bir yatta. Yuvam kurumundakilerin kulağına kar suyu kaçıracak birileri olacağından eminim.” Bakışları derimin altına sızmaya çalışır gibi derinliğini koruyor. “Benimle gelmek ister misin?”
Onun dünyasını yakından görmeye kana kana su içmek kadar büyük bir ihtiyaç duyuyorum. Eğer beni yarı yolda bırakmasın diye dualar ettiğim sandal su aldığı için kürekleri elimden bırakırsam çok pişman olacağım.
Ali Kemal’e akşam geleceğimi söylediğimde beni alabileceğini belirtiyor fakat onu kibarca reddediyorum. Kendi imkânlarımla oraya gidebileceğime inanmamın sebebi uzun zaman sonra kullandığım arabadan kaynaklanıyor. Ceketimi koluma asarak mekândan çıkarken Ali Kemal’le eş zamanlı olarak güneş gözlüklerimizi takıyoruz. Vale aracımı kapının önüne kadar getiriyor, ona başımı bir kez oynayarak teşekkürümü sunuyorum ve dönüp Ali Kemal’le vedalaşmak için elimi uzatıyorum. Çok yakında nikâhınızın kıyılacağını düşündüğün adamla böyle vedalaşmak mı? Kaderine bakar mısın Rüyacığım? O nasıl bir kadermiş öyle ya!
Ali Kemal’in gözlüklerinin arkasında kalan gözlerinden nasıl bir duygu emaresi geçiyor, bilemiyorum. Elimi kavrıyor, hafifçe sıkıp geri bırakacağını düşünürken dudaklarına doğru yaklaştırıyor. Eklem yerlerime vuran nefesinin peşi sıra varla yok arası bir buse bırakıyor. “Her yerde biri bizi izliyormuş gibi Rüya,” diyor alçak bir sesle. “Şehrin her yerinde takip ediliyormuşuz gibi.”