Üşümüş burnumu çekerken saçlarımdan akan suların yanaklarımda iz bıraktığını hissediyorum. Sırtıma bırakılmış cekete daha sıkı sarılarak titreyen omuzlarımın sakinleşmesini bekliyorum. Sakinlik ücra bir sokakmış gibi uğramayı reddeden bir tek bedenim değil, ruhum da aynı üşüme hissi ve yakasına yapışan korkuyla baş etmeye çalışıyor. Açıkçası bir türlü kıyıya ulaşmayı başaramıyorum. Oysaki şu anda küçük bir teknenin üstünde, karşımdaki adamın da en az benim kadar ıslak olduğunu görerek yolculuk yapıyorum.
Kaptancığım bizi en iyisi ıssız bir adanın civarlarına varana dek bırakma. Şehrin, en çok da kendimizin karmaşıklığına ayak uydurmakla ilgili sorunlarımız var.
“Başıma bir günde gelmeyen kalmadı,” diye sızlanıyorum titreyen dudaklarımı aralayarak. Bir hapşırık sesiyle devamını getirmek için sabırsızlandığım kelimelerim bölünüyor. Burnumu bir kez daha çekmekten başka bir şey yapamıyorum katiyen.
“Çok yaşa,” diyor Ali Kemal tekneyi kullanırken.
Dönüp bana bakmasa da başımı sallayarak karşılık veriyorum. “Sen de gör,” derken sesim kargadan farksız çıkıyor. Bunu pek kendime yediremeyerek dudağımı büküyorum. “Başıma gerçekten gelmeyen kalmadı. Üstelik sadece bugünden bahsetmiyorum. Günlerdir yaşadığım şokları düşününce insan kafayı yiyecek gibi oluyor. Çok affedersin ama ben oluyorum en azından.” Bir kez daha hapşırıyorum titrerken. Ali Kemal’in bakışları bu sefer yüzüme taşınıyorlar. “Ceket çok sıcak tutmuyor tabii ama idare edebilirim.”
“Sana bir battaniye ayarlayacaktık Rüya,” diyor bana sitemli konuşarak. “Hatta sana istemeyeceğin kadar battaniye ayarlayacaktık. Saçlarını kurutacaktın. Üstünü değiştirecektin.” Gözlerini kısarak oturduğum yerde daha çok titrememe yol açacak kudrette bir bakış atıyor. “Neden yata çıkmak istemedin?”
Aklıma gelen manzara beni iyiye sürükleyemiyor açıkçası. İyiye uzaktan bakmama, dramatik biçimde el sallamama ve kötünün çeşmesinden akan sularla donmama sebebiyet veriyordu. Denizin dibine çöktüğümü hissettiğim saniyelerde kendimi bacaklarımla yukarıya çekebilmiştim fakat hareket halindeki yata yanaşmak benim için zulümden beter olacaktı. Hem deli gibi ağlamak istiyordum, hem de –Allah aşkına farkında mısınız çiçeklerim- sırılsıklam bir haldeydim. Hâlâ öyleyim! Tamam, bana sunulan imkânı değerlendirmediğim için böyle olabilirim ama o yata çıkıp yabancı insanların yüzüne hiçbir şey olmamış gibi gülümseyemezdim.
Ali Kemal’in önce şaşkınlıkla bana bakakalması, sonra kaşlarını korkunç bir ifadeyle çatıp beni yukarıya çekmek için merdiveni çalıştırması beni neden ağlatmaya başlamıştı, bilemiyordum. Kafayı yediğimi düşünüyordum ve evet, hâlâ öyle düşünüyorum. O projenin başında evli biri olmak zorunda mıydı gerçekten? Bunca eziyete gerek var mıydı? Çizdirdiniz Rüyacığımı.
“Ben gelemem Ali Kemal,” diyordum dişlerim birbirine çarparken. Kollarımı ve bacaklarımı hızlı hızlı oynatıyor, bana bir can simidi atılmasını bekliyordum. Artık aklım eskisi gibi çalışamıyordu. Onun da bir sınırı vardı neticede. Denizin dibini görünce donmuş kıymadan farkı kalmamıştı sanırım. “Orada bir sürü insan var.” Aklıma gelen isimle yüzümü denizin içine gömmek istedim. “Yekta Bey’e ilk günden rezil oldum. Herkese rezil oldum. Sana da rezil oldum.” Sesim gitgide çatallaşıyordu. “Kıyaya kadar yüzebilir miyim diye düşüneceğim.” Bacaklarım donuyordu, parmaklarımın gücü çekilmek üzereydi. “Düşünemeyeceğim.” Bir kez daha yüzümü buruşturdum. “Yapamayacağım.”
Ali Kemal, önüme serdiği imkânlarla beni cezbetmeye, nasıl bir değişik modele çattığını yavaş yavaş kavrayarak önerilerini sıralamaya gayret ediyordu. Hiçbiri içime sinmiyordu. İçime sinen tek şey kendime bu denizin altında küçük bir ev yapmak, balıklarla ve belki biraz da köpek balıklarıyla arkadaş olmaktı.
“Köpek balığı,” diye inleyişimin nedeni aptal hayal gücümün ekstra mesai yapmasındandı. “Burada köpek balıkları var Ali Kemal. Galiba ben çok fazla yaşayamayacağım.”
Deniz suyu beynine kaçtığı için sana ters etki yapmış olabilir mi çiçeğim? Lütfen bu soruma alınmadan, tüm ciddiyetinle cevap ver.
“Böyle olmayacak,” dedi Ali Kemal gerginlikten yarılacakmış gibi görünürken. Kol saatini çıkarıp kenara bıraktı. Elini cebine götürdü ve çıkardığı telefonuyla uğraştı. İşi bitince saatinin yanına bırakıp yatın uç kısmına yanaştı. Ona bunu yapmamasını söylemek için ağzımı açamadan suya daldı. Çeneme değip duran denize karşı başımı kaldırmıştım. Endişeyle yüzeye bakınırken, Ali Kemal tam önümde kafasını sudan çıkardı. En az benim kadar ıslanmış saçları, sakalı, yüzü ve gömleğiyle bana bakarak kaşlarını alnına doğru yükseltti. “Köpek balığının olmadığını söylesem de rahatlamayacaktın. Şimdi bana tutunabilirsin.”
Kollarım hareket etmekten yorgun düşmüşlerdi. Ellerimi Ali Kemal’in omuzlarına yerleştirdiğimde kalbimin neden hâlâ bir köpek balığı tarafından parçalanacakmışım gibi hızlı attığını anlayamıyordum.
Alo! Bana cevap vermeyi unuttun yine. Kime söylüyorum acaba bu kadar şeyi?
“Biraz sessiz,” diye mırıldandım. Hemen sonra kendi kendime konuşma işini sesli yaptığımı fark ederek gözlerimi irileştirdim. “Sana demedim. Köpek balıklarına dedim. Kafamın içinde konuşuyorlar sanki.”
Hangisi daha büyük bir rezillikti kestiremiyordum. Açıkçası Ali Kemal’in denizle yarışan gözleri, gecenin ortasında sırrı çözülemeyen bir toprak parçasını keşfetme derdindeymişçesine yoğun bakmakta ısrarcıydılar. Bu da benim telaştan ne yapacağını bilemeyen her zerremi biraz daha güç bir sınavla baş başa bırakıyordu.
Ayağımdaki topuklular hareketlerimi kısıtlamaya başlamışlardı. Onları çıkarıp kurtulmak istiyorken, Ali Kemal’in beni tutmak için belimi sarmalayan ellerini hissediyordum. Seza bir tekneyle çıkıp gelene kadar hareket etmeyi bıraktım. Ali Kemal bir can simidiymiş gibi ona tutuyordum ve işin garibi bu nefes alan can simidinin kolları da benim başımı denizin üstünde tutmaktan geri durmuyordu. Konforlu olduğunu inkâr etmek anlamsızdı. Köpek balıklarıyla ilgili söylediklerimi de beni utandırmak için kullanmaya kalkışmıyordu üstelik.
Tekneye çıkma aşamasına kadar bir şeyler yoluna girmiş gibi gelmişti. Bir merdiven yerine denize halat salan Seza’nın, Ali Kemal’in sinirlerini tepesine toplaması benim için de sürpriz olmuştu. “Oğlum niye şartları zorlaştırıyorsun sen?” diye isyan ederken hâlâ belimden sıkıca tutuyordu. “Kız halatla nasıl çıkacak oraya? Bunları benim mi söylemem lazım Seza?”
“Aceleyle çıktım abiciğim,” dedi Seza halatı oynatırken. “Merdiveni akıl edecek fırsatım mı oldu benim sanki? Yenge denize düşmüş diyorsun. Gözüm dönmüş orada.”
“Seza çok kibarsın,” diye mırıldandım tüm duygusallığımla. Ben bazen inanamıyorum sayın seyirciler.
Titremekten konuşacak mecalim bile yoktu ama Seza’nın hakkını Seza’ya teslim etmekten de geri kalmamıştım.
“Estağfurullah yenge,” dedi ciddiyetle. “O tamamen senin kibarlığın.”
Ali Kemal gözlerini hafifçe göğe kaldırırken, Allah’tan sabır dilenme meselesine geçiş yaptığını düşündürmüştü bana. “Halatın ucunu sıkıca tut,” derken daha çok dişlerinin arasından konuşuyordu. Seza’nın benim başıma gelen bu talihsiz olaydan en zararlı çıkan kişi olmasını hiç istemezdim gerçekten. “Ben Rüya’nın çıkmasına yardım edeceğim. Bak Seza, sakın o halatın ucunu kaçırayım deme. Sakın dedim.”
Seza gözlerini devirmişti. “Bir kere daha sakın dersen ben de denize atlayacağım Ali.”
“Atla,” dedi Ali Kemal sinirli bir gülümsemeyle. “Atlasana oğlum. Niye duruyorsun orada?”
“Yengem için duruyorum,” derken oyunbaz bir havayla başını salladı Seza. “Onun donmasına içim el vermiyor.” Halatın ucunu sıkı sıkıya kavradığını görüyordum. “Asıl yenge. Çekeceğim ben.”
Ali Kemal halatın ucuna gelene dek beni bırakmadı. “Düşsen de seni tutacağım,” diye fısıldadı. “Endişelenme tamam mı? Basamağa varana kadar idare edeceksin sadece.”
Halata sarılan parmaklarımı gevşetmeme çabasıyla beraber yukarıya çekildiğimi hissettim. Tekneye oturur oturmaz daha çok titremeye koyulan bedenime doladım kollarımı. “Bu nasıl bir gün?” diye söyleniyordum. Hâlâ da aynı şeyi yapmayı sürdürüyorum. Burada bir battaniye bile olmamasından şikâyet eden Ali Kemal, bana ceket getirdiğinde ona çok sevdiğim bir kitap karakteri gözlerimin önünde canlanmış gibi baktığımı unutamayacağım galiba.
Dalıp gitmeme sebep olan sorusunu es geçmekten başka bir şey yapamıyorum. Üstümdeki kot cekete düşürdüğüm bakışlarım eşliğinde “Bu kimin?” diyorum.
Allah’tan benim yaptığım gibi sorumu duymazdan gelmiyor. “Benim,” diye mırıldanıyor. “Burada kalan birkaç eşyamdan biri…”
Seza, elinde bir kupa kahveyle geri döndüğünde minnetle gülümsüyorum. “Sana daha iyi bakabilirdik yenge,” diyor kupayı uzatarak. “Burada imkânlarımız kısıtlı. Açıkçası çok alışkın olduğumuz bir şey değil.”
“Yata geri dönmüş olsaydı böyle olmayacaktı,” diyen Ali Kemal ısrarcı bir çocuktan daha fazla çatıyor kaşlarını. Tüm mahcubiyetimle kahvemden bir yudum alıyorum o sırada. Ali Kemal kıyıya yanaşan teknenin kaptanı kendisi değilmiş gibi gergin duruyor. Sanki kontrolü birileri ondan ödünç almıştı ve bir türlü geri vermemişti. “Ayrıca akşam bir şey yemedin sen. Aç karnına kahve içmen ne kadar doğru Rüya?”
“İçi ısınır dedim Ali.”
“Isındı valla şimdiden,” derken Seza’ya bakıyorum. “Ellerine sağlık.”
Ali Kemal karşısında bir ittifak kurulmuş gibi gözlerini kısıyor, ikimize de gelişigüzel bir inceleme bahşetmesinin ardından başını iki yana sallayarak önüne dönüyor. Bütün bunları yaşayacağını bilseydin o anlaşmayı teklif etmeyi aklının ucundan geçirmezdin Aliciğim. Fakat senin de kaderin buymuş. Ne yapacaksın?
Tekne kıyıya ulaştığında bu topuklularla şuradan şuraya gitme riskini bile alamıyorum. Onları çıkarıp iki parmağımla iplerinden kavrayarak yürüyorum. Ceketin iki yakasını bir araya getirmekten başka çarem kalmamışçasına, sağ elimle de bana epey büyük gelen ceketin uçlarından tutmaya devam ediyorum. Ali Kemal henüz kurumamış gömleğiyle, pantolonuyla ve saçlarıyla benden önce inip elini uzatıyor. İki elim de dolu olduğu için meseleyi nasıl çözeceğimi düşünüyorum birkaç saniyeliğine. En nihayetinde adamcağız –bugün şu şekilde hitap etmemi hak eden başka bir insan daha tanımıyorum açıkçası- ayakkabılarımı alıyor. Boştaki eliyle de parmaklarımdan kavrayıp bir belaya daha bulaşmadan inmeme yardımcı oluyor.
Köpek balıklarının yuvasından uzaklaşmış olmanın verdiği rahatlamayla marina yolunda sakince ilerliyorum. Havanın soğuk olmadığı zamanlara denk gelmediğimiz için çok da şanssız olduğumuzu iddia edemeyeceğim. Üşüme hissi bedenimden yavaş yavaş geri çekiliyor.
“Ben,” diye lafa girdiğim anda Ali Kemal de konuşuyor: “Sen…”
Elimi öne doğru uzatıyorum aceleyle. “Lütfen söyle.”
Adımlarına bir son veriyor. Tam karşımda durarak benim ne halde olduğunu asla tahmin edemediğim yüzüme bakıyor. Acaba o kadar reklamı yapılan rimelin akmadığı doğru mu? Ya gözlerimin altında kapkara yollar oluştuysa? Çok yazık çiçeğim. “Açlıktan bayılacaksın diye endişeleniyorum,” diyor Ali Kemal tek derdimiz buymuş gibi. “Bir şeyler ye önce. Ondan sonra seni istediğin yere bırakırım.”
“Aslında hiç aç hissetmiyorum şu an,” derken omuzlarımı kaldırıp indiriyorum. “Bizimkilerden birini aramam gerekiyor.” Aklıma gelen şeyle birlikte elimi şak diye dudaklarımın üstüne kapatıyorum. Adeta kendimi tokatlıyorum arkadaşlar. Bu kadarını da hak etmemiştim ama neyse. “Telefonum denizin dibini boyladı. Ne diyeceğim ben şimdi bizimkilere?” Dudaklarım ağlayacakmışım gibi titremeye başlıyorlar. “Ne talihsiz başım varmış benim böyle. Bir de Nihan bana hep talih kuşu der biliyor musun?” Histerik bir gülüşle nemli saçlarımdan sıyrılan bir tutamı kulağımın arkasına sıkıştırıyorum. “Talih kuşu beni görse gülmekten uçmayı unuturdu kesin.”
“Telefonunu buldurdum,” diyor Ali Kemal benim trajedisi yüksek konuşmamın sonunda. “Kullanılabilir vaziyette değil tabii ki ama hattın bende hiç değilse.”
“Teşekkür ederim,” derken burukça gülümsüyorum. Marinanın orada üstümde bir erkek ceketi varken, ayaklarımın çıplaklığı gün gibi ortadayken ve yüzümün durumunu bana bakmayı sürdüren Ali Kemal biliyorken yanaklarımın kızardığını hissediyorum. “Sana bugün çok eziyet ettim ben.”
Ali Kemal’in kaşlarının çatıklığına rağmen dudağının köşesinin yukarı kıvrıldığına şahit oluyorum. “Eziyet etmedin. Böyle düşünüp kendini perişan ettiğine değmez.” Arkasını dönüp orada gördüğü her kimse işarette bulunuyor. “Seni hasta olmadan buradan götürelim, hadi.”
Arabanın kapısını benim için Seza açıyor, ona gülümseyip yerime kurulurken duraksıyorum. Kapıyı kapatmadan hemen önce “Abine sakın denize düştüğümü söyleme,” diyorum. Seza eğilerek yüzüme bakakalıyor. “Bir daha yüzüne bakamam. Bu üçümüzün arasında bir sır olarak kalsın. Lütfen.”
Seza hâlâ bana bomboş gözlerle bakarken, Ali Kemal’in yerine kurulduğunu fark ediyorum. “Bunları düşünme,” diyor otoriter bir sesle. Seza’ya kapıyı kapatmasını ima edecek bir bakış fırlatıyor. Adam söylediğini gerçekleştirdikten sonra da aracı çalıştırıyor. İçerisinin sıcacık olması hapşırığımın da tekrarlamamasına neden olurken, dikiz aynasından suratımın halini kontrol etmeye çalışıyorum. Ali Kemal çabamı gayet farkında olsa da dönüp bununla ilgili bir şey demiyor. “Torpido gözünü açar mısın?” İkiletmeden uzanıp torpido gözünü açıyorum. “Oradaki telefonu almanı istiyorum.”
Benim denizin dibinde hayatını sonlandıran telefonumla aynı modelde ve aynı renkte bir telefon bu. “Buna hiç gerek yok,” diyorum hadiseyi anladığım saniyede. “Denize düşmem tamamen benim kabahatim.”
“Hayır,” diye ısrar ediyor. “Masadan kalkarken çok iyi hissetmediğini anlamıştım. Seninle gelebilirdim. Üstelik kendini bilerek denize bırakmadın, değil mi?”
Onun eğlenir gibi çıkan sesi beni de hafifçe güldürüyor. “Yüzmeyi seviyorum ama köpek balıklarının olduğu bir yerde değil.”
“Ben de öyle düşünmüştüm.”
Telefonun kilidini açtığım anda ekran aydınlatarak bana göz kırpıyor. “Kabul edeceğim,” diyorum temkinli bir ses tonuyla. “Ama ben de sana bir hediye vereceğim. İtiraz hakkın yok.”
Buna sessiz kalmayı seçiyor, itiraz etmediğini ve etmeyeceğini varsayarak telefonun mesajlar kısmına giriş yapıyorum. Kuzenlerimden en aklı başında olanın ismine tıklamamın arkasından parmaklarımı harflerin arasında tüm seriliğimle dolaştırıyorum.
Rüya: Özgü ablam, öncelikle telaşlanmamanı ve yanındakilere herhangi bir şey çaktırmamanı istiyorum. Sana bir süre önce bahsettiğim kurumla alakalı bir organizasyondayım bu akşam. Bazı aksilikler yaşandı. Denize düştüm ama şu anda gayet iyiyim. Bizim çocukların ortalığı ayağa kaldırma ihtimaline karşılık sana yazıyorum. Annemler öğrenirlerse korkarlar. Eğer müsaitsen sana gelebilir miyim? Bu gece orada kalırsam daha iyi olacakmış gibi hissediyorum. (21:42)
Ali Kemal, aracını caddenin kenarına park ettiğinde nereye geldiğimizi anlamak için etrafıma bakınıyorum. Birbirinden cafcaflı restoranların ve kafelerin ışıkları gözümü alıyor. O ise “Ne yemek istersin?” diye soruyor usulca.
“Ben muhtemelen kuzenime geçeceğim bu akşam,” diyorum onunla göz göze gelerek. Nemli saçlarından bir tutamı alnına düşerek orada kıvrılmış. Kısacık bir an bunu tatlı buluyorum fakat küçük öksürüğümle bu düşünceyle vedalaşıyorum. “Orada yerim.”
Ali Kemal kaşlarını sıkıntıyla eğiyor, burnundan aldığı nefesle birlikte dışarıdaki tabelalardan birine mıhlıyor mavilerini. “Ben de hiçbir şey yemedim,” diye mırıldanıyor. “Bana eşlik etmek istersin diye düşünmüştüm.”
“Ah,” Bu aklıma gelmediği için kendimi kınıyorum. “Atladığım için kusura bakma.” Umutsuzca üstümdekilere bakınırken yüzümü buruşturuyorum. “Bu şekilde çıkıp bir yerde oturabileceğimizi sanmıyorum.” Ali Kemal’in de başı beni onaylarcasına sallanıyor. “Ama arabada atıştırabiliriz.”
Söylediklerim onu memnun ediyor sanırım. Telefonuna uzanarak birilerini arıyor, bu esnada bana ne yemek istediğimi bir kez daha soruyor. Hızlı karar vermem gerektiğini düşünerek paniğe kapılıyorum. Arabada döküp saçmadan ne yiyebiliriz? Parmağımın ucuyla alnımı kaşıyarak caddenin üzerindeki restoranlara alacaklı gibi bakmaya devam ediyorum. “Kumpir,” diyorum sonunda. “Evet, kumpir!”
“Kumpir,” diye tekrarlıyor Ali Kemal kısık sesle. Telefondaki kişiye siparişleri vermesi de peşi sıra gerçekleşiyor. Kumpirlerimizi beklerken Özgü ablamdan gelen mesajı açıyorum.
Özgü: Kıyamam yavruşum. Neler gelmiş başına… Hemen gel lütfen. Seni bekliyorum. (21:45)
Rüya: Yarım saat içinde oradayım. Annemleri bilgilendirirsen çok sevineceğim. Öptüm. (21:50)
“Kuzenine ne kadarından bahsettin?” diye soruyor Ali Kemal.
Telefonu kucağıma bırakıyorum. “Anlaşmamızdan bahsedip bahsetmediğimi mi soruyorsun?”
“Bunu kimseye söylemeyeceğini biliyorum,” dediğinde eliyle saçlarını geriye atıyor. O tutam da diğerlerinin arasına karışmış oluyor böylelikle. “Hem merak etme. Bu konuda yalnız olmayacaksın. Ben de ailemden kimseye bahsetmeyeceğim.”
İçimde iki oda bir salon ev varmış da mutfağında kopan gürültüyle kendimden geçmişim gibi yutkunuyorum. Tabakların dizili olduğu raf yere düşüyor, kırıklar kalbime yakın bir yerde canımı acıtmanın fırsatını kolluyorlar. “Arkalarından iş çevirmemiz çok garip. Ben daha önce sadece çok yakın arkadaşlarımla ilgili olan biten şeyleri paylaşmadım onlarla. Şimdi evlenebilirim. Bir yabancıyla,” derken Ali Kemal’le birbirimize köprünün iki ucundaymışız gibi bakıyoruz. “Kâğıt üzerinde de olsa hayatımı birleştirmiş olacağım.”
Gözlerinden bana akan herhangi bir duygu ya da düşünce belirtisi göremiyorum. “Tuhaf hissettiriyor böyle söyleyince.”
“Çok,” diyorum kalbim ağzımda atarken.
Kumpirlerimiz geldiğinde ne kadar acıktığımı farkına varıyorum. Afiyetle yerken denize düşüşümü, köpek balıklarını, sırılsıklam oluşumu unutuyorum. Başımı yastığa koyduğumda ise Ali Kemal’in hiç düşünmeden denize atladığını aklıma getireceğimi şimdilik bilmiyorum.