hüseyin

510 Kelimeler
Öğlen 12.30’da ki dersime geç kalmamak için evden hızlıca çıktım. Gelen ilk otobüse bindim. Yirmi dakikalık yolun ardından hızlıca indim otobüsten. Montumun kolunu sıyırıp saatime baktım 2 dakikam kalmış. Koşmaya başladım turnikeleri hışımla geçtim tabelaya baktım "kızılay metrosu bir dakika" yazıyordu. Çok şükür dedim. Eğer geç kalırsam sonraki metro 20 dakika sonraydı ve üzerine de yarım saat sürecek olan yolculuk beni dersime bir hayli geciktirirdi. Karanlık tünelden Metronun geliş habercisi olan korna sesi duyuldu. İnsanlar biniş için sarı çizgilere yaklaşırken başı önüne düşmüş omuzları sarkık ayaklarını yere sürüyerek ağır ağır ilerleyen biri dikkatimi çekti. İnsanların aksine o metroya değil duvara doğru ilerliyordu. Yaslandı ayakları altından kaydı ve yere yığıldı. Sebepsizce onu izlerken insanlar bana çarpa çarpa kapıları açılan metroya binişirlerken ben hala onu izliyordum oysa demin geç kalacağım diye telaşlanırken şimdi kapıları açık metroya sırtımı dönmüş, metronun kapı kapanma sinyalini bile duymamış, gittiğini harekete geçince çaldığı kornadan fark etmiştim. Demin insanlarla dolu olan istasyonda şimdi yalnızca ben ve duvarın dibine yığılmış olan gençten başka bomboştu. Kendimi silktim "geç kaldın" dedim. Hayıflanmanın manası yoktu, metro gitmişti. Hala onu izliyordum. Kolunun yeniyle gözlerini silince istemsizce ona doğru adımlar attım. Yanına vardığımda Ankara’nın soğuğunda kim yırtık ayakkabılar giyer? Kim incecik eski püskü hırka ile dolaşır? Soruları kafamda yankılandı. Bir yandan da dersime geç kalmanın huzursuzluğunu taşıyordum. Sahi bu soğukta yırtık ayakkabı, eski ince bir hırka giymiş soğuk zemine yığılıp ağlayan birinin derdinin yanında benim ki de dertmiydi? Kitaplarımı hemen yanına, yere bırakıp üzerine oturdum. "Selamun aleyküm" Tepkisiz kalınca duymadığını varsayarak tekrar "selamun aleyküm" deyince selamımı alır manada başını aşağı yukarı salladı. "Üşümüyor musun ?" Hayır, anlamında başını sağa sola salladı. Üst üste başıyla cevap verince herhalde dilsizdir diye düşünmeden edemedim. Sahi benimki de sorumuydu. Kim bu Ankara ayazında üşümezdi ki. Bu hali içimi burkmuş, bir şeyler bulup muhabbet etmek istiyordum. "Ben Yiğit." Eğik başını kaldırarak, aksanlı ve yarım yamalak Türkçesi ile "ben Hüseyin" dedi. Bir göçmen olduğunu anlamıştım. Kirli yüzünde birden çok derin yara izleri vardı ve sağ kulanın bir kısmının olmadığını fark edince göçmen olduğuna kesin kanaat getirmiştim. Kirli yüzünün içerisinde hayatın izlerini taşıyan Hüseyin’in ağlayan yeşil gözleri hayata inat parıldıyordu. Göz göze gelince beni baştan aşağı bir soğukluk sardı tüylerim diken diken oldu. En fazla 22 ya da 23 yaşındaydı. "Açmısın ?" Cevap vermedi başı yeniden önüne düştü yeniden ağlıyordu. Çenesinden tutup başını kaldırdım "Hüseyin açmısın" diye sorumu yeniledim. "4 gündür çöpten soğuktan donmuş ekmekleri toplayıp nefesimle ısıtmaya çalışıp yiyorum. Kimse bana açmısın diye sormadı" deyince tüylerim yeniden diken diken olmuştu. Kollarımı ona dolayıp sıkıca sardım. Şimdi bende ağlıyordum. 10 dakika önce dersime geç kalacağım diye dert yakınırken başkalarının ne dertleri vardı. Sahi benim ki de dertmiydi ? Ayağa kalktım. Hüseyin’i de kolundan tutup kaldırdım. Yakınlarda bir restoran var yemek yiyelim dedim. Başlarda hayır dese de açlığı ağır basmış kabul etmişti. Birlikte bir restorana girdik. Dost edasıyla omzuna hafifçe vurup zoraki bir tebessümle "bu soğuk havayı en iyi kıracak şey çorbadır önce çorba içelim de içimiz ısınsın. Sonrada ne yiyeceğimize karar veririz." "tamam abee" dedi yutkunarak. Ses tonundan utangaçlığı mahcubiyetliği apaçık belli oluyordu. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE