İSTANBUL
Akşam karanlığının bastırmasıyla yola koyulmuştuk. 2 gecedir otobüste uyuduğumuz için birçoğumuz bir hayli yorgun düşmüş yola çıkar çıkmaz uyumaya başlamıştı. Gece boyu yol gidip molasız İstanbul’a varacağımızı düşünüyorken Cengiz hocamız, üniversitemizin desteğiyle geceyi geçirmemiz için bizlere bir pansiyon ayarlamışı. Odalar ikişerliydi ama oda sayısı yeterli olmadığından dört güzel adama (Mustafa, Ensar, Gökhan ve ben :) ) bir oda iki yatak düşmüştü. Otobüsün bir süre sonra, kalçaları uyuşturup sırt ağrıtan koltuklarından iyidir deyip kendimizi yataklarımıza attık. Sokak lambaları içeriyi loş bir havaya büründürüyordu. ‘’en iyi uyku zifiri karanlıkta uyunur’’ diyen Gökhan perdeleri çekti. Mustafa sanki uyumak yerine bir muhabbet havası oluşturmaya çalıyor gibi ara kısa sözler söyleyip bizimde uykumuzu kaçırarak muhabbete dahil etmek istiyor gibiydi. Ensar Mustafa’nın niyetini anlamış olmalı ki uykulu ve mayışmış sesiyle
‘’Deli oğlan, bu enerjini Ankara’ya sakla. Orada daha çok karşılıklı sözler söyleyeceğiz’’ derken yüzümüzde tebessümlere vesile olmuştu.
Ve kadim şehir İstanbul…
Geceyi pansiyonda geçirmiş sabahın 6’sında yola çıkmıştık. Havada garip bir his vardı, Sanki ne kışı yaşatıyordu nede yazı. Gökyüzünün karanlığı şimdi gündüzü doğuruyordu. Ufuk çizgisinde, gecenin karanlığı gündüzün aydınlığına geçerken oluşturduğu renk tonları vardı. Bir yanım gitme derken bir yanım yeni şehir, yen, anılar diyordu.
Yaklaşık beş saat süren yolculuğumuzun ardından İstanbul’a varmıştık. Yeniden otobüsün perdelerinde sızan güneş ışınları beni uyandırmıştı. Yola çıkar çıkmaz ben dahil herkes uyumuş olmalıydı çünkü kimseden çık çıkmıyordu. Birden perdelerin arasından yansıyan ışınların yalnızca güneşe ait olmadığını fark ettim. Daha rahat görebilmek için perdeyi iyice araladım. Şuan tamda İstanbul boğazının üzerindeydik. Yansıyan ışınlar güneşin denize çarpıp oradan bize yansıyan ışınlarıydı. An aklımdan gezi, arkadaşlarım, her şey uçup gitmişti. İlk defa lunapark görmüş çocuklar misali elimi çeneme yaslayıp denizi seyre koyuldum. Şimdi karşımda tüm çıplaklığıyla bugüne kadar sadece fotoğraflarını ve dizilerden gördüğüm kız kulesi vardı. Birden aklıma Bahtiyar dayı geldi. O da suyu severdi, insanlardan uzaklaşmak için benim gibi her fırsatta göl kenarına iner nefes alırdı. Keşke şimdi oda bu otobüste olup benimle beraber boğazın sularını seyrediyor olsaydı. Onunla karşılaştığımız gün ilk ve son görüşmemizdi. Aradan yıllar geçmişti, kim bilir şimdi neredeydi…
Uykulu bir ses:
-oo uyanmışsın
Manzara beni öyle bir cezp etmişti ki seyrine kapılıp gitmiştim. Sesi duymama rağmen manzaranın güzelliğinden beni alı koymasın diye duymamazlıktan geldim. Demin ki sesin sahibi yeniden seslenmişti bana ama daha kaba ve daha da dikkat dağıtıcı bir şekilde:
-alooooo
Deyişi, farkında olmama rağmen beni korkutmuş kulaklarımı çınlatmıştı. Bu hitabı ile otobüste uyanmayan kimler muhakkak onlarda uyanmış olmalıydı. Artık mecburi sesin sahibine dönüp ‘’hayırlı sabahlar’’ dedim.
Mustafa gülerek ‘’Yiğit’im, seslendim duymadın. Biraz kabaca oldu ama seni kendine getirmek istemiştim. Güldüğünü görünce tüm sinirim uçup gitmişti. Bana evinin kapısını açan Mustafa ve Ensar’a minnet borçluydum. Haliyle onlara hele hele Mustafa’ karşı ters konuşmam en büyük ayıbım olurdu.
Zoraki bir tebessümle ‘’iyi yaptın kardeşim’’ dedim. Biraz bozulmuş olduğumu fark etmiş olmalı ki neredeyse gözden kaybolacak olan kız kulesine bakıp:
-hadi sana şu kız kulesinin tarihe düşen kayıtlarından birkaç bölüm anlatayım da keyiflen.
Oysa benim şu ana kadar kız kulesi hakkında tek bildiğim şey böyle bir yapıtın var olmasıydı ve isminden başka zerrece bilgiye sahip değildim. Mustafa’nın bu isteği beni mutlu etmişti. Şimdi yüzümde ki zoraki gülümseme yerini samimi bir gülümsemeye bırakmıştı. Yayılmış olduğum koltuğumdan doğrularak dik bir şekilde yüzüm Mustafa’ya dönük oturdum. Mustafa’nın Ulucanlarda ki anlatım tarzını bildiğimden şimdiki anlatacağı şeylerde de beni o döneme taşıyarak anlatacağına emindim.
-merakla bekliyorum kardeşim.
Şimdi uykulu sesi daha da açılmış ayık bir hal almıştı. Genzini temizleyerek
-2500 yıl öncesine dayanan bu eşsiz yapı İstanbul’un tarihine eş bir tarih yaşamış ve bu kentin yaşadıklarına görgü tanıklığı yapmıştır. Antik çağda başlayan geçmişiyle, Eski Yunan’dan Bizans imparatorluğuna, Bizans’tan Osmanlıya, tüm tarihi dönemlerde var olarak günümüze kadar gelmiştir.