en acı kahvaltı & kötü düşler

746 Kelimeler
Ali annesinin kendilerine aylar önce ölüme dair söylediklerini bir türlü unutamıyor ve bunun etkisinden çıkamıyordu. bir gece şöyle bir rüya gördü. "Genç, Annesinin hasta  olduğu haberini alınca memleketine gitmek için ertesi güne biletini ayırmış sabah erken uyanması gerektiği içinde valizini geceden hazırlamıştı. O gece içerisinde amansız bir sıkıntı olan genç, geç saatlere kadar uyuyamadı. Sabah ağabeyinin kendisine yüksek ses tonu ile seslenmesi üzerine "herhalde geç kaldım" diye düşünerek apartopar yatağından çıktı. "Uyandım ağabey" demeye kalmadan ağabeyi boğuk ses tonu ile "Anne","Anne öldü." Genç hiç beklemediği bu söz karşısında ağabeyinin omuzlarından tutup geriye iterek "şaka yapıyorsun" dedi. Hâlâ yaşadığı anın hayal olduğu kanısındaydı. Oysa ne ağabeyi şaka yapıyordu nede yaşananlar hayaldi. İki kardeş apartopar evden çıkıp memleketlerine doğru yola koyuldular. 11 saatlik araba yolculuğu kar yağışından dolayı 26 saate çıkmıştı. Onlar için ne yol bitiyor nede zaman geçiyordu. Memleketlerinde  Anneleri için kurulmuş olan taziye evine vardıklarında acı gerçek ile yüzleştiler. Herkes tarafından söylenen "başınız sağ olsun, Allah sabır versin" cümleleri artık kulak tırmalıyor, adeta can yakıyordu. İnsanlar her ne kadar yanlarında olmaya çalışsa da hiç kimsenin varlığının  Annelerinin bir tırnağı etmeyeceğini gayet iyi biliyorlardı. Gence, söylenen teselli sözleri yanındayım sözleri de kulaklara hep boş geliyordu. Yanında olduğuna inandığı yalnızca ailesiydi. Aradan haftalar geçti. Genç, bir sabah erken uyanınca kahvaltıyı kendisi hazırlamak istedi. Kahvaltı hazırlığı bitince sofraya  ilk gelen ağabeyine "ben anneyi çağırıp geleyim" deyip sofradan kalkınca duraksadı. Boş gözlerle etrafa baktı, yutkundu, gözleri yaşardı. Yeniden acı gerçeğin farkına varınca kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başladı. Mırıldandığı "Annem." "Annem öldü"  sözlerinden başka bir şey değildi. kan ter içinde kalmış bir halde rüyasından uyandı ve eliyle annesinin yatağını yokladı. çok şükür ki annesi mışıl mışıl uyuyordu. Annesinin hala hayatta olduğunu görünce derin bir defa alarak soluklandı. Annesinin  yokluğunu bir rüya ile görmüştü ve bir rüya kendisine bu kadar etki ediyorsa kim bilir gerçeği nasıl etki ederdi. bunu düşünmek dahi istemiyordu. ne gariptir ki Ayşe'de o gece bir rüya gördü. onunda rüyası bu şekildeydi.  "kızım uyan" diye bir ses ilişti kulaklarına, irkildi ardından  omuzlarına dokunan yumuşak bir el tarafından hafifçe dürtüldü. Gözlerini araladı uykusuzluktan kızarmıştı. "Ah kızım yine mi geç saatlere kadar çalıştın?" kız "evet" anlamında başını sallayınca annesi saçlarına uzun ve sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Hadi kalk kahvaltı hazır işe geç  kalmadan çıkmalısın. Genç kız biraz uykusuz biraz telaşlı halde çalışma masasından aniden kalkınca  gözleri karardı düşecekmiş gibi oldu. Tutunacak bir yerler aradı. Göz karartısı gidince hızlı hızlı etrafına bakındı  gözleri bir şeyler arıyor gibiydi. Elleriyle yüzünü kapattı ,saçlarını geriye doğru verdi. Biran kendi kendine "rüyada mıyım?" Diye mırıldandı. Ayakta olduğunu fark edince durdu, boşluğa dalan gözleri yaşardı. derin bir iç çekerek "anne" dedi ve ağlamaya başladı. Annesini aylar önce kaybetmişti. İşe kalmasın diye annesi rüyasına girip onu uyandırmıştı... anne çocuklarının  bu rüyalarından haberdar olunca bu olumsuz düşüncelerden uzaklaşmaları için onlara uzun uzun tembihlerde bulundu. Yaz vakti bir kelebek olayı. Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında , küçük bir kozanın varlığını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi.Adam , bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi. Dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki , kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. Bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu. Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de , asla uçamadı. Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kısıtlayıcı lığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın , Allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kısıtlayıcı lığının kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu. Bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: Bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. Eğer Allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman . Ve asla uçamazdık..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE