bir ölüm habericisi

1476 Kelimeler
Mayıs sanki mevsimin sıcaklığına inat şubatın o çetin soğukluğunu yaşatıyor, acıdan yangın yerine dönen yürekler, iliklere kadar işleyen soğuğu kırıyordu. Kalabalığın çıkarttığı uğultu ve ağlama sesleri ile uyandım. Durmadan sağa sola gidip gelen insan figürleri görüyorum. Uyku sersemliği ile olan bitene anlam veremeyip rüyadır diye sobanın yanına serilen sıcak yatağıma yatıp gözlerimi yumdum. Ağlama sesleri ve uğultular devam edince gözlerimi yeniden açıp yatağımdan doğrularak olduğum yere oturdum. Uykum iyice açılınca rüya olmadığına kanaat getirip sessizce, koşuşturan insanları meraklı gözlerle seyre koyuldum. Neredeyse evimizi hiç ziyaret etmeyen insanlar, komşular, ve yakın akrabalardan oluşan kalabalık insan güruhunun ortasında buldum kendimi. Annem bir köşeye çekilmiş ağlıyor gözyaşlarını leçeğiyle silerken teyzem ve diğer kadın komşular onu belirli belirsiz cümlelerle teselli etmeye çalışıyordu. Kalkıp anneme doğru yürüdüm yanına vardığımda hiçbir şey demeden yanına oturdum. Kadınlardan biri cebinden çıkarttığı birkaç bayram şekerini beni avutmaya çalışıyormuş gibi ellerime tutuşturdu. Oysa olanlara anlam verememiş tepkisizce otururken neden beni avutmaya çalışıyordu ki. ? Biran sessiz sessiz ağlayan annemle göz göze geldik. Minik ellerimle yüzünü avuçlayarak gözyaşlarını silip ‘’anne ağlama’’ dedim. Bunun üzerine bana sıkıca sarıldı. Annemi bana böylesi sarıldığına daha önce şahit olmamıştım. Kalabalıktan dolayı havasızlaşan ortamda biran nefessiz kaldım ve bırakmayacak zannettim. Titreyen sesiyle ‘’ Yiğit’im, benim yetim Yiğit’im.’’ Deyip saçlarımı okşayıp başımdan öperken gözyaşları birer ikişer saçlarıma düşüyordu. Annem neden ağlıyor. ? Bana neden yetimim diyor. ? Komşular neden bu soğuk gecenin geç saatlerinde bizdeler. ? Gibi sorular düştü çocuk aklıma. Sorularıma yanıt bulamadan teyzem beni kucağına alarak annem gibi saçlarımı okşayıp, öptü. Pek seçilemeyen cümlelerle ‘’ yetimim, küçük yetimim’’ deyince yeniden sorular düştü aklıma. Sahi yetim ne demekti. ? Teyzemin kucağından kalabalığı seyrederken tanımadığım bir adam yanıma çömelerek ‘’Yiğit, babanı görmeye gittin mi. ? Hadi kalk babanı görmeye gidelim’’ deyip ellerimden tutarak beni kaldırıp babamın olduğu odaya götürdü. ‘’bak baban orada hadi git üzerindeki örtüyü kaldır öp.’’ Yavaş adımlarla babama doğru ilerledim ama yanına varamadan sobanın arkasına attım kendimi. Sebepsizce gülmeye başladım. Gülüşlerim duyulmasın diye ellerimle ağzımı kapatarak kendime bastırmaya çalıştım. Çocuk aklı işte ne bilsin ağlamak nedir, gülmek nedir, yetim kalmak denir…                                                                                                                                                  Gülüşlerimi bastırınca bir hışımla babamın üzerinde ki örtüyü kaldırıp başından öptüm ve odadan ayrıldım. Nerden bilebilirdim ki babamı son öpüşümün babamı son görüşümün olacağını. Evin kalabalığından ve boğucu havasından sıkılıp dışarı çıktım. Kapıda bekleyen onlarca insan vardı. Aralarından biri ‘’Yiğit, baban öldü onu gördün mü ?’’ diye sorunca ‘’öldü’’ kelimesinden neler olup bittiğini yeni yeni idrak etmeye başlıyordum. Bir zamanlar okulda öğretmenim bize hayvanların ölümünden bahsederken insanların ölümünden de bahsetmiş ‘’her ölen canlının bu dünyada ki görevi bitmiştir. Ölen kişiler toprağa gömülür ve artık hayatımızda olamazlar.’’ demişti. Şimdi annem gibi teyzem gibi benimde ılık gözyaşlarım damla damla yanağıma düşüyordu. Artık aklıma düşen soruların cevabını bulmuştum. ‘’babaaa babaaa ’’ diye haykırarak içeri koştum. Beni odanın girişinde tuttular. Ellerinden kurtulmaya çalıştım ama ne çare. Minicik bedenimle koca ellerden kurtulmam mümkün değildi.‘’Babaa gel beni al ellerinden baba. Sana gelmeme müsaade etmiyorlar’’ diye bağırarak umutsuzca babamdan yardım istiyordum.‘’Yok yok baban ölmedi’’ deseler de kar etmiyordu. Artık biliyordum babam ölmüştü. O halimi gören annemin sessiz ağlayışlarının yerini feryatlar, ağıtlar aldı. Onca insan içerisinde on yaşında küçük bir çocuk hayatın ilk acısını tatmış, avuca sığacak kadar küçük olan yüreği dağlar büyüklüğünde bir yangınla baş başa bırakılmıştı. Henüz okul çağına erişmemiş ama okula ablasıyla birlikte gidebilsin diye müdüre ‘’Yiğit daha küçük evde ablasız durmaz, mümkün değil zapt edemeyiz ne olur onunda kaydını kabul edin diyerek çaresizce ısrar eden ve nihayetinde 6 yaşındaki oğlunu kaydetmeyi başaran, okul malzemeleri olarak belki maddi değeri beş on lira dahi olmayan ama çocukları için manevi değeri dünyalara değer bir defter, bir silgi, bir kalem ve birde kalem tıraş alıp ‘’bunlar sizin okul malzemeleriniz’’ diyen babası artık yoktu. Doğduğu zaman ağabeylerinden biri tarafından istenilmeyen ‘’anne neden yeni bir kardeş doğurdun, zaten kalabalığız senin de çok fazla işin var yüküne yük kattın’’ dedikleri kardeşi kısa sürece evin neşesi, annesinin nefesi olup babasının da ‘’küçük erkeğim’’ diye hitap ettiği biri olmuştu. Ama o çocuk henüz on yaşındayken savaşın ortasında komutansız kalmış askerler misali bu çetin dünya hayatında babasız kalmıştı. Takvim yaprakları tarihin sayfalarında döndü döndü döndü. Vakit lise vaktiydi. Okul kıyafetleri denerken ağabeyim beni gömlekli ceketli okul kıyafeti içerisinde görünce bayağı bir güldü. ‘’Ne ara büyüdün de lise çağına geldin sen’’ diyerek takıldı. Gülmekte haklıydı en küçük beden okul kıyafetleri bile bol geliyordu. Her şey yolundaydı. Hemen hemen hergün araba ile okula gidiyor arkadaşlarıma nazaran ailemden dolgun harçlıklar alıyordum. Hal böyle olunca şımarıklık boy verdi. Okuldan kaçmalar, kavga etmeler, okul malına zarar vermeler, okuldan kaçmak için hasta numarası yapmalar, günlerce okula gitmemeler, yaşımın vermiş olduğu enerji ile kızlı erkekli ortamlar kurmalar, hocalara diklenmeler, sınıfın camını yumruklayıp kırmalar, tuvaletlerde sigara içmeler (daha nice yazılamayacak kadar iğrenç şeyler) vs vs derken okul artık bir kariyer basamağı olmuş eğlence yeri haline gelmişti. Bazı günler sırf arkadaşlarımı görmek için okula gittiğim söylenebilirdi. Ee tüm bunların birde bedeli olacaktı… Müdür tarafından aranıp aileme şikayet edilmeye başlanmıştım. Düşük notlar, ailemin sürekli okula gelip gidişatımı sorması, nasihatler ederek üzerimde baskı kurmaya çabaları da boşa çıkıyordu. Hani bir söz var ‘’alışmış kudurmuştan beterdir’’ diye. Heh tam olarak benimde buydu hertürlü ve pisliğe sorumsuzluğa saygısızlığa alışmıştım. Öyle bir yoldan sapmışlık vardı ki bu küçük şehre bir genç anca bu kadar bozulabilirdi. Vaktinde okula ablasıyla erken başlayabimesi için müdüre buğulu gözlerle yalvaran adamın oğlu gün gelmiş bulaşmadığı yanlış kalmamış hatta ve hatta grup kurup (7-8 kişi) bir kişiyi kısmen keyfi dövme zalimliğine ulaşmıştı. Artık okulun yılının tamamlanmasına bir hafta vardı. Derslerimiz olmadığından (gerçi olduğu zamanda pek girmezdik ya) arkadaşlarla son demlerimizde son günleri daha da dolu geçirmeye çalışıyorduk. Göl kenarında oturmuş geride bıraktığımız bir sene içerisinde yaşadıklarımızı, acı tatlı anılarımızı yad ediyorduk. Yer yer biri diğerine falanca kişiyle kavgamda bana yardım etmedin diye hiddetlenirken  yerde duygulu anıları anımsayıp duygulanırdık. Ali adında bir arkadaşımız vardı. Gariban yoksul bir aileye sahipti ama bizimle beraber otura kalka garibanlığından eser kalmamıştı. Aliye dönüp hatırlıyormusun ‘’kışın o soğuğunda yırtık, defalarca tamirat görmesine rağmen dikişlerinden su alan ayakkabın vardı. Baban ayakkabı alamadığı için sana bir süpriz yapmaya karar verdik. Bir hafta boyunca harçlıklarımızı biriktirdik ve sana güzel bir çift ayakkabı almıştık. Tabi bunu öyle hemen vermeye de hiç niyetimiz yoktu. Seni kara yatırıp yırtık ayakkabılarını ayağından çıkartıp biraz peşimizden koşturup ayakkabılarını göle atınca nasılda ağlayarak bize hakaretler yağdırmıştın. Göl kenarı oturup suda yüzen botlarını nasılda izliyordun. Bu haline dayanamayıp yeni ayakkabılarını vermiştik acından ağlayan gözlerin mutluluk gözyaşları dökmüştü.’’ Bu duygusal sözde merhametli yönümüzü sadece kendi gurubumuza göstermiştik. Ayrılmadan önce yarın okulun sokağında buluşup beraber gitmek için sözleştik. Ee tabi bir yılı beraber geçirdiğim arkadaşlarımla final günü yapmalı kalan son bir günüde değerlendirmeliydim. Son günü es geçmek olmazdı. O gece, yarın alacağım karnenin karne olmaktan öte, adeta gafletle geçen bir yılın raporu niteliğinde olacağı bir belge olarak aklıma düşmüştü. İlk defa okula dair bir şeyi düşünüp birazcıkta olsa dert etmiştim. Bu şekilde düşünürken uyuya kalmışım. Sabah arkadaşlarımla sözleştiğimiz yere gitmek için evden ayrıldım. Gece uyumadan önce aklımda ki düşüncelerimde dolayı pek rahat uyuyamamıştım. Bir zamanlar hocalarımızın ha babam sınıfı diye tabir ettiği arkadaşlarım ile sözleştiğimiz yerde buluşup okula gittik. Sınıfta duvar tarafındaki ve orta son dörtlü sıra bizimdi. Sınıfa girince içimden oraya oturmak gelmedi. Ön sıralardan birine oturdum. Sene boyunca okulunu önemseyenlerde bir heyecan vardı. Kimileri ‘’ben taktir name bekliyorum’’ derken kimileride ‘’kırıklarımız üçten fazla olmasa da şartlı geçsek’’ diyordu. Üzerimde anlamsız bir durgunlukla boş boş sınıfımı seyrediyordum. Elinde karnelerle sınıf kapısında beliren hocamızla seslerin kesilmesi bir oldu. Önce belgeler ardından karneler dağıtıldı. Belge alanlar sevinç, şartlı geçenlerde ise bir ‘’ohh be yırttık’’ havası vardı. Ön sırada oturmuş olduğu gören hocam ‘’sene boyunca arkada dörtlüde değil de ön dörtlü otursaydın şuan karnene melül melül bakmazdın’’ deyip senenin son lafını çakıp sınıftan ayrılmıştı. Adam haklıydı karnemde sıfırlar zincir halkası gibi diziliydi. O sene sınıf tekrarına kalmıştım. Geçen yıldan eser yoktu. Ne arkadaşlarım ne okula arabayla gelip gitmelerim nede dolu dolu harçlıklarım. İş yerimizi arabalarımızı kaybetmiş yokluk derecesine gelmiştik. Sanki geçen yılkı hallerim düş görmüşümde gözümü açıp bu düşten uyanmışım gibiydi. Biz söz düştü aklıma ‘’ düşmez kalkmaz bir Allah’tır.’’ Dünya ya dair her şey bir gün yitirilip kaybedilecekti ve biz bunu hesaba katmamıştık. Bu düşüncelerim bir uyanışmıydı yoksa geçen yıldan farklı bir başlangıç yaptığım içinmiydi tam olarak kestiremiyordum. Maddi sıkıntılar haliyle manevi sıkıntıları da beraberinde getirmiş ailemizin eski neşesi kalmamıştı. Kuru ekmek ve çaydan oluşan kahvaltı, bazen sadece pirinç yada bulgur pilavından oluşan akşam yemekleri… Kendimizi biranda içerisinde bulduğumuz yokluk hayatımızı yaşanmaz kılmış içten içe (haşa) isyana teşvik ediyordu. Hani biz Allaha tam iman etmiştik. ? Hani inandığımız dinin kitabında bakara suresi 286. Ayette ‘’ Allah, kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemez’’ diyordu da biz de buna iman etmiştik. Öyleyse neydi bu bunalım. ? neydi bu şükürsüzlük. ? Babamın yokluğu yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başlamıştı. Artık ‘’Belki o hayatta olsaydı ne ailem çöküşe nede ben bu hodgamlığa düşerdim’’ diye düşünmeye düşündükçe de yokluğunu kabullenememeye başlamıştım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE