Hikmet Karadağ’ın on yıldır bir sığınak gibi kullandığı, dış dünyadan izole edilmiş o loş odada sadece tekerlekli sandalyenin mekanik gıcırtısı ve duvarlardaki dev ekranların yaydığı statik cızırtı duyuluyordu. Hikmet, bir elinde kehribar tespihiyle, karşısında elleri arkadan bağlı bir şekilde diz çöktürülmüş olan Haşmet Bey’e bakıyordu. Haşmet’in yüzündeki kan izleri, Selim’in adamlarının onu depodan nasıl vahşice kaçırdığının sessiz tanığıydı. “Neden Haşmet?” dedi Hikmet, sesi on yıllık bir mezarın içinden geliyormuş gibi boğuk ve mesafeliydi. “Aras seni holdingden kovduğunda neden bana gelmedin? Neden sadakatini Selim gibi bir soysuza sattın? Ben seni on yıldır bu imparatorluğun yerel kalesi olarak gördüm. Ama sen benim kanımı, benim holdingimi Selim’e peşkeş çekmeye kalktın. İhaneti

