‘’Kalbin mührünü açan,
sıcacık bir sözdü.’’
Sırt çantasını çekiştirerek Urfa’nın dar sokaklarında koşturuyordu Rüveyda. Kıvırcık saçları arkadan savrulurken yüzünün terini kolunun tersiyle sildi. Cebindeki eski ama dokunmatik telefonunun saatine bakmayı da ihmal etmedi.
‘’Allah’ım yetiştim sonunda.’’
Halk Eğitim Merkezi’nin binasına girince Urfa sıcağından bunalmış vücudu derin bir nefes aldı. Ellerini titreyen dizlerine koydu, klimanın verdiği havayı iyice solukladı. Nefesini toparlayarak yavaş adımlarıyla sınıfa ilerledi. Dersin ahengini bozmadan yerine geçti.
‘’Tam zamanında yetiştin, daha yeni başlamıştık.’’
Yüzündeki tebessümle çantasından zilleri çıkardı. Üzerindeki fazlalıkları sıranın üzerine bıraktı. Sıfır kol gri badisi terden alacalı olsa da umurunda değildi; zira ablasının kına gecesinde ona en büyük sürprizi yapmaktı hedefi. Beline sardığı pullular ve ellerindeki zillerle şarkının ritmine ayak uydurdu.
‘Rakkas geldi meydane, al bastı ak gerdane
Ay-ay-ay-ay-ay-ay, canlar
Böyle dilber gördün mü, ey meclisişahane?
Ay-ay-ay-ay-ay-ay, canlar’
İnce beli yılan gibi kıvrılıyor, yuvarlak kalçası titreyerek sınıfı hoplatıyordu. Yuvarlak göğüsleri ise şarkının hareketliliğinden nasibini alıyor, yerinde duramaz hale geliyordu. Kursa halay için gelen erkekler ağızlarının suyu aka aka karşıdaki kıvırcık saçlı, ceylan gözlü kızı izliyor, dersin hocası da bu gösteriden memnun Rüveyda’nın kıvraklığına hayranlıkla bakıyordu. Kurstaki diğer kızlar ise yan tarafta bu güzelliği kıskanmalarına rağmen belli etmeden şarkıya ayak uydurmaya çalışıyorlardı.
‘Aşk ile Allah Allah
Vur defe, vur zile, yallah
Cihan da böyle yanıyor, yansın
Yosmam, salla’
Urfa gibi bir yerde halk oyunları haricinde dans eğitimi almak her babayiğidin harcı değildi. Rüveyda üniversite sınavına hazırlık aşamasında yaptığı güzel netlerin arasına dansı yerleştirmişti. Sağ kolunu daha doğuya, sol kolunu ise batının en ucuna uzatıp yüzünü göğe yükseltiyordu. Arada göğsünün arasından görünen çatallar sınıfta hareketlilik oluşturuyordu. Rüveyda’ydı bu. Hiçbir şeye aldırmaz, yapmak istediği ne ise hedefine odaklanır ve sonunda yapardı. Bu dans ablasının düğününe yetişmeli, ona sürpriz adı altında izlemesi gerekene sergilenmeliydi. Son hamlede yay gibi yaptığı vücudunu yere serdi. Alkışlar dansını zirvede tamamladığını gösteriyordu.
Bir saatlik dans molasından sonra saçlarını bağlayıp gömleğini üstüne geçirdi.
‘’Harikaydın Rüveyda. Kıyafetin ve aksesuarların da hazır mı?’’
‘’Her şey hazır hocam. Siz de geleceksiniz değil mi?’’
‘’Elbette geleceğim. Öğrencimi birçok gözün arasında izlemek benim için büyük zevk olacak. ‘’
‘’Ama düğünde oynayamam biliyorsunuz, sadece kına için bu hazırlık. ‘’
‘’Ah Urfa ah! Halaya başladı mı düğün biter zaten. Olsun ben de kınada izlerim doya doya. Eksik bir şey varsa söyle tamamlayalım.’’
‘’Her şey hazır hocam. Teşekkür ederim.’’
Rüveyda teri soğumuş, kendini toparlamış halde eve ulaşmalıydı. Ailesinden habersiz geldiği kurstan yine koşarak uzaklaştı. Çünkü ailesi kendini etüt merkezinde biliyordu. Dansta yorulduğu yetmiyormuş gibi bir de Urfa sıcağında dar yolların kıvrımında yoruluyordu. Koştu Rüveyda. Biliyordu ki bir gün koşmadan sadece elini uzatarak hayallerine kavuşacaktı.
Ortası avlulu, iki katlı minik bir hanı andıran evleri Balıklı Göl’ün yamacındaki mahallede yer almaktaydı. Evlerinin avlusuna bitişik ev ise hem akrabası hem de çocukluk aşkı Hazarlara aitti. İnsanın sevdiği kişiyle beşik kertmesi olması ayrı bir güzeldi. Rüveyda ile Hazar onlar daha küçücükken bir söz ile kaderlerini mühürlemişti. Tek onlarınki miydi mühürlü olan? Rüveyda’nın abisi Hamza Hazar’ın ablasıyla evliydi. Ablası da abisi Fırat ile evlenecekti. Bu iki aile sırt sırta evlerde oturdukları gibi, dükkanları da yamaç yamaca, evlatları da koyun koyunaydı. Mardin’in Savur ilçesinden tecrit edildiklerinde iki amcaoğlu , memleketlerine en benzeyen yeri, Urfa’yı kendilerine yurt edinmişti. Rüveyda’nın babası Şıh Mehmet özellikle ciğerlerle dolu kasap dükkanı açarken, Hazar’ın babası Şevket bu ciğerleri en güzel şekilde pişiren lokantayı açmayı tercih etmişti. Allah da yürü ya kulum deyince on bir yılda Urfa’da Savurlular diyerek nam salmışlardı.
Bu iki ailenin neden tecrit edildiği tamamen sırdı. Avluları gibi sırları, kaderleri, bazen de sofraları birdi. Bu birlik beyleri hoşnut etse de kadınlar arasında durum çok farklıydı tabi.
‘’Anne, Rüveyda Helin’in kınasına sürpriz hazırlıyor.’’
Elinde süpürgesi koca avlunun tiftiğini attıran kadın belini doğrulttu.
‘’Allah verede bizi rezil etmeye. Onun hazırladığı sürprizden ne hayır gelir?’’
Dilan kadın gelini olacak Helin’i ne kadar seviyorsa Rüveyda’yı da o kadar sevmiyordu. Ona göre Helin’in hanım hanımcık halinin yanında Rüveyda başına buyruk ve korkusuz hareket ediyordu.
‘’Görümcem hakkında fazla ön yargılısın anne. Rüveyda tuttuğunu koparan, çalışkan bir kız.’’
Dilan kızına arkasını dönerek avluyu süpürmeye devam etti. Ağzında tuttuğu eşarbı her an düşecek gibi duruyordu. Toz yükselmesin diye serptiği sular kurumaya yüz tutmuştu. Bir an önce iş bitmeli, akşam yemeği hazır olmalıydı. Bir haftaya düğün vardı. Damat olan oğlu Fırat İzmir’den gelecek, Helin’le evlenecekti. Hazar da İstanbul’dan gelip birkaç gün durup gidecekti. Bunlara sevinirken kızının söylediklerini pek dinleme taraftarı değildi. Süpürme işlemini sonlandırdı ve ellerini açarak göğe doğru bir bakış attı.
‘’Ey Yüce Allah’ım! Hazar’ıma Şıh’ın bitli kızı Rüveyda’nın yerine şöyle yeşil gözlü, sarı saçlı bir suna nasip et. Söz diye verdiklerini boz Ya Rabbi! Buna ancak senin gücün yeter.’’
Sare annesinin duası karşısında kafa göz çevirdi. Kardeşini bilmese belki amin derdi. Çünkü onun yediği haltları en iyi Sare bilirdi.
‘’Senin oğluna ancak Şıh Mehmet’in kızı varır anne. Liseden bu yana yediği nanelerin haddi hesabı yok. Oğlu da adam olsa.’’
‘’Ne olmuş benim oğluma. Bak Helin’e söyleyecek zerre sözüm yok. Seve seve alıyorum. Ama Rüveyda cin cin. Gözünün içinde bir göz daha var.’’
‘’E daha iyi değil mi? Ancak oğlunu Rüveyda evirip çevirir.’’
Dilan kızının sözlerini dinlememekte kararlıydı. Mühendis olacak oğlu Rüveyda’dan üstündü ona göre. Hayat ne getirir bilinmezdi; fakat gönlü asla bu yola razı değildi.
‘’Eğer babanın verdiği söz olmasa ne seni verirdim ne de Şıh’ın kızını evime alırdım. Mühendis çıkacak oğlum ciğercinin kızına kalmadı. Ama ah baban var ya ah! Boynumu büküyor her defasında.’’
İki kadın konuşadursun Rüveyda evine yaklaşmanın telaşı içindeydi. Tam o esnada kolunu biri çekti ve bedenini duvara yapıştırdı. Dans eden vücudu burada gereken kıvraklığı gösteremiyordu. Karşısındaki adamın güçlü kolları kımıldamasını engelledi. Babasının dükkan komşusu İsot Bayram’ın şımarık oğlu Şahin Rüveyda’yı gördüğü günden beri kalbine yerleştirmişti. Küçücük olan kız zamanla büyümüş, Urfa’ya güzelliği nam salmıştı. Beşik kertmesi lafı ise herkesin ağzındaydı.
‘’Ablan gelin oluyormuş. E sıra sana geldi mi şimdi? ‘’
Ellerini kurtarmak için çabalarken Şahin’in yüzüne tükürmeyi de ihmal etmedi. Oldu olası bu pisliğin bakışlarından hoşlanmamıştı.
‘’Sözlüyüm sözlü şerefsiz. Başkasının yârine bakacak kadar namussuz mu oldun sen?’’
Karşısındaki adam kızın sözleri üzerine sadece gülümsedi. Ellerini daha da sıkarak bakışlarını dikti.
‘’Sözlü? Nerede? Bu kelimenin karşısında bir adam göremiyorum.’’
Tam o esnada Şahin’in ensesinden kocaman bir el tuttu. Koca delikanlıyı kendine çevirip Osmanlı tokadını yapıştırdı.
‘’Adam mı arıyorsun Deli Şahin?’’ bağrına vura vura mahalleye haykırdı.
‘’Adam burada burada.’’ Karnına vurduğu tekmelerle bağırmaya devam etti.
‘’Sen kimin gelinini köşeye sıkıştırdığını biliyor musun?’’
Rüveyda elini ağzına kapatmış yerde kanlar içinde yatan Şahin’i izliyordu. Savurlu Şevket'in ne zaman geldiğini görmemişti; ama böyle bir durumu da yaşamak istemezdi. Mahallede ne kadar oturan varsa sokağa döküldü. Bu kişilerin arasında hanımı Dilan ile kızı Sare de vardı. Rüveyda’nın annesi de olay yerine yaklaşmıştı. Cılız bir sesle ''Kızım!'' diyebildi. Olayın ne olduğunu anlamaya çalışırken Şevket'in öfkesinin nedenini anlamaya çalışıyordu.
Şevket Rüveyda’nın yanına gelerek elini tuttu.
‘’Korkma kızım.’’ Rüveyda’nın titreyen bedenini kollarıyla kavradı, yüzünü mahalleye çevirdi.
Dilan Sare'nin yanına sokularak ancak kızının duyacağı seste yakınmaya başladı.
''Vay orospu! Nasıl kuyruk salladı da Şahin düştü peşine?''
Sare eşinin ailesine belli bir muhabbet beslediği için annesinin görümcesi hakkında söyledikleri zoruna gidiyordu.
''Sus anne! Kızın günahını alma.''
Dilan başındaki mor yazmasını dişleyerek hıncını almaya çalışıyordu. Ona göre düğünden önce aleme rezil olmuştu. Bebeklikten bu yana bildiği Rüveyda yine yapmıştı yapacağını. Çocukken de sevmezdi, şimdi de.
Şevket karısı Dilan'ın sinirli bakışlarına inat sesini olabildiğince yükselterek konuşmasına devam etti.
‘’Burada olan herkes bilsin ki bu kız oğlum Hazar’ın sözlüsüdür. Kimse görücü diye Şıh’ın kapısını çalmasın.’’
Şevket’in ağzından çıkan sözler Rüveyda’nın kalbinde kelebekler uçuruyordu. Hazarla evlilik artık aleme ilan edilmişti. Kalbi pır pır olan Rüveyda hayal alemindeki isteklerinden birine artık kanat çırpmıştı.
'Ah Rüveyda!' diyordu kader 'İyisiyle kötüsüyle koşarak geliyorum yarınlarına.'