Feride, Gül'ün o geceki laflarını kafasından atamadı. Ama korkuyu, daha beter yaltaklanmaya çevirmekte üstüne yoktu. Sabah erkenden kalktı, Çelik Ağa'nın favori helvasını yaptı, üstüne de götürüp yatağında kahvaltı etti onun. "Uyan beyim, güneş sizi bekliyor," diye mırıldandı yatağın kenarına oturup, eliyle onun sakalını okşayarak. "Rüyalarınıza girdim mi?"
Çelik, gözlerini aralayıp o iri, kaslı gövdesiyle doğruldu. "Girmez olur musun?" diye gürledi, elini Feride'nin beline doladı. "Senin gibi ateşli bir şeytan varken, rüya da neymiş?"
Feride, kıkırdadı, kırıtarak. "Aman beyim, Gül abla duyacak!"
"Duysun!" dedi Çelik, sesini bilerek yükselterek. "Duysun da kıskansın! Bak gör, nasıl kuruyup solduğunu. Senin gibi bir kadın, bir erkeği diriltir. Onun gibi bir kütük, sadece kül eder."
Aşağıda mutfakta, çaydanlığı dolduran Gül, her kelimeyi duydu. Kulakları uğulduyordu. Eskiden bu laflar bıçak gibi saplanır, içini paramparça ederdi. Şimdi öyle değildi. Şimdi, karnında ağır, sıcak bir taş gibi oturan bir öfke vardı. Kıskançlık mıydı? Evet, bir bakıma. Ama Çelik'i değil, onun Feride'ye gösterdiği o iğrenç, hayvani ilgiyi kıskanıyordu. Neden? Neden bu pis herif, o üç kuruşluk orospuya böyle davranıyor da, ona yıllarca tek bir insan gibi bakmamıştı? İçinde bir şey yırtılıyordu. Adalet değildi bu his. Daha çok, kendi payına düşenin çalınmış olmasının verdiği öfkeydi.
Feride, ağanın gözdesi olma yolunda tüm engelleri kaldırmaya kararlıydı. Bir öğle sonrası, Çelik avluda nargilesini içerken, Gül'ü yanına çağırdı. "Beyim," dedi, yanakları allık gibi kızarık. "Gül abla galiba bana gücenik. Bugün kilerde ona sorduğumda, bana yanlış yeri gösterdi. Neredeyse beyimin en sevdiği incir kavanozunu bulamayacaktım."
Çelik, keyifle bir duman çekti, sonra köpürdü. "GÜL! Çabuk gel buraya!"
Gül, mutfaktan çıktı, ellerini önlüğüne sildi. Yüzünde ifade yoktu.
"Ne bu şimdi?" diye kükredi Çelik. "Feride'ye yanlış dolap göstererek, benim ağzımın tadını mı bozacaksın? Senin gibi kısır, bereketsiz, şimdi de hain mi olacaksın?"
Gül'ün içi kanıyordu. Ama yüzü hiç değişmedi. "Gösterdim," dedi sadece. "Kendisi anlamamıştır."
"Yalan söylüyor!" diye atıldı Feride, gözlerinde sahte bir şaşkınlıkla. "Abla, niye böyle yapıyorsun? Sana bir şey yapmadım ki? Sadece beyimin sevdiği şeyleri öğrenmek istiyorum."
Çelik, ayağa kalktı. Bir adımda Gül'ün önüne geldi. Kokusu, ter ve tütün karışımı, Gül'ün burnuna doldu. "Demek yalan söylüyorsun ha? Benim gözümün önünde?" Eli kalktı, tokatı indirdi. Ses, avluda patladı. Gül'ün başı yana savruldu, yanağı aniden kızardı. Ama o, sadece yere baktı. İçinde bir şey daha öldü. Ve o ölen şeyin yerini, Feride'ye karşı koyu, zehirli bir nefret aldı.
"Özür dile!" diye gürledi Çelik.
Gül, yavaşça başını kaldırdı. Önce Çelik'e, sonra Feride'ye baktı. Feride'nin dudaklarında, gizlemeye çalıştığı küçük, zafer dolu bir gülümseme vardı. Orospu. Seni böyle mi yeneceksin beni?
"Özür dilerim," dedi Gül, sesi metal gibi.
Feride, hemen yelkenleri suya indirdi. "Olur mu abla, ben de belki yanlış anladım. Önemli değil." Sonra Çelik'e döndü, elini onun koluna doladı. "Aman beyim, kızmayın öyle. Gül ablanın da gönlü olsun. Belki bana alışamadı daha. Zamanla hepimiz bir aile gibi oluruz."
Çelik, Feride'nin yanağını sıktı. "Bak sen şu merhamete. Görüyor musun Gül? Senin gibi taş kalpli değil. Aferin canım, sana yakışıyor."
O akşam, Gül odasında tek başına yatarken, yanağı hâlâ yanıyordu. Ama bu sefer acı, sadece fizikseldi. Asıl yanan, içiydi. Kafasında bir fikir dönüp duruyordu: Çelik, bu aptal kızın oyunlarına kanıyordu. Demek ki aptaldı. Etrafındaki herkesin onu nasıl manipüle etmeye çalıştığını göremeyecek kadar salaktı. Bu, bir zayıflıktı. Ve Gül, bu zayıflıktan nasıl faydalanacağını düşünmeye başladı. Ama önce, içindeki o iğrenç, kemirgen duyguyu anlaması gerekiyordu: Kıskançlık.
Evet, kıskanıyordu. Çelik'in Feride'ye dokunuşunu, ona verdiği o aşağılık ilgiyi, onunla gülüp şakalaşmasını kıskanıyordu. Bunu itiraf etmek, midesini bulandırıyordu. O herifi nasıl kıskanırdı? Ama durum bu değildi. Sahip olamadığı, asla tadamadığı bir "şey"i, o değersiz sürtüğün elinde görmekten nefret ediyordu. Bu evdeki tek insanlık ışıltısı, yanlış ellere düşmüştü. Ve Gül, onu o ellerden kurtarmak değil, o ışıltıyı söndürmek istiyordu.
Fırsat, bir hafta sonra geldi. Çelik, köyden misafirlerle içki masası kurmuştu. Feride, sürekli yanında, meze taşıyor, kahkahalar atıyor, "beyim"lerini yağdırıyordu. Gül ise mutfakta, bulaşıklarla boğuşuyordu. İçeriden yükselen erkek kahkahaları ve Feride'nin cilveli sesi, kulaklarını tırmalıyordu.
Bir ara, Feride mutfağa girdi, yanağı hafif kızarmış, gözleri ışıldıyordu. "Abla, beyim nar gibi kırmızı şarap istedi. Şu şişeyi açıverir misin?" Eliyle zarif bir şarap şişesini işaret etti.
Gül, şişeyi aldı, açtı. Feride'ye uzatırken, göz göze geldiler. "Çok şey istiyor beyin," dedi Gül, sesi alttan alta iğneli. "Hem şarap, hem kahkaha, hem de... başka şeyler. Yetişebiliyor musun?"
Feride'nin yüzündeki gülümseme biraz söndü. Ama şarabı alırken, cevabı yapıştırdı: "Benim gençliğim var, abla. Sizin gibi tükenmiş değilim. Hem beyim de istedikçe, ben verdikçe memnun." Göz kırptı. "Belki siz de biraz şarap içseniz, içiniz ısınır."
Gül, ona arkasını döndü. O an, içinde bir karar verdi. Bekleyecek, sabredecekti. Çünkü Feride'nin zaferi, aynı zamanda onun en büyük zayıflığıydı. Gözdesi olmak için her şeyi yapıyordu. Ve bu, onu pervasızlaştıracak, sonunda da Çelik'in gözünde değersizleştirecekti. Gül'ün yapması gereken tek şey, bu süreci hızlandırmaktı.
Birkaç gün sonra, Çelik kasabaya gitti. Evde yalnız kalan iki kadın, sessiz bir savaşın içinde gezinip durdular. Öğle vakti, Feride salonda, Çelik'in koltuğuna kurulmuş, radyoyu dinliyordu. Gül içeri girdi, yerleri silmek için.
"Ah, abla," dedi Feride, ayağını kaldırarak. "Şurayı da güzelce siliver. Beyim döndüğünde tertemiz olsun."
Gül, yere çömelip silmeye başladı. Feride, yukarıdan onu seyrediyordu. "Biliyor musun," diye lafa başladı, sesi şeker gibi. "Beyim geçen gece dedi ki, 'Feride, sen bu eve geldiğinden beri, Gül daha da çekilmez oldu. Sanki içine kapanıp taş kesildi.' Ben de dedim ki, 'Aman beyim, abla biraz kıskanıyor olabilir mi?' "
Gül, silmeyi bıraktı. Yavaşça doğruldu. Bezi elinde tutuyordu, su damlıyordu. "Ne dedi?"
Feride, gülümsemesini biraz daha büyüttü. "Dedi ki, 'Kıskansın. Taş kesilsin. Senin varlığın, onun yerini hatırlasın diye iyi oldu.' "
İşte o an oldu. Gül'ün içindeki o buz gibi öfke, aniden kaynadı. Kıskançlık, nefret, aşağılanma... Hepsi bir araya gelip, beynindeki son bağları da kopardı. Elindeki ıslak bezi, aniden Feride'nin o gülümseyen yüzüne fırlattı.
"Al!" diye hırladı. "Al da sil şu göt gibi sırıtan suratını! Sen kimsin de benim hakkımda laf ettiriyorsun, orospu!"
Feride, çığlık attı, bezi yüzünden atarken. "Delirdin mi sen?!"
"Delirdim evet!" diye bağırdı Gül, artık kendini tutamayarak. "Senin gibi ağzına sıçtığımın yollu orospusu yüzünden delirdim! O herifin gözüne girmek için beni parçalıyorsun değil mi? İyi yağla döşekleri, iyi yala götünü! Bakalım o pis herif, senin genç etin koktuğunda ne yapacak? Beni mi daha çok dövecek, yoksa seni mi sokak köpeği gibi kapının önüne atacak?" Aramızda 2 yaş var orospu bana sürekli abla diyorsun.
Feride, ayağa fırladı, yüzü bej kesilmişti. Korkuyordu, ama öfke de vardı. "Sen delirmişsin! Beyim seni bu evden atacak! Ben onun biricik kadınıyım, sen ise değersiz bir çöpsün!"
"Biricik kadın mı?" diye güldü Gül, acı acı. "Duymadın mı hiç? Bu evin biricik kadını, kapısından içeri giren ilk tazedir. Sen de öylesin. Yarın bir tazesi daha gelir, sen de benim gibi, bulaşıkları yıkarken onun kahkahalarını dinlersin. O zaman anlarsın buradaki yerini, kevaşe!"
İki kadın, nefes nefese, birbirlerine bakıyorlardı. Aradaki tüm yapay nezaket, tüm üstü kapalı oyunlar yok olmuştu. Artık düşmanlık, açık ve nettir.
Feride, gözlerinde yaşlarla, "Ben ona anlatacağım!" diye titredi. "Seni döve döve öldürecek!"
"Anlat!" diye kükredi Gül, ona bir adım daha yaklaşarak. "Git anlat! Ama şunu da söyle ona: Senin 'biricik' kadının, onun kasabaya gittiği her gün, avluda telefonla kimlerle konuşuyor, kimlere 'beyim' diye cilve yapıyor, onu da anlat! Ben duymadım demeyim!"
Bu bir yalandı. Gül hiçbir şey duymamıştı. Ama Feride'nin yüzündeki panik, her şeyi ele verdi. Demek ki bir şeyler vardı. Belki masumdu, belki değildi. Ama Çelik gibi bir paranoyak için, şüphe yeterdi.
Feride'nin rengi tamamen sapsarı oldu. "Y... yalan! İftira!"
"Öyle mi?" dedi Gül, şimdi soğukkanlılığını geri kazanmaya başlayarak. İçi hâlâ korkunç bir heyecanla çarpıyordu, ama zaferin tadı dilinde hissediyordu. "O zaman bir sorun yok. Ben de yanlış duymuşumdur. Ama sen beni ona şikayet edersen, ben de duyduklarımı yanlış da olsa anlatırım. Bakalım kimin sözüne inanır?"
Feride, sanki büyülenmiş gibi, bir adım geriledi. Gözlerindeki zafer ve kibir, yerini tamamen korkağa bırakmıştı. İçine düştüğü tuzağı anlamıştı.
Gül, bezi yerden aldı. "Şimdi," dedi sakin bir sesle, ama içinde hâlâ fırtınalar kopuyordu. "Ben yerimi biliyorum. Sen de kendine bir yer açmaya çalışıyorsun. Ama unutma: Bu evde gerçek güç, o odadaki koltuğu kimin doldurduğu değil, kimin o koltuğu sallayabileceğini bilmektir. Ve ben, artık biliyorum."
Dönüp mutfağa giderken, arkasından Feride'nin hıçkırıklarını duydu. İçindeki kıskançlık ateşi sönmemişti. Hâlâ yanıyor, onu içten içe yakıyordu. Ama şimdi, o ateşi dövmek için bir örs bulmuştu: Feride'nin korkusunu. Ve ilk defa, bu cehennem evinde, elinde bir çekiç vardı.
O gece, Çelik döndüğünde, Feride ona kahkahalarla sarılmadı. Sessiz, ürkek, gözleri şişmişti. Çelik sordu: "Ne oldu sana?"
Feride, Gül'ün mutfak kapısından süzülen bakışlarını hissetti. Titredi. "Hiç beyim," dedi, zorla gülümseyerek. "Özlemişim sadece."
Gül, karanlık mutfakta, hafifçe güldü. Sessizce. İçinden geçirdi: Oyun yeni başlıyor, orospu. Ve bu sefer, kuralları ben koyacağım.