İKİ KADIN ARASINDA SAVAŞ

1486 Kelimeler
Çelik, Feride'nin bu sessiz, ürkek halini bir gün geçirmeden unuttu. Ertesi sabah erkenden kasabadan gelen haberlerle meşguldü. Gül, her zamanki gibi sessizce kahvaltıyı hazırladı, sofrayı kurdu. Feride ise gözleri şiş, yüzü soluk bir şekilde aşağı indi. Çelik'e bakmaya bile cesaret edemiyordu. "Ne bu surat?" diye homurdandı Çelik, simidi eline alırken. "Dün gece özledim diye ağlayan kadın, sabaha karşı yüzünü asmış. Canın mı sıkkın?" Feride, irkildi. "Yok beyim, öyle bir şey... Uyuyamadım sadece." Gül, çaydanlığı getirirken hafifçe burnundan soludu. O ses, Feride'nin kulaklarında bir ihtar gibi çınladı. Başını kaldırdı, Gül'ün yüzünde o bildik ifadesiz ifadeyi gördü. Ama şimdi, o ifadenin altında zehirli bir tatmin gizliydi. Çelik, ikisinin arasındaki gerilimi hissetti. Ama umursamadı. Hatta hoşuna gitti. "Demek uyuyamamışsın," dedi, bir parça peyniri ağzına atarak. "Belki de yatağın soğuk kalmıştır. Bu gece ısıtırım." Feride, zoraki bir gülümseme yapıştırdı. "Siz bilirsiniz beyim." Gül, Çelik'in arkasında durup çayını doldururken, gözlerini Feride'ye dikti. Dudaklarını kıpırdatmadan, sadece bakışlarıyla konuştu: Gördün mü senin biricikliğini? Bir gece soğuk yatak, ertesi gün ısıtma vaadi. Aynı köpeğe atılan kemik gibi. Feride, gözlerini kaçırdı. Elleri hafif titriyordu. Öğleden sonra, Çelik avluda nargilesini içmeye çekildi. Feride, ona eşlik etmek için hazırlanırken, Gül koridorda karşısına çıktı. Elinde bir süpürge vardı. "Geçeceğim," dedi Feride, sesi gergin. Gül, süpürgeyi hafifçe yana çekti, ama tam yol vermedi. "Telaşlanma," dedi alçak sesle. "O herif seni bekler. Zaten başka işin mi var?" "Çekil önümden Gül," diye tısladı Feride. "Dünkü laflarını unutma. Ben senin gibi değilim. Bir yolunu bulur, seni bu evden attırırım." Gül, ince bir gülümsemeyle süpürgeyi tamamen yana çekti. "Tabii canım. Sen bulursun. Ama ben de o telefonda konuştuğun her kimseyle görüşmeye devam ederim. Belki bir gün kasabada karşılaşırız, laflaşırız. 'Beyim'den bahsederiz." Feride'nin yüzü kireç gibi beyazladı. "Sen... sen iftira atmaya devam mı edeceksin?" "İftira mı?" diye hafifçe kafasını yana eğdi Gül. "Peki öyledir diyelim. Ama sen Çelik'e anlatabilecek misin? 'Beyim, Gül bana başka adamla telefonda görüşüyor diye iftira atıyor' diyebilecek misin? Bak, o zaman gerçekten merak eder, kiminle görüştüğünü. Belki de masum bir arkadaşındır, kim bilir? Ama Çelik'in merak ettiği bir şey varsa, onun sonu iyi olmaz." Feride, nefesini tutmuştu. Gül, bir adım daha yaklaştı. "Benimle uğraşacağına," diye fısıldadı, "o herifin gözüne girmenin yollarını düşün. Çünkü biliyorsun, ben bu evin eşyası gibi oldum. Silinemem. Ama sen... sen daha yenisin. Bugün parlarsın, yarın sönersin." Avludan Çelik'in sesi geldi: "Feride! Gelmediğin günün parasını veriyorlar burada!" Feride, Gül'ün yanından adeta fırladı. Gül, onun arkasından bakarken, içindeki o kıskançlık ateşi hâlâ yanıyordu. Ama artık onunla yaşamayı öğreniyordu. Ateş, demiri dövmek için kullanılırdı. Ve Gül, kendini o demir gibi hissetmeye başlamıştı. Akşam yemeğinde gerilim iyice yükseldi. Çelik, Feride'nin dalgınlığını ve Gül'ün alışılmadık derecede 'rahat' duruşunu fark etti. "Ne oldu size bugün?" diye sordu, kemiği elinden atarak. "İkiniz de tuhaf tuhaf bakınıyorsunuz. Gül, senin yüzün de garip. Feride'ye mi çattın yine?" Gül, başını kaldırdı. "Ben mi bey? Ne haddime. Feride hanım, beyin gözdesi. Ben ona nasıl çatayım?" Feride, göz ucuyla Gül'e baktı. İçinden küfrediyordu. İki yüzlü orospu. Şimdi de rol yapıyor. "Öyle mi?" diye güldü Çelik, iyi. "Bari öğrenmişsin haddini. Feride, sen de rahat dur. Gül'ün lafına takılma. O, bildiğin gibi taş gibidir. İçinde ne varsa, kendine saklar." "Evet beyim," diye mırıldandı Feride. "Saklar." Gül, bir lokma ekmeği ağzına götürdü. Çiğnerken, Feride'ye baktı. "Evet," dedi sakince. "Ben saklarım. Ama bazen, saklanan şeyler çürür. Kokmaya başlar. Her yere siner." Çelik, kaşlarını çattı. "Ne demeye çalışıyorsun Gül?" "Hiç beyim," dedi Gül, çorbasından bir kaşık aldı. "Sadece lafın gelişi. Mesela, kilerdeki peynirleri saklarsın, küflenir. Sonra tüm kilere kokusu siner. Temizlemek zor olur." Feride'nin elindeki kaşık hafifçe şıngırdadı. "Belki de zamanında tüketmek lazım," dedi, sesi titrek. "Eskiyen şeyleri tutmanın alemi yok." Gül, bir an için kaşlarını kaldırdı. "Doğru. Ama bazı şeyler hep eski kalır. Dayanıklıdır. Bazı şeyler ise çabuk bozulur. Hele bir de üstüne yanlış şeyler dökülürse..." "Kesin!" diye kükredi Çelik, elini masaya vurarak. "Ne bu gizli gizli laflar? İkiniz de ağzınızı açıp düzgün konuşun!" Sessizlik oldu. İki kadın da başlarını önlerine eğdi. İçlerinde aynı nefret kaynıyordu, ama sebepleri farklıydı. Sonra Feride, aniden ayağa fırladı. "Ben dayanamıyorum!" diye bağırdı, gözlerinden yaşlar boşanırken. "Bu kadın... Gül... bana iftira atıyor beyim! Beni başka adamlarla itham ediyor! Dün de üstüme saldırdı, bezi yüzüme fırlattı!" Çelik'in gözleri faltaşı gibi açıldı. Yavaşça sandalyesinden kalktı. "Ne?" Gül, hiç kıpırdamadı. Çorbasını içmeye devam etti. Sadece kaşığını yavaşça tabağa bıraktı. "Doğru mu bu Gül?" diye gürledi Çelik, ona dönerek. Gül, başını yavaşça kaldırdı. Yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı. "Ne iftirası beyim? Ben Feride hanıma ne dedim ki?" "Yalan söylüyorsun!" diye çığlık attı Feride. "Telefonda başka adamlarla konuştuğumu söyledin! Dün bana her şeyi itiraf ettin!" Gül, gözlerini kırpıştırdı. "Feride hanım, siz beni yanlış anlamışsınız. Dün sadece, sizin kasabada bir arkadaşınızla telefonda konuştuğunuzu gördüğümü söyledim. Kızlık arkadaşın falandır herhalde dedim. Başka adam dediğim nereden çıktı?" Feride, donakaldı. Tuzağı anlamıştı. Gül, kelimeleri büküyor, gerçeği yumuşatıyordu. Çelik, iki kadın arasında bakakaldı. Şüphe, yüzüne yansımıştı. "Ne arkadaşı Feride? Kimle konuşuyorsun kasabadan?" "Hiç kimsey-le beyim!" diye titredi Feride. "Yani... yani sadece kasabadan bir kız arkadaş. Zeynep. Onunla görüşüyoruz ara sıra." "Telefon numarasını ver," dedi Çelik aniden, sesi buz gibi. "Şimdi ara da konuşalım beraber. Merak ettim bu Zeynep'i." Feride'nin dünyası başına yıkılıyordu. Zeynep diye biri yoktu. Ya da vardı, ama onunla bu konuda konuşamazdı. "Beyim, lütfen," diye yalvardı. "Niye böyle yapıyorsunuz? Bu kadın sizi bana düşman ediyor!" Gül, sessizce yerinden kalktı, tabağını aldı. "Ben bulaşıkları yıkayayım," dedi sakin bir sesle. "Siz halledin bu meseleyi." "Otur!" diye kükredi Çelik. "Sen de gitmiyorsun hiçbir yere. Söyle, ne gördün?" Gül, derin bir nefes aldı. "Beyim, ben avlunun köşesinde çamaşır asarken, Feride hanımın arka bahçede telefonda konuştuğunu gördüm. Gülüyordu, 'ay canım, beyim kasabaya gitti, rahatız' falan dedi. Başka bir şey duymadım. Kiminle konuştuğunu da bilmem. Belki gerçekten Zeynep'tir. Ben sadece gördüğümü söylüyorum." Her kelime, ustalıkla seçilmişti. 'Beyim kasabaya gitti, rahatız' cümlesi, Çelik'in kafasında şimşekler çaktırdı. Çelik, yavaşça Feride'ye döndü. "Demek rahatmışsın ben gidince?" "Hayır! Öyle bir şey demedim!" diye ağladı Feride. "O uyduruyor! Kasıtlı yapıyor! Seni benden soğutmak istiyor!" "Benim senden soğumama gerek yok," diye gürledi Çelik. "Sen zaten soğuksun. Ama bu işin içinde iş var." Feride'ye bir adım attı. "Telefonunu ver." Feride, titreyerek telefonunu çıkardı. Çelik, eline aldı, mesajlarına, arama kayıtlarına baktı. Özel bir şey yoktu. Feride, her şeyi silmişti zaten. Ama şüphe, tohumunu ekmişti bile. "Bundan sonra," dedi Çelik, sesi tehdit dolu, "ben kasabaya her gittiğimde, telefonun salondaki masada kalacak. Anlaşıldı mı?" Feride, gözyaşları içinde başını salladı. Çelik, sonra Gül'e döndü. "Sen de. Laf taşıma, iftira atma. Bir daha böyle bir şey duymayayım." Gül, başını eğdi. "Baş üstüne beyim." Ama içinden gülümsüyordu. Savaşın ilk cephesini kazanmıştı. Çelik'in aklına şüpheyi sokmuştu. Feride'nin üstündeki o 'gözde' cilası çatlamıştı. O gece geç saatlerde, Gül mutfakta bir şeyler içiyordu. Feride içeri girdi. Gözleri kıpkırmızı, yüzü öfkeden bembeyazdı. "Mutlu musun şimdi?" diye tısladı. "İstediğin oldu mu orospu?" Gül, bardağını yavaşça masaya koydu. "Ne istemişim ki? Ben sadece gerçeği söyledim." "Gerçek dediğin yalan!" diye bağırdı Feride, ama sesini alçak tutmaya çalışıyordu. "Ben hiç kimseye 'rahatız' falan demedim!" "Demesen iyi edersin," dedi Gül soğukkanlılıkla. "Çünkü bir daha böyle bir şey duyarsam, bu sefer Çelik'e değil, kasabadaki dedikoducu kadınlara anlatırım. Bakalım senin 'biricik' liğin ne kadar sürer o zaman." Feride, sanki fiziksel bir darbe yemiş gibi sendeleyerek bir sandalyeye çöktü. "Neden? Neden bana bunu yapıyorsun? Sana ne zararım var?" Gül, bir an için sustu. İçindeki o kıskançlık canavarı kıpırdandı. "Ne zararın mı var? Sen bu eve geldiğin gün, bana olan her şeyin zararı oldu. Senin her kahkahan, her cilven, o herifin sana baktığı her an, bana vurulmuş bir tokat gibiydi. Sen bunu anlayamazsın. Çünkü sen asla benim yerimde olmadın." "Senin yerinde olmak mı?" diye güldü Feride, "Kim ister ki senin yerinde olmayı? Sen bu evin köpeğisin Gül. Hiçbir değerin yok. Ben en azından bir süreliğine de olsa, insan gibi muamele gördüm." Gül'ün yüzündeki ifade değişti. Soğukluğu, anlık bir öfkeyle yer değiştirdi. "İnsan gibi muamele mi? O herifin elini sırtında hissetmek, onun kokusunu ciğerlerine çekmek insan gibi muamele mi? Sen daha insanlığın ne olduğunu bilmiyorsun. Sadece fiyatını biliyorsun. Ve biliyorsun ki, fiyatın her geçen gün düşüyor." Feride, ayağa fırladı. "Benim fiyatım düşüyorsa, senin hiç fiyatın yok! Sen sıfırsın! Hiçsin!" "Belki," dedi Gül, yeniden soğukkanlılığını bulup. "Ama hiç olmak, bir şey olmaktan daha iyidir bazen. Çünkü hiç kimse, hiçbir şeyi elinden alamaz." İki kadın, mutfağın loş ışığında birbirlerine baktılar. Aradaki nefret, artık soluk alıp veriyor, canlı bir varlık gibiydi. "Bu savaşı kazanamazsın," dedi Feride sonunda, sesi boğuk. "O beni seviyor." Gül, hafifçe güldü. "O kimseyi sevmez. O sadece sahiplenir. Ve seni sahiplendi. Ama bir eşya gibi. Eskiyince atacak." "O zaman sen ne olacaksın?" diye sordu Feride, son bir kozunu oynayarak. "Sen zaten atılmışsın." Gül, bardağını tekrar eline aldı. İçindekini bir yudumda bitirdi. Sonra Feride'ye baktı. "Ben atılmadım. Ben bu evin temel taşıyım. Çirkin, görünmez, ama yok edilemez. Ve sen gibi geçici süsler gelir geçer. Ama taş hep yerinde kalır." Feride, cevap veremedi. Dönüp mutfaktan çıktı. Ayak sesleri merdivenlerde kaybolurken, Gül pencereden dışarı, karanlık avluya baktı. İçindeki kıskançlık hâlâ yanıyordu. Belki de hiç sönmeyecekti. Ama artık onun esiri değildi. Onu bir silaha dönüştürmüştü. Ve bu gece, o silahı ilk kez kullanmıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE