ATEŞİN İÇİNDEKİ OYUN

1419 Kelimeler
Çelik, ertesi sabah kasabanın yolunu tutmuştu. Evde, gerilim dolu bir sessizlik hakimdi. Feride, onun gidişini pencereden izledi. Jeep’in tozu dumana kattığı avlu kapısından uzaklaşmasıyla birlikte, yüzündeki ürkek ifade silindi, yerine soğuk bir kararlılık geldi. Sırtını dayadığı pencere pervazından itibaren her adımı hesaplanmıştı. Doğruca banyoya gitti. Çelik’in en sevdiği o losyonu süründü, saçlarını kabarttı, en dar, en açık renkli giysisini giydi. Aynanın karşısında döndü, bir yandan da içinden konuşuyordu: “Göreceğiz senin taş gibi dayanıklılığını, orospu. Bakalım yerinden oynayacak mısın?” Salona indi. Gül, yerleri silmekteydi. Sırtı dönüktü. Feride, kasıtlı olarak onun önünden geçti, parfümünün ağır kokusu odayı doldurdu. Kanepeye uzandı, telefonunu eline aldı. Bacak bacak üstüne attı. Eteği iyice yukarı sıyrıldı. Gül, sildiği yere bakıyordu ama her hareketi duyuyor, her kokuyu alıyordu. Yüreğinin derinliklerinde o bildik, kemirici ateş yeniden harlanıyordu. Eli sıkılaştı. “Sürtük,” diye mırıldandı içinden. “Şimdi tek başımıza kaldık diye cilvelerine başlıyorsun. Sanki onun yerine beni kışkırtacaksın.” Feride, telefonunda oynuyormuş gibi yaparken, yüksek sesle, şehvetli bir iç çekişle, “Ah, beyim…” diye mırıldandı. “Dün gece nasıl da yakıyordu beni. Kasabaya gitmeseydi keşke, bütün gün yanımda olsaydı.” Gül’ün sırtı gerildi. Feride devam etti, sesini biraz daha yükselterek: “Telefonu neden masada bırakayım ki? Onu her an arayabilirim, ‘Beyim, özledim’ diye. Belki de şimdi ararım. ‘Dün geceyi unutamadım’ derim. ‘Eve dön…’ derim.” Sesi, kasıtlı bir cıvıklıkla titriyordu. “Kes sesini,” diye tısladı Gül, yerinden kalkmadan. Siliyor gibi yapmayı bırakmıştı. “Duymak istemiyorum.” “Ne oldu Gül?” diye tatlı bir sesle sordu Feride, başını çevirmeden. “Rahatsız mı oldun? Yoksa… kıskandın mı? Çelik ağa bana dokununca, beni öperken, senin hiç tadamadığın şeyleri bana yaparken, içinde bir şeyler kıpırdıyor, değil mi? O taş gibi kalbinin altında bir şeyler sızlıyor.” Gül, aniden doğruldu. Yüzü bembeyazdı, gözleri Feride’nin üzerine mermi gibi dikilmişti. “Senin gibi her herife açılan bir sürtüğün yaşadıklarını kıskanacak değilim. O seni kullandıkça kullanıyor. Ben bunu biliyorum. Sen ise zevk alıyormuş gibi yapıyorsun. İkiniz de birbirinize layıksınız.” Feride, kanepeye yaslanıp Gül’e baktı. Dudaklarında zalim bir gülümseme vardı. “Kullandıkça kullanıyor, evet. Ama en azından kullanılıyorum. Sen ise kullanılmaya bile değer görülmüyorsun. Çürümeye bırakılmış bir eşya gibi, köşede tozlanıyorsun. İtiraf et, dün gece onun sesini duyduğunda, koridorda dikilip dinledin, değil mi? Odamıza bakarken için yandı.” Gül, yumruklarını sıktı. Tırnakları avcuna batıyordu. “Sus,” dedi, sesi giderek yükseliyordu. “Sus yoksa…” “Yoksa ne?” diye atıldı Feride, ayağa kalktı. Üzerine doğru yürüdü. “Ne yapacaksın? Çelik ağaya mı koşacaksın? Git, söyle. Bakalım sana inanacak mı yoksa seni deliren bir orospu olarak mı görecek? Dün gece gördün sonucunu. O bile artık senin laflarından şüphe duyuyor.” İki kadın, birbirlerine bir metre kala durdular. Aralarındaki hava elektriklenmişti. “Sen bu evi batıracaksın,” dedi Gül, nefesi hızlı. “Senin yüzünden huzur kalmadı.” “Huzur mu?” diye kahkaha attı Feride, acımasızca. “Senin huzurun, bu evin mezarlık gibi sessiz olmasıydı. Ben geldim, biraz hayat getirdim. Çelik ağa da bundan hoşlanıyor. Senin o ölü gibi huzurundan sıkılmıştı zaten. Ben olmasam, başkasını getirecekti. Sen asla ‘o’ olamayacaksın. Anladın mı? Hiçbir zaman.” Gül’ün gözlerinde tehlikeli bir ışık yandı. O an, itiraf etmese de, Feride’nin her kelimesi içine bıçak gibi saplanıyordu. Çünkü doğruydu. Çelik’in gözünde o, artık sadece bir hizmetçiydi. Feride ise… bir zevk aracıydı. Ve bu ayrım, Gül’ün yıllarca süren sadakatinin üstüne bir küfür gibi çöküyordu. “Peki,” dedi Gül, sesi aniden soğudu. Bu hızlı değişim, Feride’yi ürpertti. “Madem öyle. O zaman oynamaya devam edelim. Bakalım kim dayanacak? Sen onun yatağında cilve yaparken, ben de senin hayatının altını oymaya devam edeceğim. Tek bir yanlış hareketin, tek bir kaçamak görüntün… Kasaba seninle ilgili hikayelerle dolup taşacak. O zaman Çelik’in seni ‘kullanma’ keyfi de kaçar. Atar. Belki de daha kötüsünü yapar. Sen onu tanımıyorsun. Ben tanıyorum.” Feride’nin kibirli ifadesi bir an sarsıldı. Gül’ün tehdidi boş değildi. Kendini toparladı, küçümseyici bir tavırla, “Boş konuşuyorsun,” dedi. “Ben onu idare etmesini biliyorum.” “İdare et,” dedi Gül, yerleri silmek için eğilirken. “Ama unutma, her gece yatağına girdiğinde, ben bu evin bir köşesindeyim. Ve her sabah, onun kahvesini ben hazırlıyorum. Senin kokun yastıklarda solarken, onun kulakları benim sözlerimde. Uzun bir savaş bu. Ve ben hiç yorulmayacağım.” Feride, öfkeyle arkasını döndü. İçeri, Çelik’in odasına yöneldi. Kapıyı çarparak kapattı. Gül ise, dizlerinin üzerinde, suyun içine düşen bir damla gözyaşını saklayarak silmeye devam etti. O damla, nefretinden değil, çaresizliğindendi. Ama çaresizlik, onu daha da acımasız kılıyordu. Öğleden sonra, Çelik beklenmedik bir şekilde erken döndü. Üzerinde toz toprak, yüzü asıktı. Kasabada işler ters gitmişti. Kapıyı tekmeyle açıp içeri girdi. Feride, hemen cilve yapmak için üzerine atılmaya hazırlandı ama Çelik’in bakışı onu durdurdu. “Kahve,” diye homurdandı, kanepeye yığılırken. “Çabuk.” Gül, zaten hazırlıklıydı. Demlik kaynıyordu. Bir dakika içinde, tam istediği kıvamda, şekersiz kahveyi önüne getirdi. Çelik, bardağı aldı, bir yudumda içti. “Bir tane daha,” dedi, sertçe. Feride, kenarda kalmış, rol çalınmış bir aktris gibi hissediyordu. “Beyim, üstünüz toz olmuş, bir şey mi oldu?” diye yumuşak bir sesle yaklaştı. “Oldu da ne olacak?” diye tersledi Çelik. “Sen mi düzelteceksin?” Feride, geri adım attı. Gül, ikinci kahveyi getirirken, Feride’ye anlamlı bir baktı. Bakışında, “Gördün mü?” yazıyordu. Feride, içinden küfrederek salondan çıktı. Mutfağa geçti, su içmek için. Gül, Çelik’in yanında kaldı. Onun öfkesini, sessizce bekleyerek idare etti. Bu, onun uzmanlık alanıydı. Akşam, Çelik’in siniri yatışmıştı. Yemekte, Feride yeniden sahne almak istedi. Çelik’in tabağına fazladan et koydu, “Beyim, siz yorulmuşsunuz, iyice beslenmelisiniz,” diye şefkatli bir ses tonu takındı. Ayağıyla, masanın altında, Çelik’in bacağına hafifçe dokundu. Çelik, bir an için yüzündeki sert ifade yumuşadı. “Sen de ye kızım,” dedi, sesi azıcık ılımıştı. Gül, bunu gördü. İçindeki canavar yeniden kıpırdandı. O an, aklına bir fikir geldi. Yemek biterken, “Beyim,” dedi sakin bir sesle. “Bugün kasabadan geçerken, bakkal Hasan size selam söyledi. ‘Çelik ağanın yeni gelini ne alemde, bir ara görsek’ dedi. Dedim ki, ‘Feride hanım evde, beyimle vakit geçiriyor, pek dışarı çıkmaz’.” Feride’nin çatalı tabağına hafifçe çarptı. Gül’ün kasıtlı olarak ‘gelini’ ve ‘beyimle vakit geçiriyor’ kelimelerini vurguladığını anlamıştı. Bu, masum bir selam gibi görünüyordu ama alt metni, Feride’nin kasabada konuşulduğu ve Gül’ün onu savunduğu yönündeydi. Çelik’in hoşuna gidebilirdi. Çelik, kaşını kaldırdı. “Öyle mi demiş? İyi demişsin. Dışarı çıkmasın daha iyi. Laf olur.” “Tabii beyim,” dedi Gül, başını eğerek. “Ben de öyle düşündüm. Hele ki Feride hanım genç ve güzel, dışarıda göz olur. Burada, evin içinde, sizin gözünüzün önünde daha güvenli.” Feride’nin kanı dondu. Gül, onu övmüş gibi yapıyordu ama aslında onu bir ‘sorun’ olarak, dışarı çıkarsa baş belası olacak bir meta olarak sunuyordu. Ve Çelik, bu mantığı yutmuştu. “Doğru söylüyorsun Gül,” diye mırıldandı Çelik, Feride’ye baktı. “Sen fazla sokağa çıkma. İhtiyacın olursa Gül alışverişi halleder.” Feride, öfkeden dili tutulmuş halde, “Peki beyim,” diyebildi. Gül, tabağını kaldırırken, Feride’ye baktı. Gözlerinde zaferin soğuk ışıltısı vardı. Bir taşla iki kuş vurmuştu: Hem Çelik nezdinde ‘akıllı ve sadık’ hizmetçi rolünü pekiştirmiş, hem de Feride’nin özgürlüğünü bir nebze daha kısıtlamıştı. O gece, Çelik yorgun olduğu için erken yattı. Feride, yanına gitmek istedi ama Çelik, “Bugün yorgunum canım, sen kendi odanda yat,” dedi. Bu, Feride için küçük bir darbeydi. Koridorda, Gül ile karşılaştı. Gül, elinde bir çarşaf demetiyle merdivenleri çıkıyordu. “İşte,” dedi Gül alçak sesle, Feride’nin yanından geçerken. “Fiyat düşüşü böyle başlar. Önce ‘yorgunum’ derler. Sonra ‘canım istemiyor’ derler. En sonunda, sen yan odada yatarken, o başkasını getirir.” Feride, sinirden titreyerek, Gül’ün kolunu sertçe tuttu. “Sen… sen bu lafların hesabını vereceksin!” Gül, çarşafları düşürmemek için dikkatli bir hareketle kolunu kurtardı. “Ben hiçbir şey söylemedim. Sadece gerçeği söylüyorum. Onun gözünde değerin kalmadığı an, benim için de bitsen, umurumda olmaz. Ama sen bitene kadar, ben buradayım. Ve her gün, biraz daha yaklaşıyorum seni bu evden atmaya.” “Atamazsın!” diye tısladı Feride. “O beni sever.” Gül, hafifçe güldü. “Sevdiği için mi geldin bu eve? Yoksa sevdiğin için mi kalıyorsun? İkiniz de birbirinize yalan söylüyorsunuz. Ama ben yalan söylemiyorum. Nefretimde çok samimiyim.” Çarşaflarla yukarı çıktı. Feride, alt katta, karanlık salonda tek başına kaldı. Gül’ün kelimeleri, kafasında yankılanıyordu. İçine bir korku düşmüştü. Belki de Gül haklıydı. Belki de bu, yavaş bir sonun başlangıcıydı. Ama pes etmeyecekti. Gül’ü alt etmeliydi. Yoksa, bu evde kalıcı olanın kim olacağı belli olacaktı. Ve o, atılıp sokaklarda kalmak istemiyordu. Savaş kızışıyordu ve kuralları acımasızdı: Ya kazanacak, ya da kaybedip yok olacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE