"Figlio Di Puttana!"

3821 Kelimeler
İnci, Sevim annesiyle yaptığı konuşmadan sonra mutfaktaki işinin başına döndüğünde kafasının karıştığını hissediyordu. Minik, savunmasız bir bebek, boyundan büyük bir hastalıkla mücadele ediyor ve yaşama tutunmaya çalışıyordu. Tedavisi tek bir iğneye bağlı olan bu hastalık, kanser gibi uzun bir tedavi süreci gerektirmiyordu belki ama o kadar parayı bulmak, kendisi için adeta imkânsız gibi görünüyordu. Umut’un durumu aklında dönüp duruyor ve bu hayatta her şeyin geçici olduğunu hatırlatıyordu. Şikayet ettiğimiz hayat, belki de bir başkasının hayalidir. (Tolstoy) Başını kaldırıp etrafa baktı; mutfaktaki yoğun tempo, onu gerçeklerden biraz olsun uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ama içindeki sıkışmışlık duygusu bir türlü geçmiyordu. Hızla önlüğünü silkeleyip işine döndü, ama çaresizlik ve Umut’un durumu aklını meşgul etmeye devam ediyordu. Kendisi bir avuç paraya muhtaçken, bir can kurtarmak için nasıl mücadele edecekti bilmiyordu… Yine tutamayacağı sözler vermek ve hem kendine, hem başkalarına yeni hayal kırıklıkları yüklemek istemiyordu. Lakin içten içe bu parayı bulmanın her yolunu muhakkak deneyeceğini de biliyordu. Şef garson mutfağa gelip bütün personelleri askeri bir disiplinle bir araya toplamış ve akşam restoranda çok önemli bir iş yemeği olacağını, ülkenin sayılı zenginlerinden olan bir iş adamıyla beraber dört kişinin daha geleceğini söylüyordu. Resmen kırmızı alarm ilan edilmiş gibi herkes Şef garson da dahil tedirgin olmuştu. İnci, bunu bir ışık, bir şans olarak görebilir miydi? Belki bir fırsatını yakalarsa CV’sini o iş adamına verebilirdi? Birdenbire yüreğinde hissettiği ferahlamayla minicik gülümsedi. Yalnız tuhaf olan şey, şef garson, bu gece o masayla ilgilenmesi için Eda garsonla beraber, garson olarak kendisini de görevlendirdiğini bildirmişti. Bu, daha ikinci iş günü olan bir personel için erken bir sorumluluk değil miydi? Acele gidip üzerini değişmesi ve VIP salon için özel olarak giyilmesi gereken kıyafetlerden giyinmesi gerektiği söylenmişti. İnci, kafasında dönen sorulara rağmen, el mahkûm aha deneyimli garsonların kıskanç bakışları altında mutfaktan ayrılıp, soyunma odasına yöneldi. Normal salon için bay-bayan garsonlar da siyah pantolon beyaz bluz giyerken, VIP salon için bayan garsonlar siyah mini etek, beyaz dekolte yaka gömlek giyiyordu. Bu bölümün diğer bölümden ne fark vardı ki? Böyle giyinince zengin adamın karnı daha mı iyi doyuyordu? “Gözü doyuyor gözü!” diye çığlık atan iç sesini “Saçmalama yine İnci!” diyerek susturdu. Aynadaki nefis görüntüsüne bakarken kendisini bir kere daha çok sevse de, hızla saçlarını ense kökünde toplayıp ince iki tutam saçını yüzünün yanlarına serbestçe bıraktı. Makyajını doğal ve hafif tonlarda yapıp, gülkurusu parlatıcısıyla son rötuşunu vurguladı ve parfümünü de sıktığında, artık hazırdı. Restoranın dışarıya açılan kapısının hemen önünde Şef Garson Hasan, Eda ve kendisi hazır kıta misafirlerin gelmesini beklemeye başladı. İnci, nizami bir duruşla orada ne kadar ayakta beklediklerini kestirmese de artık bacaklarında derman kalmadığının farkındaydı. Hayır, hareket edebilse bu kadar yorulmayacaktı aslında ama işte… Hem niye daha adamlar gelmeden burada dikilmeye başlamışlardı ki? Bu da ayrı bir detaydı. Sonunda beş kişilik misafir heyetinden ilk gelenler, KazGül Şirketler Grubu'nun sahibi Kazım, karısı Gülten ve oğulları Mesut Yerebakan oldu. Gülten, kabarık haldeki sarı röfleli saçları, aşırı kilosuyla dikkat çekerken, küçük dağları kendisi yaratmış gibi burnunu kırıştırarak kendilerini karşılayan garsonları baştan ayağı süzdü. Kazım ise üzerine bol gelen pahalı takım elbisesiyle oldukça zayıf görünüyor; pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Mesut, babasından daha yapılı olmasına rağmen hafif kambur duruşuyla dikkat çekiyor, etrafa amaçsızca bakarken 'Ben buraya şimdi neden geldim, nasıl geldim?' havası taşıyordu. İnci, ilk gelen misafirlere hayretle bakarken zoraki olarak gülümseme ihtiyacı hissedip, kibarca başıyla selam vererek “Hoş geldiniz” dedi. İçinden, “Umarım bu sonradan görme tipler, ülkenin sayılı iş adamlarından biri değildir,” diyerek kendini rahatlatmayı denedi. Zira kadının tipine bakınca sanki kocasını yemiş gibi görünüyordu; bunlarla çalışmaya kalksa, bu kadın kendisini de yiyebilirdi ki bundan neredeyse emin olmuş gibi görünüyordu. Hem Allah aşkına “KazGül” diye şirket ismi mi olurdu? “Dağlara, taşlara” deyip dilini ısırdığı sırada Şef Garson Hasan, Eda’ya, onlara salona kadar eşlik etmesini söyledi. Yaklaşık beş dakika sonra içeriye diğer iki misafir girdi. Şef Garson Hasan, büyük bir ciddiyetle elindeki listeye bakarak bekledikleri diğer misafirlerin kimler olduğunu teyit etti. “Necmi Üstün ve Adar Silvanlı. Hoş geldiniz efendim!” diye isimlerini söyledikten sonra gülümseyerek saygıyla başını eğdi. Restoranın kapısından içeriye önde Necmi, onun hemen bir adım gerisinde ise Adar girmişti. Necmi, garsonlara hafifçe gülümseyerek başıyla selam verdikten sonra, Adar’ın, önüne geçmesi için bir adım geri çekildi. Adar, Necmi’nin, hemen yanında durarak şef garsonun selamını duyamazdan gelip bakışlarını doğrudan İnci’ye kilitledi. Onu kısa bir an baştan aşağı süzdü; gömleğinin üzerindeki yaka kartına, sanki ismini hatırlamıyormuş gibi baktıktan sonra bakışlarını yeniden onun gözlerine çevirdi. Kaşlarını hayret ve şaşkınlıkla havaya doğru itti: “İnci Hanım” dedi. Saniyelik, hatta belki de saliselik bir zaman diliminde, kızın giydiği kıyafetle neredeyse yarı çıplak olduğunu fark etti. Ne biçim restorandı burası? Personellerinin bu kılıkta çalışmasına nasıl izin verebilirlerdi? Daha da önemlisi, kendisi bu detayı nasıl gözden kaçırabilmişti? Dünden beridir kızın bu restoranda çalışmasına müsaade etmişti de kaç yüz kişi acaba onu bu halde görmüştü? Kulağına gelen uğultular, salonun ne kadar kalabalık olduğunu hissettiriyordu; şu an geçecekleri alan, kim bilir ne haldeydi? İçerideki adamı olan şu şef garsondan, bunun hesabını ilk fırsatta kesinlikle sormayı zihninin köşesinde bir yere not etti. İnci, Necmi denilen adamın arkasından giren Adar’ı, görünce bir an “Hayal görüyorum galiba” diye düşündü. Adamı baştan ayağı süzerken gözüne, ayakkabısından gömleğine kadar simsiyah giyindiği takım elbisenin içinde adeta yürüyen karizmanın vücut bulmuş hali, gibi görünmüştü. Bu adamın, burada ne işi olduğunu ise mantığının kalan o minicik kısmı ile sorgulamaya devam ediyordu… “Saçmalama İnci! Ne demek ne işi var? Farkında mısın burası bir restoran? Herkes gelebilir! Asıl bizim ne işimiz var burada bizim? ” diye çığlık atan iç sesini duymazdan gelerek omuzlarını dikleştirdi. Adar’ın, kendisine adıyla hitap etmesinden sonra daldığı düşüncelerinden sıyrılıp kaşlarını çatarak neredeyse fısıltıyla çıkan bir sesle “Adar Bey,” demeyi başardı. Boğazını küçücük temizledikten sonra yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirip, çenesini dikleştirdi. “Hoş geldiniz!” Görevi gereği böyle davranmak zorunda olsa da bu adama karşı ne hissedeceğini kestiremiyordu sanki. Evet, kızgındı ona hâlâ, ama şimdi onu karşısında görünce sebepsiz heyecanlandığını da inkâr edemezdi. Hem az önce şef, Adar Silvanlı mı demişti? Bu adamın soyadı nasıl farklı olabiliyordu ki? Poyraz Kıraç’ın abisi değil miydi? Necmi, bir arkadaşına, bir potansiyel yenge adayına baktıktan sonra Adar’ın, kulağına doğru yaklaşıp “Ben içeri geçiyorum,” diye fısıldadıktan sonra başını yere eğip şef garsonla beraber oradan ayrıldı. Adar, ellerini ceplerinden çıkarmadan omuzlarını dikleştirdi. “Bu ne tesadüf İnci Hanım?” diye her bir sözcüğünün üzerine imayla bastıra bastıra söylerken, kızı tekrar baştan aşağı süzdü. “Dünya küçükmüş!” İnci, Adar'ın, sorusuna hızla cevap verip kestirip atarken, eliyle VIP salonun olduğu tarafı işaret etti. “Bu taraftan lütfen!” Zira şu an bu kibir abidesi ile muhabbet etmenin, isteyeceği son şey bile olmadığı kesindi. Restoranda çalışmak değil de koca akşam şu pisliğe hizmet edecek olması zoruna gitmişti. Neticede ‘sıradan bir müşteri o’ diye düşünmeye çalışsa da içinden şimdiden “Bu kâbus bitse de eve gitsem!” diye geçirmeden edememişti. Adar, kızın işaret ettiği elini görmezden, emir verdiği sözlerini duymazdan gelerek yerinden kımıldamadan onun gözlerine esir olmuş gibi bakmaya devam etti. “Biz insanlar daha küçük, İnci. Bak bir daha karşılaşmayız diyordun?” dedi. İnci, bu adamın tepeden bakışına mı yoksa iki hafta önceki lafını unutmadan kendisine satıyor oluşuna mı konsantre olsa bilemedi. “Büyük konuşmamak gerekirmiş demek ki!” Adar’ın bakışlarından kaçınmaya çalışıp, derin bir nefes alarak kendini hızla toparladı: “Buyurun lütfen!” diye dişlerini sıkarak konuşmasına devam ederken, artık onun bir şey söyleyip söylememesini önemsemeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Adar, “demek ki” kendi duyacağı kadar neredeyse fısıltıyla söylenirken kızın iki hafta önce bıraktığı halinden çok da farklı davranmadığını fark etse de aldırış etmedi. Elbet, onu yola getirecek, ayaklarına kapanmasını sağlayacaktı değil mi? İki haftadır onun neredeyse her anına tanıklık etmişti. Sanki onunla beraber gezmiş, alışveriş yapmış, dolu dolu zaman geçirmiş gibi hissetmiş, hatta kimi zaman da ona fark ettirmeden nefes gibi ensesinde bitmişti. Mesela, o sinemada arkadaşlarıyla film izlerken arka koltuğa geçip oturmuş, ara ara sanki yere bir şey düşürmüş gibi eğilerek kızın saçlarını koklarken bulmuştu kendini. Konumuzla şimdi bunun ilgisi yoktu ama şu an tesadüfen karşılaşıyormuş gibi davranmak biraz zor gelmiş olsa da gerçekliğe dönmek onun için hiç de zor değildi. Adar, kaşlarını havaya kaldırıp İnci’nin peşine düşerken, yüzündeki gülümsemeyi soldurup, etrafını öldürecekmiş gibi görünen bakışlarla izledi. Dünden beridir restoranı kapattırsaydı da acaba kimse onu bu halde görmese miydi? Acaba şu masa örtülerinden birini alıp kızı sarsa sorun çıkarır mıydı ki? Düşündüğü şeylerin saçmalık boyutu, hesaplanabilir gibi değildi. Aklından geçenleri yapmamak için kendini zor tuttuğundan emindi. Kızın kalçalarına gözlerini dikip, piç bir sırıtışı yüzüne yerleştirirken, diliyle kuruyan dudaklarını ıslattı: “Aç kalmamışsınız!”dedi. Sesi, farklı bir ima ve tınıya sahipti. “Efendim?” İnci, adamın arkasından söylenmesiyle hızla ona başını döndürdü. Kaşlarını çatıp soran gözlerle ona bakarken gerçekten ne demek istediğini anlamamış gibi görünüyordu. “Diyorum ki iş bulmuşsunuz?” Adar, kızın bir anda kendisine dönmesiyle olduğu yerde bekleyip, kızın gözlerine bakışlarını sabitledi. “Evet, çok da memnunum!” İnci, alaycı bir gülümsemeyi yüzüne yerleştirip karşısındaki pisliğin gözlerine dik dik baktı. Hiç ama hiç memnun değildi; dünden beridir neredeyse imanı gevremişti. Bir de çok lazımmış gibi insanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş misali bu adamla karşılaşmıştı. Onun derdi, ona yeterdi. “Ne hoş! Tam da zihniyetinize uygun!” Adar, burnu düşse yerden kaldırmaya niyeti olmayan bu ateşli hatuna son sözlerini onun parlayan, davetkâr, öpülesi dudaklarına bakarak söyledi. İnci, yine ve yeniden adamın geldiği dakikadan beridir önceden söylediği tüm sözlerini kendine yediriyor oluşuna öfkelense de bulundukları ortam maalesef ki o piçi parçalamak için uygun değildi. “Aynen öyle!” diye biraz sert bir tonda çıkışıp hızla arkasını döndü; yeri döven adımlarla yürümeye başladığında artık bir an önce masaya ulaşmayı diliyordu. “İyi, size dirsek çürütmek de başarılar dilerim, İnci Hanım!” Adar, kıza son sözlerini bir türlü gözünü alamadığı kalçalarına bakarak söylese de İnci, cevap vermek yerine yumruk yaptığı ellerini sıkarak yürümeye devam etmişti. “Sizin zihniyetinizdeki insanlara hizmet etmek için bunca yıl dirsek çürütmedim ben!” Adar, kızın iki hafta önce söylediği bu lafın her bir kelimesini ant içmişti, teker teker içi soğuyana kadar ona yedirecekti… Nihayet, VIP salondaki masaya ulaştıklarında İnci, şu gıcık herifle muhabbetinin bittiğini düşünse de Adar, masadaki iş ortaklarıyla tokalaştıktan sonra bakışlarıyla sandalyesini işaret edip “Çekin lütfen!” demişti. Hayır, eli kırık mıydı bu herifin, bir sandalyesini çekemiyor muydu? İnci; “Ya sabır!” diyerek denileni yaptıktan sonra, şef garsonun eline tutuşturduğu menüleri dağıtıp, üç dört adım geriye giderek yemeklerini seçmelerini izledi. Zaten onlar gelmeden önce masaya soğuk mezeleri yerleştirmişlerdi. O değil de daha yemekler gelmeden Kazgül ay pardon Gülten hanım, masada ne var ne yoksa tabağına doldurmuş bir yandan yemeye, bir yandan da menüye bakmaya girişmişti. Kazım, oturduğu sandalyeye rahatça yayılarak elindeki menüye şaşkın gözlerle bakıyor, anlam veremediği İtalyanca kelimeleri geveleyerek okumaya çalışıyordu. En sonunda dayanamayıp bakışlarını iş ortağına çevirerek konuştu: “Ya Necmi kardeşim, gideydik şöyle bir ocakbaşına, ne işimiz var bu ecnebi restoranında? Atardık mangala etleri ohh mis!” Gülten, kocasının yine kendisini rezil etmeye başladığını hissedip evrenin sırrını çözmeye çalışır gibi baktığı menüye daha fazla odaklanırken, pes bir nefes vermişti. “Ama Kazımcığım, biz çok severiz ‘Focaccia’ hem de ‘Saltimbocca’ değil mi?” Kelimeleri heceleyerek okuyup, çok biliyormuş gibi kocasına çıkışırken, tombul yüzü oldukça sertti. “Her zaman ocakbaşı olmaz abi. Hem şu anlaşmayı yapalım, seninle baş başa gideriz bir gün.” Necmi, çok samimi iş yaptığı Kazım’a daha ağır şeyler söylerdi de şu an ortam, pek müsait değildi. Sanki çok lazımmış gibi karısı ve oğluyla gelmişti. O değil bir de büyük patronu, bir tanecik kankası Adar’da, ne alakaysa o da toplantıda olmak istemişti. Az çok onun bakışlarından burada olmasının sebebinin şu garson kız olduğunu tahmin ediyordu da henüz tam anlamıyla olayı çözememişti. Adar; “Benim bu salakların arasında ne işim var,” diye düşünse de bunlara “İnci Tanesi” için biraz daha katlanabilirdi. İnci, masanın çevresinde dolaşıp menüleri dağıtırken, Mesut’un, kıza aç gözlerle baktığını bir de menüyü alırken göz kırptığını fark ettiğinde sinirinden biraz az kalsın ölecekti. Mesut’a, onu gebertecekmiş gibi bakıp; “Figlio Di Puttana” (Orospu Çocuğu) diye bir tık yüksek çıkan sesiyle bakmaya devam ederken annesine ithafen “Yiyebilirsiniz, lezzetlidir!” dedi. Gülten, sanki hep yaptığı şeymiş gibi Adar’ın, yüzüne bakmaya çalışarak heyecanla atıldı. “Daha geçen hafta pişirdim Firğin Dibipirt. Evet, çok lezzetlidir!” İnci, Adar'ın hemen arkasında dururken onun İtalyanca ettiği küfrü bir de kadının verdiği tepkiyi duyunca gülerek dudaklarını birbirine kenetleyip başını önüne eğdi. Aslında kendisi de rahatsız olmuştu şu Mesut denilen adamın tavrından ama el mahkûm iş gereği sessiz kalmayı tercih etmişti. Ama Adar’ın, bunu fark etmesi ve adama bu şekilde çıkışması elinde olmadan hoşuna gitmişti. Adar, sandalyesinde geriye yaslanıp hafifçe elini dudaklarının üzerine bastırdıktan sonra Necmi’ye doğru eğildi. “Neco, oğlum ne işin var lan senin bu heriflerle? Nerden buldun bunları?” diye fısıltıyla sorarken, gergindi. Necmi, kaşlarını havaya kaldırıp hayretle gözlerini arkadaşına çevirdi: “Abi, nakliye şirketi açtın unuttun mu bana? Tırcının iş yaptığı adam ya kabzımandır ya kalas!” ona göre bu açıklama gayet yeterliydi. “Vay amnına koyim!” diye kendi duyacağı kadar mırıldandıktan sonra Adar, yeniden sandalyesinde dikleşti. Bir daha böyle bir toplantıya katılacak olursa bunu Muro ya da İbo’yla yapacağını zihnine not etmişti. Sahi onlara hangi sektörden iş vermişti ki? Biraz daha sabırlı davranmalı, İnci’nin, şüpheleneceği bir açık vermemeliydi. Etrafı biraz daha dikkatle incelendiğinde salondaki garson kızlara sadece masasındaki bu pezevengin değil diğer müşterilerinde aç kurt gibi baktığını fark etti. Diğerleri umurunda değildi de İnci’nin, bu kılıkta bu heriflerin içinde dolanması başlı başına cinayet işleme sebebiydi. Onun olana kimse bakamazdı ve artık daha fazla bu duruma tahammül edebilecek durumda değildi. Bir an önce planını yoluna koymalıydı ki gerçi artık bir planın da kaldığı da söylenemezdi. İnci’nin, kendisini görür görmez ‘kurtar beni buradan yiğidim’ demesini beklediği kesin olsa da kızda tık yok gibiydi. Yemekler gelmeden önce şef garsonu yanına çağırarak bir şeyler söyledikten sonra telefonunu çıkarıp gelen birkaç mesajını kontrol etti. Haftalardır ertelediği bir hatuna bu gece için söz verdiğini unutmuştu; dudaklarını birbirine bastırıp, kıza yurtdışında olduğunu yazdıktan sonra telefonu geri cebine itti. Şu an tek ilgi alanı, yeni gözdesi İnci’ydi; onu sikip hevesini alana kadar kimseye gitmeye de niyeti yok gibiydi. İki hafta boyunca başka kadınları becerirken gözünün önüne hep İnci gelmişti ve çoğu zaman yaptığı işi yarım bırakıp bir ton küfür eşliğinde kendini içkiye vermişti. Ne boktan durum ama! Bir süre sonra garsonlardan biri İnci’ye, içeriye gitmesini telefonun durmadan çaldığını, önemli olabileceğini söyledi. İnci, bir baş hareketiyle şefinden izin alarak koşar adım soyunma odasına gitti. Çantasını açıp çıkardığında son beş dakika içinde annesinin en az on kez görüntülü aradığını görünce panikledi. Elini kalbinin üzerine koyarak hem çarpan kalbini hem sıkışan nefesini düzenlemeye çalıştı. Bir süre sonra onu geri aradığında annesi, az önce bebeğin yanında olduğunu, onun fenalaştığını, ama şu an daha iyi olduğunu, o an ne yapacağını bilmediğini ve sadece konuşmak için aradığını söyledi. İnci, annesiyle konuşup kapattıktan sonra bir süre daha soyunma odasındaki bankların üzerinde oturarak kendine gelmeye çalıştı. Usul birkaç damla gözyaşı istemsizce yüzünde akıp giderken, kendini uzun zamandır hiç bu kadar çaresiz hissetmediğini hatırladı. Çaresizsen, çare yine sensin! “Yolunu kaybedersen haritaya değil kendine bak” boşuna dememişler diye düşünerek aslında aradığı fırsatın içeride oturduğunu fark etmeye başladı. Ama daha iki hafta önce bu adama dünyanın lafını söylememiş miydi? Gerçi o da yememiş, içmemiş bugün o lafları kendisine bir bir iade etmemiş miydi? Yalvaracak mıydı peki? Elbette, hayır! Ama bir yolunu bulabilir de konuşabilirse… Off… Sadece Umut için… Kendisiyle bir müddet daha baş başa kalıp bu işin olabilitesini, eğrisini, doğrusunu tartmaya çalışmışsa da işin içinden bir türlü çıkmamıştı. Mecburen işinin başına dönmeliydi. Hem çıkmayan candan da umut kesilmezdi değil mi? Salona döndüğünde ilgilendiği masanın yemeklerinin şef garsonun elinde olduğunu gördü. Hızla yanlarına giderek onlara yardım etmeye koyuldu. Dalgındı, kimseyi görecek gözü yoktu. Sanki yer ayağının altından kayıyordu da o da içine düşüyordu. Eline aldığı tabaklardan birini Gülten’in, birini Mesut’un önüne koydu, Eda’da diğerlerine servis yapıyordu. Mesut piçi, masadakilerden de isteyebileceğini bildiği halde İnci’den, oturdukları o büyükçe masanın ortasındaki peçeteliği uzatmasını istemişti. İnci, bunun gayet doğal bir istek olduğunu düşünerek ikiletmeden masanın üzerine doğru eğildi. Kazım, İnci’nin gömleğinin açıkta bıraktığı kadarıyla göğüslerine, Mesut ’da sandalyesinde hafifçe geriye doğru yaslanarak kızın hem bacaklarına hem de kalçalarına bakmaya başladı. Adar, az önce kızın içeriye neden gittiğini, döndüğünde neden yüzünün böyle sirke sattığını biliyor olsa da onun o sapık heriflere malzeme olacağını bile bile neden masaya eğildiğini anlamamıştı. Ani bir refleksle hızla sandalyesinden doğrulup İnci’nin, peçeteliği kavrayan sağ elinin üzerine elini attı. İki hafta önce kısa tokalaşmalarını saymazsak bu ilk, temaslarıydı. Adar, öylesine sinirliydi ki bunu gerçekten bilinçli yaptığına emin bile olamamıştı. O an kızın bakışlarındaki soğukluk, elinin, eline değdiğinde hissettiği sıcaklığı bile bastırabilecek kadar ürperticiydi. İnci’nin, elinden hızla çektiği peçeteliği sertçe Mesut’un önüne koyarken; “Vaffanculo!” (Siktir Git) diye dişlerini sıkarak küfretti. Sonra Kazım’a, dönüp derin bir nefes alarak; “ Afiyet olsun!” deyip geri yerine otururken kenarda duran çatalını ve bardağını bile isteye koluyla itekleyip yere düşürdü. Mesut, Adar’ın, ikinci kez kendine anlamadığı dilde bir şeyler söyleyip anne ve babasına açıklar gibi Türkçesini söylemesine şaşırsa da onun bakışlarından kendisinden hoşlanmadığını anlayabiliyordu. Babası kendisine işi devretmeyi düşünse de onun dünya umurunda değildi; sadece bu gece buraya bir hatun düşürmeye gelmişti ki bunun kim olduğunun da bir önemi yoktu. Ama az çok bu garson kıza ilişmemesi gerektiğini hissedince, karşısındaki ölüm makinesi tipli adamdan, bir tık tırsarak sandalyesinde geriye doğru yaslanırken yutkundu. İnci, Adar'ın bu ani hareketiyle neye uğradığını şaşırsa da pozisyonu itibariyle o an yanlış durduğunu kendi de fark etmişti. Hızla kendini toparlayıp dikleşti, adamın çatalı ve bardağı düşürmesiyle iyice panikleyip onun yanına doğru koştu. Aceleyle yere eğilip çatalı, bardağı almaya niyetlendiği sırada bacaklarının üzerinde bir el hissetti. Şu an o pislik, hem eteğini çekiştirip hem de çaktırmadan bacağına dokunuyor olabilir miydi? “Acaba çatalı böğrüne saplayıp, bardağı kafasında kırsam mı?” diye aklından geçirirken, kaşlarını çatıp hızla başını kaldırırken Adar'a; ‘Ne yapıyorsun?’ der gibi baktı. Adar, İnci’nin ayaklarının dibine çömelmesiyle neredeyse iç çamaşırı görünecek kadar yukarı sıyrılan eteğini bir hamlede aşağı çekiştirdi. Kıskançlık, zihnine adeta kara bir bulut gibi çökmüş, artık davranışları raydan çıkan bir tren misali kontrolden çıkmaya meyletmişti. İnci’nin, kendisine ters ters bakıp, onun bacağında gezen elini hızla ittirmesiyle kaşlarını çatıp onun eteğini işaret etti. Ardından, sanki yaptığı çok normal bir şeymiş gibi, yüzüne piç bir sırıtış yerleştirip fısıltıyla, “Teşekkür etmene gerek yok!” dedi. İnci’nin yüzüne düşmüş bir tutam saçı onun kulağının arkasına iliştirip kulağını usulca birkaç saniye okşadıktan sonra küçücük bir göz kırptı. Sonra aniden hiçbir şey olmamış gibi masaya döndü; dirseklerini masanın üzerine dik bir konuma getirip, ellerini iç içe geçirerek masadakilere bakmaya başladı. Artık burada kalacak bir sebebi yoktu; İnci’yi, kolundan tutup çıkarmasına ramak kalmıştı ama birazcık daha sabırlı olması, önce onun bir adım atması gerekiyordu. İnci, az önce bu pisliğin kendi rızası olmadan bedenine dokunması yetmezmiş gibi, bir de pişkince cevap vermesiyle adeta sinir krizi geçirmek üzere olduğunu hissetmeye başladı. Hızla yerinden kalktı, normalde mutfağa göndermesi gereken çatalı ve bardağı Adar’ın, önüne sertçe koydu, sonra iki adım geri çekildi. Hayır, bu kadar adamın arasında bir şey de diyemiyordu; tüm laflar, soda içse bile gitmeyecek gibi, bir bir boğazına diziliyordu. Az kalmıştı; bu gece ilk cinayetini işleyecek, sonra da paşa paşa hapiste yatarken “Namus davasından düştük buralara” diyecek, eli tespihli bir koğuş ağası olacaktı. Necmi, Kazgül ailesinin şapur şupur yemeklerini yiyişini fırsat bilip göz ucuyla masadakilere baktıktan sonra, kimsenin dikkatini çekmeden Adar’ın, kulağına eğildi. Çünü burada yaşananların hiç normal olmadığını, arkadaşının bu garson kız için her an masayı yerle bir edebileceğini hissetmişti. “Abi, yengeye yanlış yapıyorsa, sıkayım mı şu piçin ayağına?” Sözleriyle Mesut’u kastederken, ceketini hafif aralayıp kaşlarıyla silahını işaret etti; arkadaşını sakinleştirmek yerine yangına körükle gidiyordu sanki. Adar, gözlerini kısıp Neco’ya doğru döndükten sonra; “Ne yengesi lan?” diye dişlerinin arasından tıslayıp onun ceketini hızla çekiştirip, silahı örtbas etti. “Sayıyla mı verdiler oğlum seni bana? İşine bak!” diyerek göz ucuyla Necmi’ye ters ters baktıktan sonra kendi ceketinin yakalarını ‘illallah ettim artık’ der gibi düzeltip hızla bakışlarını ondan çekti. Aslında tam ağzını açıp bir şey söylemeye niyetleniyor ki Kazım kart zamparası, kendinden önce konuşmaya başlayarak bu eylemi engellemişti. “Necmi kardeşim, yıllardır beraber çalışıyoruz, bizim mallar bu defa İpsala sınır kapısından Almanya'ya gidecek. Karayoluyla halledeceğiz yani. Sen de bu işten %40 alırsın. Ne diyorsun?" Kazım, hem ağzını aça aça yemek yiyor hem de laflarını tüküre tüküre sıralamaya devam ederken, kârlı bir anlaşma teklif ettiği için gözleri parlıyordu. “Kazım, seninle iş yapmayı severim ama %40 az, biliyorsun yollar uzun, masraf büyük, risk çok. %50 olsun, derim ben.” Necmi, büyük bir ciddiyetle Kazım’ı dinleyip cevapladıktan sonra ağzını peçeteyle silip bakışlarını Adar’a çevirdi. “Ama şimdi şirketin esas sahibi de yanımda. O ne derse o olur?" Eğer birazcık Adar’ı tanıyorsa bu teklifi reddedeceğini, onun, iş konusunda ciddiyetsizliğe asla tahammül edemediğini, bir de şimdi ekstra sebebinin şu garson kız olduğunu görebilmişti. “%80, işinize gelirse!” Adar, Necmi ve Kazım’ın konuşmalarını dinlerken elindeki çatal bıçağı var gücüyle sıktı; Necmi’nin de kendini çiğnememesini memnuniyetle karşılayarak alayala gülümseyip, başını aşağı yukarı salladı. “Ben lavaboya gidiyorum. O arada siz de düşünün!” dedi. İşle ilgili son teklifini söyleyerek elindekileri adeta savurur gibi tabağın içine fırlattı. “Ama Adar Bey… Mümkün değil…” Necmi'nin, hayretler içinde kalan yüz ifadesini, kulağa sinek vızıltısı gibi gelen son sözlerini duymazdan gelerek ayağa kalktı. Adar’ın, ayağa kalktığını gören Şef Garson Hasan, İnci’ye bir baş hareketi yaptı. “İnci Hanım, Adar Bey’e lavaboya kadar eşlik edin lütfen!” dedi. İnci, şefin kendisine hitaben söylediği sözlerden sonra hızla ona döndü; gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılırken işaret parmağını göğsüne bastırarak dudaklarıyla sessizce ‘ben mi?’ diye sormuştu. Bu şef acaba yalakalığın kaçıncı seviyesinde geziyordu? Yemek servis etmek, sandalye çekmek anlaşılırdı da tuvalete götürmek ne demek oluyordu? Adam tek başına ihtiyacını göremiyor muydu? Çocuğuna tuvalet eğitimi veren anneler gibi kapıda beklemesi mi gerekiyordu? Sonra “Bitti mi yavrum?” diye bağırıp, saçma bir sevinç mi yaşamasını umuyordu? Kafasındaki absürt düşüncelerin zihnini daha fazla ele geçirmesine izin vermeden başını iki yana salladı. Şefin tekrar baş hareketi yapmasıyla “Buyurun gidelim” diye derin bir iç çekip Adar’ın, hemen önüne geçerek yürümeye başladı. Aslında bir yandan istediği olmuştu; şimdi bu, ülkenin çok sayılı zenginiyle(!) konuşabileceği bir fırsat, bulmuştu. Birazcık cesaretini toplayıp hayatı boyunca hiç kimse için ayaklar altına almadığı gururunu, bir defaya mahsus yok sayabileceğini düşünüyordu. Mecburiyet insanın elini kolunu bağlasa da sonuçta o patron, kendisi çalışan olacaktı ki bu duruma bir süre katlanabilirmiş gibi geliyordu. Hem bu süreçte artık bu saçma şartlar altında çalışmayabilir, kendi işini yapabilirdi. Sabah girip akşam çıkacağı bir şirkette şu sıfatsızla günde kaç kez muhatap olacaktı ki? Adar, önüne düşen İnci’nin arkasından giderken, zihninde “Hadi neyi bekliyorsun? Konuş benimle!” naraları dönüp duruyor, başka bir şeye konsantre olamıyordu. Akşamdan beridir yaşananlar an itibariyle aklından uçup gitmiş resmen kızın yürürken rüzgârıyla bıraktığı kokusu başını döndürüyordu. Bu kadar plan yapmıştı, eğer elinde patlarsa başka nasıl bir koz bulabileceğini bilemiyordu. Şu an elinden gelen tek şeyi yapıp, evrene gönderdiği mesajların kızın düşüncelerini ele geçirmesini bekliyordu. İnci, kendi kendini “Hadi kızım yapabilirsin?” diye gazladıktan sonra salonun çıkış kapısına yakın bir konumda adımlarını durdurdu. “Adar Bey!” dedi. Bir anda arkasına dönüp çenesini dikleştirdi. “Biraz konuşabilir miyiz?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE