"Planlar"

2729 Kelimeler
Adar, gecenin ilerleyen saatlerinde aldığı alkolünde etkisiyle hafif çakır keyif olmuştu. Yavaş yavaş toparlanıp eve gitmeye niyetlendiğinde telefonun acı melodisi kulaklarını doldurdu. Gece gece kimseyi çekmeye niyetinin olmadığını hissettiği o dakikalarda, Poyraz’ın peşine taktığı adamı Numan arıyordu. “Evet!” Gecenin bu saatinde aradığı için ona “Bir şey mi oldu acaba?” diye endişelenerek panikle telefona cevap verdiği doğruydu. "Efendim, rahatsız ediyorum, kusura bakmayın ancak Poyraz Bey, şirketten çıktıktan sonra konağa uğradı, fakat kendi evine gitmedi." Adar, şaşkınlıkla kaşlarını havaya kaldırdı ve sabırsızca “Nerede şimdi?” diye sordu. "Efendim, saatlerdir barajın oradaki kayalıklarda oturuyor. Sürekli içki içiyor, bağırıp çağırıyor, hatta ağlıyor. Durumunun pek iyi göründüğünü söyleyemeyeceğim!" “Ve haber vermek senin şimdi mi aklına geldi Numan?” Adar, adamının sanki önemsiz bir şey anlatıyormuş gibi gelen ciddiyetsiz tavrını kükreyerek karşıladı. Yumruk yaptığı sağ elini masaya geçirip, hışımla oturduğu yerden kalktı. “Özür dilerim efendim. Ben düşünemedim. Yani…” “Kes sesini!” Adamının sözünü bir kez daha öfkeyle yarıda kesip bağırdıktan sonra, derin bir nefes alarak sinirlerini yatıştırmaya çalıştı. “Ben gelene kadar fark ettirmeden yakınında durun. Orası uçurum amına koyim! Eğer kardeşime bir şey olursa…” Ofisinden telaşla çıkıp koşar adımlarla asansöre yöneldi. “Bana bırakma kendi kafana sık Numan!” “Emredersiniz efendim!” Numan, patronunun son sözlerini soğuk bir sessizlikle dinledikten sonra, ona ne kadar sadık olduğunu çekinmeden dile getirip telefonu kapattı. Biliyordu ki patronu, haklı sebeplere dayanan hiçbir hatayı affetmez ve bunun bedelini, karşısındakinin canı ile ödetmekten kaçınmazdı. Yetim olmalarının getirdiği zorluklarla başa çıkmayı öğrenmişlerdi; birbirlerine duydukları gönül bağı, her şeyin üzerinde olsa da hayati hatalar affedilmezdi. Onunla çalışmayı herkes bir şans olarak görse de, bu işe ancak onun kati kurallarını kabul ederek girebilirlerdi. Adar, otoparka varır varmaz, şoförünün şaşkın bakışları arasında aracı kendi kullanacağını söyleyerek direksiyonun başına geçti. Motorun hırıltısıyla lastiklerden yükselen toz bulutunu ardında bırakıp şirketten uzaklaşırken sanki geçtiği her yeri yerle bir etmek ister gibiydi. Bir kere daha kendi canından birinin uçurumdan aşağı düşerek ölmesini kaldırabileceği bir psikolojide değildi. Annesinin başına gelenler otuz iki yıllık hayatının intikam ateşinin fitilini yakıp yüreğini yangın yerine çevirmişken bir kere daha benzer bir ölümün kardeşini bulmasına, bile isteye izin vermezdi. Kardeşinin hayatı için, bu duruma sebep olan herkesi harcayabilirdi. Sokaktaki kardeşlerini bile… Kendisi de Poyraz’a neden bu kadar çabuk bağlandığını bilmiyordu gerçi. Sevgisiz olmak sanırım böyle bir şeydi. Bu tip insanlar en ufak ilgiyi kocaman bir hayale dönüştürüp, yarattıkları o yalan dünyalarındaki sahte mutlulukla kendilerini avutabilirdi. Barajın oraya ulaştığında ani bir fren yaprak durdurduğu arabasından hışımla indi. Adamlarına bir baş hareketiyle uzaklaşmalarını işaret ettikten sonra, hızla kardeşinin yanına doğru ilerledi. Onun hareketsiz yatan bedenini, gökyüzüne boş boş bakan gözlerini görünce bir an "Öldü mü acaba?" diye düşünüp panikledi. Ama çok kibar kardeşi, zil zurna sarhoş da olsa ana avrat düz giderek her zamanki gibi kendisini mükemmel bir şekilde karşılayınca o panik, derin bir rahatlama ve gülümseme ile yer değiştirdi. İçindeki psikopat, "Soy şunu, anadan üryan bırak, arabasının anahtarını da al, sabah kendine gelince deli sikmiş gibi koştursun." diye kulağına fısıldasa da neyse ki aldırış etmemişti. “Eldeki malzeme bu. El mahkûm mecbur katlanacağız!” diye söylenerek onu kendi arabasına taşımaya girişti. Fakat Poyraz, yine o çok zengin küfür dağarcığı eşliğinde, bugün ikinci kez kendisini tehdit etmekten geri durmamıştı. Neymiş efendim; Adar, onun önünde diz çöküp yalvaracakmış da o da "Acıdı mı lan?" diyecekmiş! Bla, bla, bla… Cin olmadan adam çarpmaya çalışan süper zekâ kardeşini elbette sikine sallamaya niyeti yoktu, ama onun kendisine birkaç kez “Adar Kıraç” diye hitap etmesinin hoşuna gittiğini de inkâr edemezdi. Sarhoş kafada olsa bile, demek ki bir ‘abi’ olarak onun bilinçaltına işlemişti. Kardeşini kendi evine götürüp, onun artık kulağa sinek vızıltısı gibi gelen küfürlerini duymazdan gelmiş, yüzüne soğuk su çarparak, başına buz torbası koyarak ve kahve içirerek ayıltmayı denemişti. Sonunda, Şifa'nın, merak edebileceğini düşünerek onu evine götürmüş, koltuğa kadar taşıyıp bıraktıktan sonra da hızla oradan ayrılmıştı. Gönül isterdi ki sabah beraber kahvaltı yapıp sohbet etsinler ama Poyraz’ın, henüz bu fikre hazır olmadığının farkındaydı. Ona karısıyla ilgili verdiği bilgilerin, Poyraz’ı bu kadar sarsacağını tahmin edememişti. Sonuçta Şifa el kızıydı; ailesi amcalarının sebep olduğu bir kazada ölmüşse ona neydi? Tamam, üzüldün anladık, ama neden dağa, bayıra vuruyorsun kendini? Gidersin babaannenden hesap sorarsın, bir de karını alıp mezara gider iki dua edersin bitti, gitti. Bu bilgileri verirken amacı, kardeşini acıların çocuğuna çevirmek değil, onun ailesi diye arkasını dayadığı insanların ne kadar şerefsiz olduğunu göstermekti. İnsanlık da yaramıyordu bu adama, arkadaş! Poyraz, tam bir piçti! *** 2 Hafta Sonra Adar… Avukatı Tevfik’ten, İnci ile ilgili derinlemesine bir araştırma yapmasını istemiş, dosyasını ertesi sabah okumuştu. İnci, akademik hayatı ve iş tecrübeleri, arkadaş çevresi ve günlük aktiviteleriyle sıradan bir yaşamı olan bir insan gibi görünüyordu. Dosyadaki bilgilere göre İzmir’de iyi bir iş imkânı bulmadığı için belki memlekette bulurum umuduyla iki hafta önce kesin buraya dönmüştü. İzmir’de ev kirasını, faturalarını ödeyememiş tıpkı Poyraz’a anlattığı sebepler gibi işsiz kalmıştı. Daha önce çalıştığı yerlerde gerçekten çalışıp çalışmadığını da teyit ettirmiş, ona yanlış yapan işverenlere dersini sonra vereceğini aklına not almıştı. İnternette birçok kariyer sitesine kayıt yaptırmış, Kıraç Holding’le yaptığı görüşmeden sonra bile yoğun bir iş arayışı içerisine girmişti. İnci’nin iki hafta önce feminist damarı tutmuş, kendisinin sunduğu hem iyi bir kariyer fırsatını hem de çok iyi bir maaş teklifini elinin tersiyle bir kenara itmişti. O kimdi ki Adar gibi ‘mükemmel’ bir insanın yaptığı teklifi reddetmişti? Madem öyle, şahsına meydan okuyan herkes gibi, hayatının dersini almayı çoktan hak etmişti! Ha! İki sikip bir köşeye atacağı ya da herhangi bir planının parçası olmayan bu kadın için bu kadar alavereye gerek var mı diye düşünmüyor da değildi. Ama bu ara ailesiyle uğraşacak konu bitmiş, hayatındaki heyecan kısmen tükenmişti. İnci, ise piyangodan çıkar gibi karşısına çıkmış, kendisinin yeni oyuncağı olmak için resmen ‘ben buradayım’ demişti. Onu iki hafta boyunca adım adım takip ettirmiş, adamlarından aldığı her nefesle ilgili saatlik rapor edinmişti. Markete, kuaföre, arkadaşlarıyla kafeye, sinemaya… Her nereye gittiyse her adımının fotoğrafı an be an kendisine iletilmişti. Onun telefonunu, bilgisayarını, sosyal medya hesaplarını, ruhu bile duymadan hackletmiş, hakkında en ufak bir açık bile görememişti. Yine banka hesaplarını kontrol ettirmeyi de ihmal etmemiş, hesabında onu en fazla bir ay daha idare edebilecek bir miktar olduğunu saptamıştı. Neredeyse cebinde beş kuruş parası olmamasına rağmen neyine güvenip de kendisini reddetmişti? Akıl işi değildi... Hayır, şu an oturduğu evin kirasını, faturalarını ödemeyi, kendisini geçindirmeyi nasıl yapmayı düşünüyordu ki? Ona; “Fakir ama gururlu” diye boşuna demediği kesinleşmişti. İnci’nin, pek çok firmayla iş görüşmesi yapmasına rağmen, onun tüm girişimlerine bir şekilde engel olmuş, onu hiçbir yere kabul ettirmemiş, ancak en sonunda bir restoranda çalışmaya başlamasına bilerek göz yummuş, izin vermişti. Hatta restoran tarzı yerlerin personellerini insanüstü çaba ile çalıştırdığını bildiği halde onlardan İnci’nin, daha ağır şartlarda çalıştırılması için özellikle ricacı olmuştu. Madem İnci, kendisine “Sizin zihniyetinizdeki adamlara hizmet etmek için bunca yıl dirsek çürütmedim, ben!” deme cüretini göstermişti, o zaman daha aşağı koşullarda bir işi deneyimlemeli, neleri kaybettiğini görmeliydi değil mi? Takmıştı kafaya, gururun karın doyurmadığını ona sike sike gösterecekti. Yine dosyadaki bilgilere göre İnci, üniversite okurken son yılını dondurmak zorunda kalmış, bir yıl ara verdikten sonra, gerekli şartları yerine getirerek üstten ders alıp, yarım dönemde mezun olmuştu. Okul yönetimine kanser hastası yetim bir kıza baktığı için eğitim hayatını dondurmak istediğini bildirmişti. Maalesef ki o çocuk daha fazla hayata tutunamamış, vefat etmişti. Bunun üzerine İnci, bir müddet kendini toparlayamasa da sonra yeniden eğitim hayatına dönüp bir de üzerine yüksek lisans yapmıştı. İnci’nin, zayıf karnı ne para ne de puldu; o sadece kendisi gibi eksik büyüyen çocukların gücü yettiğince elinden tutmak istiyordu. Bu noktada Adar, onun hayata bakış açısıyla kendisininkinin çok benzediğini fark etmişti. Yetim olan bu çocuklar; sokaklarda birbirlerine aile olmayı, hayat mücadelesini, kendilerine düşman olabilecek herkese karşı omuz omuza vererek öğrenmişti. Adar’ın, çevresindeki her bir adamı sokaklardan gelmiş, onların bir şekilde elinden tutmuş, her birini gücü yettiğince korumasına alıp, yeterliliklerine göre iş vermişti. Ama kendisinin himaye ettiği hiçbir yetim, ona ihanet etmemiş, saygısızlık yapmamış, emirlerine itaatsizlik etmemişti. Sadakat bu tip insanlar için paranın çok daha üstündeydi, birbirlerine yanlış yapmak demek, aslında sokaktaki ailelerini kaybetmek demekti. İnci’de kimsesiz olabilirdi ama sokakların bu yazısız kurallarını iyi bilen biri olarak, kendisine karşı gelmemesi gerektiğini ona göstermeliydi. Öğrendiği bu can alıcı bilgi, Adar’ın, İnci'yi elde edeceği yolda bulunmaz bir nimetti. O kızın bu zayıf noktasını nasıl kullanabileceğini az çok kafasında şekillendirmişti. Onun yıllardır düzenli olarak bağışta bulunduğu merkezi yetimhanede büyüdüğünü öğrenmişti. Yetimhanenin müdiresi Sevim Günel’i ise şahsen değil ama gıyaben iyi tanıdığı söylenebilirdi. Dosyada yazılanlara göre, İnci ile ilgili sistem üzerine işlenen tek bilgi, onun üç günlük bir bebekken yetimhaneye terk edilişiydi. Maalesef, yurtta kalan çocuklarla ilgili detaylı kayıtlar kapalı tutulduğu için İnci’nin, ailesiyle ilgili ayrıntılar hakkında bilgi henüz edinememişti. Kendisi de yasal olarak bu süreçlerden geçtiği için mahkeme veya özel izinle bu tür kayıtların açılmasının mümkün olduğunu biliyordu; yine de Sevim Günel’den, İnci ile ilgili bilgi almak için şansını deneyecekti. Ya da ailesiyle ilgili bu konuyu daha sonra İnci’ye sorabilir, kendi ailesini nasıl bulduysa onunkini de aynı şekilde bulabilir, varsa sözde ailesinden almak isteği bir intikam peşine düşebilir, onun süper kahramanı olabilirdi! Ama şimdi önemli olan bu değildi, o sonraki işti; önce onu maddi-manevi kendisine mahkum ettirecek adımlarını gerçekleştirmeliydi. Vakit kaybetmeden yetimhaneye ziyarete gitmiş, Sevim Günel’den yurttaki çocuklar hakkında herhangi bir eksikleri olup olmadığı ile ilgili bilgi almış, emektar müdirenin acı bir kahvesini içmişti. Yetimhaneye bir ay önce bırakılmış SMA hastası bir bebek ise fazlasıyla dikkatini çekmişti. Bu bebeğin eğer bir ay daha o tek dozluk iğneyi olmazsa semptomlarının artacağı ve bebeğin artık geri dönülmez bir yola gireceğini öğrenmişti. Sevim Günel’in verdiği bilgiye göre bağışçılardan bir miktar para toplanmışsa da maalesef ki tedavi için yeterli değildi. Adar, bu noktada İnci’den bahsetmiş, onunla bir hesabı olduğunu açıklamaktan çekinmemişti. Ona, bu bebeğin tedavisi için gerekli miktarı kendisinin karşılayabileceğini, ancak bunun tek bir şartla mümkün olduğunu dile getirmişti. Adar, Sevim Hanım’a, İnci’ye bu bebekten bahsetmesini, ondan gerekli miktarı bulmak için yardım etmesini istemesini, ancak bu isteğin kendisinden geldiğini asla belli etmemesi gerektiğini söylemişti. Sevim Hanım, Adar’ın yaptığı bu iğrenç teklife şiddetle karşı çıkmış, İnci’nin, elinde büyüdüğünü, onun bir kere daha bir çocuk için hayatını feda etmesine göz yummayacağını söylemişti. Yıllardır adı var kendisi yok bu bağışçısının, hep çok yardımsever bir iş adamı olduğunu düşünmüştü. Ama şimdi göz göre kendi öz çocuğu gibi gördüğü İnci’sini, bu pislik adamın insafına bırakmaya niyetli değildi. Ne olursa olsun bu adamın İnci’yi tanıyor oluşunu, bunu neden istediğini merak etmeden de duramamıştı. Sevim Hanım, Adar’a neden böyle bir talebi olduğunu sorduğunda, Adar, İnci’yle ilk tanışmalarında yaşananları ve onun kendisini yanlış anladığını dürüstçe anlatarak, tek derdinin ona iyi bir iş fırsatı yaratmak olduğunu ve başka bir amacı olmadığını söylemişti. Sevim Hanım, yılların tecrübesiyle Adar’ın gerçek niyetinin tam olarak bu olmadığını tahmin etse de yine de İnci için ‘belki de iyi bir fırsat olabilir’ diye düşünmeden edememişti. Belki de bu genç adam, kızına aşık olmuştu ve o yüzden bu şekilde çabalama ihtiyacı duymuştu? Sonuç ne olursa olsun yaklaşımının çok yanlış olduğu su götürmez bir gerçekti. Lakin, ne kadar kızarsa kızsın onun hem yetimhaneye yapacağı ciddi miktarda bağışı hem de bu bebeğin hayatını kurtaracak olmasını yok sayayaymış, hiç içinden gelmese de teklifi kabul etmek zorunda kalmıştı. Adar, her ne kadar kendisinden İnci’nin dosyasını görmek istediğini söylemişse de o, buna kesinlikle hem prensip sahibi bir insan hem de yasal olarak mümkün olmadığı için izin vermemiş, o da prosedürü bildiği için üstelememişti. İnci ile ilgili kendisine ne sorduysa, adama az önce çok gıcık olsa da, onun kibar tavırlarından etkilenip sorularını samimiyetle cevaplamaya çalışmıştı. Adar, en çok İnci’nin yurtdışı giriş-çıkışları, üniversite, dil okulları, keman dersleri ve pastacılık kurslarını nasıl finanse ettiğini merak etmişti. Sevim Hanım ise Adar’a hem devlet imkânlarını onun için sonuna kadar kullandığını hem de kendi maddi durumu yeterli olduğu için İnci’yi kendi öz çocuklarından ayırmadan büyüttüğünü itiraf etmişti. Bir saatlik uzun bir sohbetin ardından Adar, sonunda istediğini elde etmiş olmanın memnuniyetini yaşasa da Sevim Hanım’ın ancak İnci’yi ikna etmesi karşılığında bu miktarı ödeyeceğinin altını ısrarla çizmişti. Sevim Hanım, Adar’ın bu sabırsız tavrından son derece rahatsız olsa da onun yanında İnci’yi aramak zorunda kalmıştı. Adar, oradan ayrılmadan kendini garantiye almak için bir de kadına gizlilik sözleşmesi imzalatmış, olası bir durumda İnci bir şeyleri öğrenecek olursa diye bu sözleşmeyle alenen tehdit etmişti. Tıpkı Fırat, Emine, Ahuse gibi Sevim’de, paranın sıcak yüzüne hayır diyememişti. Adar, istedikten sonra hayatta herkesi ama herkesi parasıyla satın alabilirdi. Gerçi bu sefer bir taşla iki kuş vurmuş hem bağışını yapmış hem de İnci’ye bir adım daha yaklaşmıştı. Yani direk olarak İnci için para harcamamıştı, sadece bu sefer yaptığı yardımın kendi çıkarına hizmet eden bir amacı vardı. Yoksa oynamaktan sıkılıp, sikip bir kenara atacağı basit bir kadın için bu kadar para harcayacak kadar aptal değildi. İki haftada ilmek ilmek ördüğü planın sonuna gelmiş artık doğru zamanı beklemeye girişmişti… *** İnci… Kıraç Holding’le yaptığı görüşmenin üzerinden iki hafta geçmişti. O gün şirketten ayrılıp eve gittikten sonra sinirden kendini mutfağa atmış, saatler boyu uğraşıp tepsiler dolusu kurabiye yaptıktan sonra ancak rahatlayabilmişti. Kurabiyelerinin bir kısmını mahalledeki çocuklara, komşularına götürmüş, bir kısmını da yetimhanedeki çocuklara dağıtmıştı. Gece evde kendisiyle baş başa kaldığında o gün yaşananları düşünmeyi artık kendisine yasaklamıştı. Cinsiyetçi Poyraz ve onun küstah abisi Adar, zihninden silmek için çaba harcamasına bile gerek olmayan sıradan birer figürden ibaretti ve hayatının sadece yarım saatini çalan, pisliklerden öte olmalarına izin vermemeliydi. Yine uyumadan kariyer sitelerine yaptığı başvurularını kontrol etmiş, birkaç şirketten görüşme için çağrıldığını fark etmişti. “Her yeni doğan gün bir öncekinden daha bereketli olsun” diye duasını etmiş, gelecek günler için umutlarını diri tutmaya karar vermişti. İki hafta boyunca inşaattan tekstile, lojistiktikten elektroniğe, küçük ve büyük ölçekli birçok şirket ve firmayla görüşmüşse de hiçbirisi kendisini kabul etmemişti. Kimisi akademik yönden, kimisi iş tecrübesi bakımından yetersiz bulmuş, kimisi referanslarını, kimisi de giyim tarzını beğenmemişti. Bazılarını da kendisi kabul etmemişti. Kimisi sabahın köründen gecenin bir yarısına çalıştırmak istemiş, kimisi de ev kirasını bile ödemeye yetmeyecek bir maaş teklif etmişti. “Artık ne iş olsa yaparım” mantığıyla market, butik, kitapçı… Sırayla gezmişti. En son bir market “Biz lise mezunu arıyoruz. Siz üniversite mezunusunuz, olmaz!” demişti. “Kardeş, iki basamak daha fazla okuduysam ne olmuş?” diye sormuşsa da market sahibi ton ton dayıyı ikna edememişti. “En son diplomaları mı yaksam?” diyerek delirme noktasına geldiği çok olmuştu. “Kimin tavuğuna kışt dedim acaba, elimi attığım kuruyor? O kadar şans var ki ben de maşallah yağmurlu günde bile güneş çarpıyor, vay arkadaş!” Diye makus talihine söylene söylene amaçsızca sokaklarda dolaşmaya devam ederken çok büyük ve lüks bir restoranın camında “Garson Aranıyor” ilanını görmüştü. “Nasıl olsa bunlar da kaşının üstünde gözün var, deyip işe almazlar ama bir denemekte fayda var” diyerek içeri girmiş, şansını denemişti. Neyse ki bu sefer şans yüzüne gülmüş öğlen 12, gece 12 mesai saati, asgari ücret, artı prim karşılığı çalışma şartı karşılığında full-time işe alabileceklerini söylemişlerdi. Ya da dilerse akşam 6, gece 12, yarı maaş, artı primle, part-time gibi bir seçenek de sunmuşlardı. “Eh, en azından daha iyi bir iş bulana kadar masrafları karşılamaya yeter!” diye düşünüp full-time seçeneği kabul etmişti. “Hem iki tabak, iki bardak taşımak elime mi yapışacak? Evde de taşıyorum zaten!” Diye kendini teselli edip “Ya bismillah” diyerek sonunda iş bulmuş olmanın verdiği ilk gün heyecanıyla bir heves işe başlamıştı. Ama hiçbir şey beklediği gibi olmamış garsonluk yanında bulaşıkçılıktan, temizlikçiliğe kadar her görevde çalıştırmışlardı. Şef Garson Hasan; “Garsonluk yapmak bu işin Nirvana’sı. Sen önce işin mutfağında pişeceksin” demişti. Adamlar sanki tabak taşımıyordu da atomu parçalıyordu! Bu nasıl bir iş aşkı, bu nasıl bağlılık? Neyse ki akşam yemeği için müşteriler yoğunlaşınca garsonluk da yapabilmişti. Gece eve neredeyse üzerinden kamyon geçmiş gibi gitmiş, zar zor duş alıp kendini yatağa atmıştı. Ertesi gün uyandığında vücudunun tırnak uçlarına kadar ağrıdığını fark etmişti. Bu işe daha ne kadar dayanacağını bilmese de bir süre sonra bu tempoya alışabileceğini düşünerek tekrar işe gitmeye niyetlenmişti. Eğer geçim derdi sıkıntı olmasaydı topuklarına vura vura o işten kaçacağına adı gibi emindi. Yine mutfakta bulaşıkları yıkarken arka cebindeki telefonunun titreşimini hissetti. Normalde açmazdı ama arayan Sevim annesiydi; ucunda ölüm yoksa o telefonu açmak zorundaydı. Yoksa çok telaşlı annesi merakından hastanelik olabilirdi. İnci, şef garsondan on dakika izin alarak bahçeye çıktı; annesiyle yaptığı görüşme sonunda aldığı haberden dolayı yüzü bembeyaz kesildi. Annesi, yetimhaneye bir ay önce bırakılan SMA hastası “Umut” bebeğin fenalaştığını ve hastaneye kaldırıldığını söylemişti. Umut’un, kötüleştiğini duyunca içindeki acı, yıllar önce kaybettiği çocuğun hatırasını yeniden uyandırmıştı. Bu bebek de tıpkı diğeri gibi yardıma muhtaçtı ve onun vicdanı, buna sırtını dönmesine izin vermiyordu. Fakat bu sefer tedavi için gereken para imkânsız denecek kadar büyüktü: 3 Milyon…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE