----****----
Bir kuş gibi özgür olmak bir zaman,
Sevmek içindeki çocuğu.
Bir ölü gibi tabuta konmak bir zaman,
Nefes alırken öldürmek içindeki çocuğu…
---- *****-----
Yeter, kucağında bebeği ile yanında doğru düzgün tanımadığı ama her nedense sonsuz bir güven hissettiği Derviş Bey ile uçağın açılan kapısında durdu. Yeter, öylece indikleri özel piste bakıyordu. İlk kez Mardin dışına çıkmıştı.
Burası Adana’ydı…
Yiğitlerin, cesur insanların, ne yapacakları belli olmayan deli insanların şehriydi. Toprağı verimli, sıcağı keskin ve nemli memleketti.
Yeter, öylece durmuş, havasını içine çekip merakla çevresine bakarken arkasından duyduğu Derviş’in sesi ile irkilip kendine geldi.
“Yeter… Yorgunsunuz, araba bekliyor. Şimdi istersen eve geçelim, sonra gezdiririm ben sizi,” diye mırıldandı.
Yeter, etrafa bakmaktan yanındaki heybetli, teni güneşin altında esmerliğini daha da belli eden adamı unutmuştu. Hızla başını sallarken çekingen bakışlarını kaçırdı.
Derviş, çenesiyle merdivenleri işaret ederken, Yeter kucağında çocuğu ile dikkatle inmeye başladı. Arkasında tanımadığı bir adam, kucağında aylık bebeği, cebinde beş para olmadan tanımadığı bilmediği bir şehre ilk adımını şu an atmıştı.
Derin bir nefes alıp yutkunurken, Derviş’in yönlendirmesi ile ilerleyip açtığı arabanın kapısından içeri girdi.
Derviş de lüks araçta yanına binince, verdiği işaret ile araç hareket etti.
Yeter, başını cama dayarken bir süre yolu izledi, sonra akıp giden yoldaki pamuk tarlalarına daldı. Hafifçe tebessüm ederken heyecanla,
“Burası neresi?” diye sordu.
Derviş, hafifçe başını çevirip ona bakarken,
“Çukurova… Burası Çukurova. O baktığın tarlalarda ise beyaz altın var,” dedi.
Yeter şaşkınlıkla ona dönerken, Derviş ceketinin önünü açıp arkaya yaslanırken hafifçe gülümsedi.
“Beyaz altın yani pamuk… Bizim burası için pamuk, beyaz altındır,” diye mırıldandı.
Yeter’in şaşkınlıkla kaşları kalkarken, başını sallayıp önüne döndü. Gözleri sonuna kadar açılmıştı. Yine camdan dışarıya bakmaya başladı. Bebeğinin örtüsünü hafifçe açarken,
“Bak yavrum, burası Çukurova. Bunlar da beyaz altın,” diye mırıldandı. Kız ilk kez gerçek hayatı görüyordu.
Daha birkaç saat önce Mardin’de zorla verdikleri kocasından kaçıyorlardı. Şimdi ise Adana’dalardı.
Evet, kocası… Berdan Şızaran.
Aralarında resmî nikâh yoktu, imam nikâhı da yoktu. Her şey sahteydi. Her şey bir yaz günü genç kız Yeter’in tarlaya gitmesi ile başlamıştı…
3 sene önce…
--------------- ************------------------
Güneş yeni yeni doğmaya başlamışken Yeter ahırdan çıkıyordu. Elinde kendi boyunda, ağaç dallarından yapılmış kalın bir süpürge ile hayvanların altını süpürmüş, şimdiyse onları çıkarmış; çobanın sürüsüne katmaya götürüyordu.
Yeter kim miydi?
Yeter henüz yirmi bir yaşında, narin, alımlı, akıllı, kendi halinde, gururlu bir kızdı. Babası, annesi, bir ablası, bir de abisi vardı.
Varlardı var olmasına ama aynı zamanda yoklardı. Onların varlıkları birbirlerineydi. Yeter için yok olmaya yemin etmiş gibilerdi.
Kız sanki üvey evlatmış gibi anne babası diğerlerinden ayırırdı. Bütün işleri ona gördürür, zerre de acımazlardı. Bunun en büyük nedeni ise o beyazsa diğerlerinin kara olmasıydı.
Yeter doğarken bile istenmemişti. Bu yüzdendi ya isminin Yeter olması...
Küçükken bu durum çok zoruna giderdi. Defalarca annesinin yanına gidip kendini sevdirmeye çalışırdı ama artık zaman geçip büyüyünce, bu yaşa gelince sevilmeyeceğini, onlar tarafından hiç kabul görmeyeceğini anlamıştı.
Artık sadece işlerle sesini çıkarmadan ilgileniyor, üniversiteyi okumak için para biriktirmeye çalışıyordu. Zor bela da olsa liseyi bitirmişti. Babası ile annesi burnundan getirmiş olsa da hocası sayesinde bitirene kadar göndermek zorunda kalmışlardı. Zaten onlar yüzünden okula iki sene geç başlamıştı; daha fazla zaman kaybetmek istemiyordu. Bu evden, bu çevreden tek kurtuluşu okumaktı; kendi işini eline almaktı, bunu biliyordu.
O kitap okurdu, ablası makyaj yapar, arkadaşları ile gezmeye giderdi. O kitap okurdu, abisi içer içer evin parasını alkole verir, karı kızla yerdi. Gecenin bir yarısı sarhoş gelirdi eve.
Bütün evin işleri Yeter’deydi. Sütleri satma işi de ürünleri pazarda satma işi de Yeter’deydi. Bütün bunlara rağmen anne babası sanki bu evdeki bütün parayı yiyen, ömürlerini çalan oymuş gibi davranırlardı.
İnsan bazen çocukken büyürdü. Çocukken düşünür, çocukken kendini korumayı öğrenirdi. Yeter bunu altı yaşında öğrenmişti. Altı yaşında, bir kış günü kapı dışarı edildiğinde…
“Karanlıkta kalan çocuklar, aydınlığa çıkmak için o karanlığa gözlerini yumarmış.
Sen yoksun, ben varım…
Gerçek dünya bir hayalden ibaret…
Yum gözlerini karanlığa ey çocuk, usul usul akmaktayken yaşların…”