Yeter, olabildiğince kendini herkesten saklardı ki dikkat çekmesin. Dikkat çekmesin ki kimse peşine takılıp başına bela olmasın.
Diğer türlü gelip babasından isterler, başlık parası dedikleri parayı mal alır gibi verip onu alırlardı. Babası olacak adam buna dünden razıydı. Ona da hep “Bir işe yaramıyorsun, o kadar çirkinsin ki hiç kimseler seni istemiyor,” diye söyleniyordu. Oysa ki doğru olan o değildi.
Kız çok güzel bir kızdı. Yeter de kendinin gayet de farkındaydı. Ailesine fark ettirmeden her dışarı giderken yüzünü, üstünü başını kirletiyordu ki herkes kendisinden uzak dursun, iğrenip bakmaya bile tenezzül etmesin. Saklanıyordu. Saklanmak onun kendini bu düzenden koruma biçimiydi.
Yine böyle bir günde inekleri götürürken yüzüne kara sürdü. Saçına kirli yazmasını bağladı. Yüzünün yarısına kadar kapatırken sadece gözleri görünüyordu.
İnekleri önüne alıp köyün içine doğru yürümeye başladı. Vardı, yürüyordu ama hiç kimse onu görmüyor gibiydi.
Kahve hınca hınç işsiz güçsüz erkeklerle doluydu. Tek işleri güçleri sabahtan gelip akşama kadar burada oturmak, çay içip kumar oynamaktı. Aynı babası gibi. Çoğunluğu bütün işleri kadınlara gördürüyordu. Bir de sorsalar hepsi erkek, hepsi namus derdi ama işe gelince bunlardan eser kalmıyordu. Onlara göre kadın iş yapar, gece de itiraz etmeden altlarına yatardı; gerisi yalandı.
İşte bu memlekette onlar için düzen tam olarak böyleydi.
Yeter, kahvenin önünden gayet rahat biçimde geçip köyün çıkışına doğru ilerledi. Başkaları da inekleri mala katmak için getirirken aralarına kendi ineklerini de kattı. Bir süre uzaklaşmalarını izledikten sonra çubuğunu arkasına yaslayıp kolları ile destekleyerek yavaş adımlarla geri dönmeye başladı.
Derin bir nefes alıp sağa sola bakarken, güneşin altında burnunu bile kapatan yazma ile iyice terden sırılsıklam olmuştu, nefes alamaz hâle gelmişti.
Direkt eve gitse biliyordu ne olacağını; daha ekmek yapılacaktı, süt kaynatılacaktı, çökelek yapılacaktı, ayran yayılacaktı… Bir sürü şey vardı ve evde iki kadın daha olmasına rağmen bunların hepsini ona yaptıracaklardı.
Derin bir nefes alırken soluna bakıp bir şeyler arar gibi bir an duraksadı. Aklına gelen fikirle hafifçe gülümserken hızla o tarafa doğru ilerlemeye başladı. Uzaklaşıp ormana dalarken başındaki yazmayı çıkarmaya başladı.
“Oh be, dünya varmış vallaha,” derken kirli, eskimiş yazmayı omuzlarına attı. Elinin tersiyle terini silerken terden başına yapışmış saçları da geriye doğru itti.
Kendi kendine bir türkü sessizce mırıldanırken yavaş yavaş ilerledi bir süre. Kendi gizli mekânına gelince önce sakince etrafta göz gezdirdi. Kimsenin olmadığından emin olunca ağaçların ortasındaki küçük berrak şelaleye doğru ilerledi.
Suyun ucuna gelince hızla çubuğunu kenara bıraktı. Başındaki yazmayı da çıkarıp üzerine attı. Mırıldana mırıldana üzerindeki elbiseyi de çıkarıp üzerine öylece bıraktı. Rahatlamış gibi bir nefes verirken üzerinde uzun beyaz elbise ile kaldı.
Bu askılı, uzun bir elbiseydi. Kumral saçlarının örgüsünü de yavaş yavaş açarken sessizce bir türkü mırıldanmaya başladı, bir taraftan da ayağını suya yavaşça vuruyordu.
Saçlarını da açtıktan sonra geri dönüp siyah lastiklerini çıkardı. Eğilip elbisesinin altını yukarı, baldırlarına kadar kaldırıp sıkıca yandan bir düğüm attı. Suya değip ıslanmasın istiyordu. Tamamen çıkaracak kadar da kendini rahat hissedemiyor, etrafa güvenemiyordu ama hava çok sıcaktı; evde rahat rahat bir duş bile alamıyordu, en azından burada biraz ferahlardı.
Arkasını dönüp doğruldu. Etrafta göz gezdirdi. Burası küçük bir şelale, etrafı tamamen ormandı. Kenarlarda renk renk çiçekler vardı. Sessizdi; sadece akan suyun sesi ve öten kuş sesleri, cırcır böceği sesleri duyulurdu.
Derin sesli bir nefes alıp verirken suya ilk adımını attı. Ateş gibi yanan ayağının soğuk suyla buluşması ile vücudu istemsizce titremişti. Sonraki adımları çok daha hızlıydı.
Su, baldırlarına gelecek kadar ilerledi. Tam yerini bulduğunda eğilip ellerini yıkarken suyu usulca kollarına sürdü. Gittikçe daha da rahatlarken ellerini tekrar suya batırıp bu sefer de ıslak avuç içlerini dolgun göğüs oluğuna sürüp sağına soluna doğru yavaşça bastırarak temizlenmeye başladı.
Gözlerini neredeyse kapatmıştı. Ellerini tekrar suyla buluştururken sesli derin bir nefes alıp verdi. Başını geriye atıp saçlarının geriye doğru sırtına, oradan kalçasına kadar uzanıp aşağı doğru sarkmasını sağlarken açıkta kalan boynuna ıslak ellerini bastırdı. Ağzından hafif bir inleme çıkarken boynunun sağına soluna elini yavaşça sürdü.
Duyduğu bir erkeğin sesi ile aniden irkilirken hızla gözlerini açıp doğruldu. Tam karşısındaki, biraz ilerisindeki ağaca yaslanmış, sigara içerek dikkatle onu izleyen adamı görmesi ile derince yutkundu. Hızla arkasını dönerken koşarak sudan çıktı.
Eğilip eşyalarını hızla titreyen elleri ile toplarken çıplak ayakları ile koşarak ormanın derinliklerine daldı.
Nereden bilebilirdi ki bu adamın onun hayatını cehenneme çevirecek adam olacağını. Bu adam kim miydi?
Bu adam şeytanın ta kendisiydi.
Bu adam, acımasızlığı ile bilinen Şızaran Aşireti’nin Ağası, Berdan Şızaran’dı…
Yeter, arkasından bağıran adama aldırmadan, ayağının altını kesen dikenlere, çalılara aldırmadan deli gibi koştu. Koştu… Koştu…
Ta ki tamamen uzaklaşıp kendini güvende hissedene kadar koştu...
Evinin olduğu yere neredeyse gelmişti. Ormandan çıktıktan sonra beş dakikada evine varabilirdi. Lastiklerini yere atarken nefes nefese elindeki eşyalarını da yere attı. Hızla üzerini giyinmeye başladı. Hazır olunca yere oturup adrenalinin azalması ile daha yeni hissettiği acıyı dinledi. Ayaklarının altı kesin yarılmıştı. Acı gittikçe artıyordu.
Önce sağ ayağını sonra da sol ayağını kendine doğru çekip altındaki dikenleri temizledi. İşini bitirince bir süre öylece nefesi düzene girene kadar oturdu. Kalbi deli gibi atmıştı. Adamın gözleri kapkaraydı. Onu görmesi ile içindeki bütün huzur uçup gitmişti, korkudan bir an donup kalmıştı. İçinden öyle bir ürperti geçmişti ki nefes alamamıştı.
Bugüne kadar hiç görmediği adamın yüzü aklına gelirken yine içi korkuyla titredi. Hızla uzun patiklerini giyip siyah lastiklerini ayağına geçirdi. Ayaklanıp yokuş aşağıya doğru evine gitmeye başladı. İçi yangın yeriydi. Kalbine öyle bir korku gelip yerleşmişti ki ne yapsa bundan kaçamayacak gibiydi.
O adam kimdi bilmiyordu ama bir daha asla görmek istemeyeceğini biliyordu.
İnsan kendi katilini, kendi cehennemini tanır mıydı?
Bazen evet, bazen hayır…
Yeter görür görmez katilini tanımıştı. Adamla göz göze geldikleri o bir saniye her şeyi anlamasına yetmişti. İçine girdiği korku girdabı derindi; bu his alışılmadık bir histi. Bu hissin sebebi cehennemin ta kendisiydi… Cehennemin ismi ise Berdan Şızaran'dı...