Gıcık tutmuş gibi öksürdüm ve bakışlarımı bizi görünce hızla geri çekilen, Mason ve Elena’dan kaçırdım.
“Aaa…şey…biz….” Konuşmaya çalışıyordum ama bir türlü konuşamıyordum.
Hislerim kıskançlığun çok ötesindeydi. Aldığım tüm kararlar ve sonrasında olacaklarla ilgili kurduğum hayaller yıkılmış ve ben de altında kalmıştım. Vücudumda ki en ufak kas bile öfkeyle kasılıyordu. Kalbime yerleşen acıyla yanıyordum.
Konuşamadığımı fark eden Mia benim yerime toparladı.
“Su almak için gelmiştik. Bir de Kate’in telefonunu” dedi
“Evet. Telefonum” dedim ve etrafıma bakınıp, telefonumu aradım.
Sehpanın üzerinde duruyordu. Telefonumu elime aldım ve onlardan bakışlarımı kaçırmaya devam ederek, tekrar konuştum.
“Telefonu ve suyu aldığımıza göre artık gidebiliriz” dedim ve Mia’ya döndüm “Hadi gidelim”
Hızla ortak salondan çıktık. Nereye doğru ilerlediğimi bilmiyordum ama kesinlikle yalnız kalıp çığlık atmaya ihtiyacım vardı.
“Daha sonra yemek yiyebiliriz” dedi Mia.
Anlayışı için ona nasıl teşekkür etsem azdı. Yemek yiyecek halde değildim. Berbat bir haldeydim. Kelimelerle anlatılmayacak kadar berbat bir halde.
“Evet. Seni sonra bulurum” dedim ve ona veda edip yanından ayrıldım.
Merkez binadan çıktım ve kendimi tekrar ormana attım. Nereye gittiğimi düşünmeden ilerlemeye devam ettim. Sadece çığlık atmak ve güçsüz düşene kadar ağlamak istiyordum.
Mason’ı, Elena’yla bastığım için, onu bıraktığım için, kendime çektirdiğim acılar için, çok geç olduğu için, onu kaybettiğim için…
Daha fazla yürüyecek gücüm kalmayınca nefes almak için durdum. Canımın daha önce hiç bu kadar yandığını hatırlamıyordum.
Onu başkasıyla görmek en korkunç kabusumun gerçek olması gibiydi. Buna dayanamıyordum.
Derin bir nefes aldım ve tam da o sırada aldığım nefes, bir kolun boynuma dolanmasıyla kesildi. Arkamdan, boynuma dolanan kol, boğazımı sıkıyordu. Boynumda ki kolu tuttum ve son gücümle kendimi geriye doğru ittim. Onu bir ağaca yasladım ve sırtımı, ağaca çarpmaya başladım. Sonunda boynumu saran kol gevşedi. Kendimi kurtarıp arkamı döndüm ve ruh avcısıyla yüz yüze geldim.
Ellerini yakalayıp arkasında tuttum ve onu dizimle, ağaca daha çok ittim. Boşta kalan elimle, botuma sakladığımı, hançeri çıkardım ve ruh avcısını öne çekip kadim noktasına bastırdım.
“Buraya nasıl girdin?” diye sordum öfkeyle
Kibirle güldü “Güvenlikten sorunlu Kahramanınız kimdi? Lord Mason mı? Söyleyin ona kendinden yaşça büyük kadınları becermeye niyetlenmeden önce, görevini yerine getirsin. Sonra sevgili prensesiniz kaybolunca çok üzülürsünüz”
Lanet olsun!
Ah, eğer ima ettikleir doğruysa ortalık çok fena karışacak demektir. Avcının sırtında ki hançerime, tüm gücümle yüklendim ve kadim noktasına saplayarak onu öldürdüm. Ruh avcısını orda bırakıp hızla kampa koşmaya başladım.
“Kate!” diye adımı seslendi biri. Kim olduğunu iyi bildiğim biri.
“Şimdi olmaz Mason!” diye bağırarak onu geçiştirdim ve toplantı odasına doğru koşmaya devam ettim.
Hızla içeri girdim. Kraliçe, Frank ve Tyler ordaydı.
“Katharina? Sorun ne?” diye sordu endişeli bir ses tonuyla, Frank
“Prenses… o … nerede?” dedim kesik kesik bir şekilde.
Koşmaktan nefes nefese kalmıştım. Kapı açıldı ve Mason arkamdan içeri girdi.
“Neler oluyor?” diye sordu
Ona bakmadım ve tekrar sordum “Prenses nerde?”
Kraliçe neye uğradığını şaşırmıştı. “Ben… bilmiyorum” dedi ve cümlesini bitirdiği anda arkamı dönüp dışarı fırladım.
Hepsi birden peşimden gelmeye devam ettiler. Prensesin dairesine doğru koşarken, William’la birlikte yürüyen Austin’e çarptım.
“Sakin ol. Sorun ne?” diye sordu.
Durup hesap verecek zamanım yoktu. Hızlı olmalıydı. Prenses’in iyi olduğundan emin olmalıydım. Prenses’in dairesin ulaştım ve kapıyı yumruklamaya başladım.
“Prenses! Lütfen kapıyı açın”
Ne kadar bağırırsam bağırayım kimse kapıyı açmıyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek etrafıma bakındım. Austin yanımda durmuş, dehşet dolu gözlerle bana bakıyordu.
“Kapıyı kır!” diye çıkıştım
“Ne?” dedi
“Kapıyı kır!” diye bağırdım tekrardan
İtiraz etmedi ve bir aç adım geri attı. Sonra tüm gücüyle gelip, kapıya omzuyla vurdu ve kapı hiç zorlanmadan açıldı.
Hızla içeri girdim ve etrafıma bakındım. Oda berbat bir haldeydi. Her yer her yerdeydi. Balkon kapısı açıktı ve perdeler usulca sallanıyordu.
Lanet olsun!
“Aman Tanrım! Burda neler olmuş böyle?” diye feryat etti, Kraliçe
Onlara hızlı bir şekilde ormanda olanları anlattım.
“Lanet olsun, Kate!” diye bağırdı Mason. “Ormanın şu anda güvenli olmadığını bile bile, nasıl kafana göre o kadar açılırsın”
Öfkeli bakışlarımı ona diktim. Şu an ne bana hesap sormak için doğru bir zamandı ne de o bana hesap soracak konumdaydı.
“Yeter!” diye çıkıştı, Kraliçe.
Korkunç bir acı çekiyordu. Kızı kaçırılmıştı ve o nerde olduğunu bilmiyordu. “Hepiniz dairelerinize dönün ve ben size haber verene kadar ortadan kaybolmayın” dedi
Hiçbir şey anlamamış şekilde, şaşkın şaşkın ona baktık.
“Ama Prenses…” diye konuşmaya başladı William ama Kraliçe izin vermedi “Hemen!” diye bağırdı ve tek bir kelime daha etmeden oradan ayrıldık.
Prenses’in dairesinden çıkıp, kendi daireme doğru ilerlerken Mason hızla gelip beni kolumdan tuttu ve bir köşeye çekti.
“Benden kaçtığını anlayabiliyorum ama aklın neredeydi Kate?” diye çıkıştı
Kolumu hızla çektim ve ondan kurtardım. “Aklımın son kırıntılarını da sayenizde kaybettim, Lord Mason. Şimdi izin verirseniz daireme dönmem gerek” dedim ve yanından ayrılıp daireme gittim.
Odama girer girmez kendimi yatağıma attım. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. İçimden geldiği gibi ağlamaya başladım. Durmak istemiyordum, sakinleşmekte. Sadece hayatıma yaptığım şeye bakıyordum. Yine yanlış seçim yapmış ve yine herşeyimi kaybetmiştim.
-
-
-
Kapım çaldığında saat on bire geliyordu. Ağlarken yatağın üzerinde uyuyup kalmıştım. Yataktan kalktım ve gidip kapıyı açtım. Gelen Tyler’dı
“Sana ne oldu böyle?” diye sordu
Cevap ‘üzerimden kamyon geçti’ ile ‘kendi duygularım tarafından tecavüze uğradım’ arasında bir yerdeydi ama şu an açıklayacak ve Tyler’dan nasihat dinleyecek kadar güçlü değildim.
“Sorun yok. Ben iyiyim” diyerek onu geçiştirdim “Prenses’den bir haber mi var?” diye sordum
“Ruh avcılarının ele başlarından birinin kim olduğunu öğrendik ve sürekli takıldığı bir mekan var. Kraliçe siz haber vermemi istedi. Gidip diğerlerine de söylemeliyim”
Gitmek için hareket ettiğinde kolundan tutup onu durdurdum.
“Benden başka birine söyledin mi?” diye sordum
“Hayır” dedi “İlk sana söyledim ve şimdi gidip diğerlerine haber vermeliyim. Toplantı odasında görüşürüz”
Tekrar gitmek için hareket etti ama onu tekrar durdurdum.
“Dur Tyler benim daha iyi bir fikrim var” dedim
-MASON’IN AĞZINDAN-
Bugün hayatımın en olaylı günleri listesine girmişti. Ama tüm bu olaylar arasında tek düşünebildiğim, Kate’in ben ve Elena’yı görmüş olmasıydı.
Onu neden öptüğüm hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Belki de sadece bir saniye için bile olsa onu unutmaya çalışmıştım. Evren izin verseydi belki de unutabilirdim.
Biraz dinlenmek için yatağıma uzandım ama uyuyamıyordum. Kate’in söyledikleri aklımdan çıkmıyordu. En sonunda yataktan kalktım ve biraz nefes almak için dışarı çıktım.
Merkez binanın çıkışına doğru ilerlerken ise kahrolası evrenin bir işareti gibi Kate’i gördüm. Onu görmeyi, onunla konuşmayı istiyordum. Onu geri istiyordum ama Kate’in bunların hiç birini istemediğine emindim.
“Bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum.
Üzerinde siyah bir trenç kot ve topuklu ayakkabılar vardı. İçinde ne olduğuyla ilgili tahminde bulunmak bile istemiyordum. Bu kılıkta nereye gidiyordu? Hem de bu saatte. Saçını da Kraliçe’nin verdiği tokayla toplamıştı.
“Evet. Şehirde birkaç arkadaşımla buluşacağım” dedi.
“Saçında bir hançerle mi?” diye sordum.
Bana tehlike altında olduklarını ve kendini dikkat çekmeden korumak zorunda olduğunu söyledi.
Ona inanmak istiyordum ama içimden bir ses yapma diyordu. Ona veda ettim ve arabasına binişini izledim. Beş dakika sonra Austin’de arbasına bindi ve kamptan uzaklaştı. Bu ikisinin bir şeyler karıştırdığını düşündüm ama umursamadım. Dışarı çıktım ve kampta bir tur atıp hava aldım.
-KATE’İN AĞZINDAN-
Arabama bindim ve ruh avcısının bu gece gelmesini umduğum bara doğru yola çıktım. Şehir merkezinde bir barda olacağını biliyordum.
Barın önünde durdum ve etrafa bakındım. Sıradan bir bardı işte. Arabadan indim. Trenç kotumu çıkardım ve kırmızı, mini, straplez elbisemle kaldım.
Bu şekilde kesinlikle basit ama ucuz olmayan bir kadın gibi görünüyordum. Şöyle geceliği 300 $ felan.
İstediğimde bu görüntüyü elde etmekti. Bu beni iğrendirsede böyle olmalıydı. Derin bir nefes aldım ve arabadan indim.
Bara girdim ve kendime bir içki alıp bar sandalyesine oturdum. İçkimle uğraşırken onu gördüm. Canavar iki arkamda ki masa da duruyordu.
Bakışlarımı ona diktim ve bir süre sonra oda beni fark etti. Baştan çıkarıcı bakışlarımı kaçırmak istemiyordu. İçkimi başıma diktim ve yerimden kalkıp barın arka tarafına doğru ilerlemeye başladım. Peşimden geldiğini biliyordum. İnsanların arasında ilerleyip arka tarafa geçtim. Depo olarak kullanılan odalardan birine girdim ve duvara yaslanıp avımı bekledim. Sazan balığı gibi ağıma takılmıştı. İçeri girdi ve yanıma geldi. Beni duvarla arasına sıkıştırdı.
“Tanışıyor muyuz?” diye sordu belimden tutarken.
Sevimli bir ses tonuyla “Hayır ama bu tanışamayacağımız anlamına gelmez” dedim
Kibirli bir şekilde güldü. Elini yavaşça omzumun üzerinde gezdirdi ve yavaşça eğilip, omzumun üzerine bir öpücük kondurdu. Kusmamak için kendimle ciddi bir savaş veriyordum.
Başını kaldırmadan yavaş bir sesle konuşmaya başladı. Sesi inleme gibi duyuluyordu. “Evet. Kesinlikle gelmez” dedi
Nefesi omzumdan boynuma doğru kaydı ve başını boynuma görüp, beni tiksindiren bir sertlikte öpmeye başladı. Dokunuşu beni kesinlikle etkilemiyordu. Ben de ondan istediğim bilgiyi almadan onu öldürme istediği uyandırıyordu.
Saç tokamı çıkardım. Ellerimi boynuna doladım. Ellerimi ve hançeri boynundan sırtına doğru kaydırırken, ne yaptığımı anlamaması için, sanki yaptığı şey hoşuma gidiyormuş gibi inleme şeklinde bir ses çıkardım. Bu ses onu güldürürken bende hançeri kadim noktasına bastırdım.
Baskıyı hissettiği anda durdu. Dudaklarını boynumdan çekti ve bekledi. Nefesini hala boynumda ki boşlukta hissediyordum. Nefes alışverişi değişmişti. Korktuğunu hissedebiliyordum.
“Bak şimdi ne yapacağız” dedim abartılı bir ses tonuyla “Sen konuşmaya başlayacaksın bende seni daha az acılı bir şekilde öldüreceğim”
“Ne istiyorsun?” diye tısladı
“Neden kraliyet ailesinin peşindesiniz?”
“Çünkü aranızdan küçük bir sürtük en önemli adamlarımızdan birini öldürdü. Şimdi bizde sizin Prenses’inizi öldüreceğiz” dedi
Basit düşünüyorlardı. Prenses’i öldürmek onlara hiçbir şey kazandırmazdı. İşte bu yüzden onlar yerine Martin’i öldürmüştüm. Çünkü o tehlikeliydi. Böyle küçük hesapların adamı değildi.
“Prenses nerde?” diye sordum bu seferde
“Bize ait bir yerde” dedi
Aklı sıra beni sinir etmeye çalışmıştı ama benim Prenses’in yeriyle ilgili yaptığım tahminleri doğrulamaktan başka bir şey yapmamıştı.
“O bahsettiğin küçük sürtük var ya…” dedim
“Eee?”
“Şimdi seni keyifle öldürecek”
Başını boynumdan çekti ve gözlerini gözlerime dikti. Korkuyla bana bakarken hançerimi sırtına sapladım. Bir çığlık attı ve kollarımın arasından kayıp,yere yığıldı. Ben onu bıraktığım sırada Austin içeri girdi.
“Senin burada ne işin var?” diye çıkıştım
“Tyler ve seni konuşurken duydum. Buraya yalnız gelmene izin veremezdim”
Lanet olsun!
Her şeye burnunu sokmasa olmazdı değil mi? Buraya yalnız gelmemin bir sebebi vardı. Tehlikeli olduğu için yalnız gelmiştim.
Austin buraya gelirken ilgi çekmiş olmalıydı. Yerde yatan sersemin adamları içeri girdi. Silahıyla Austin’e ateş ettiği sırada onu yere eğdim.Yerde yatan avcının silahını aldım ve doğrultup kapıda ki adama ateş açtım. Tokamı adamın sırtında çıkardım ve az önce ateş açtığım adamın sırtına sapladım. Sonra onu elime aldım ve elbisemin göğüs kısmına sakladım.
“Bu tehlikeli” dedi gözlerini kocaman açarak Austin
“Hangisi? Göğsümde bir hançer saklamam mı? Onu senin yanında yerleştirmem mi?” diye sordum
“İkisi de ama bu elbise daha çok tehlikeli. Ne yazık ki sevgilin daha fazla konuşursam beni boğar” dedi
“O benim sevgilim değil” diyerek çıkıştım
Odadan dışarı çıktığımız anda etrafımız sarıldı. Austin arkamda birkaç kişiyle birden mücadele ediyordu. Ancak avcılar ondan güçlüydü ve bizden sayıca üstünlerdi. Avcılardan biri Austin’i bayılttı ve ordan çıkarttı. Onu kurtarmak istiyordum ama etrafım sarılmıştı. Silahımın tetiğini çektim ve hepsine tekere teker ateş attım. Bazılarının sırtına isabet etmişti ama bazıları ıskalamıştı. Şu an daha fazlasıyla uğraşamazdım. Hızla ordan çıktım ve etrafa bakınıp Austin ve avcıdan bir iz aradım. Hiç bir şey yoktu. Harika. Prenses’ten sonra Austin’i de kaybetmiştik. Arabama atlayıp kampa döndüm. Neden kimse bu sersemin yokluğunu fark etmemişti? Tyler bu işin güvenliğini sağlamalıydı!
Lanet Olsun! Lanet Olsun!
Hızlı adımlarla toplantı odasına gittim ve içeri girip bağırmaya başladım.
“Tyler o sersemin peşimden gelmesine nasıl izin verirsin?” diye çıkıştım
Herkes bana bakıyordu
“Kimden bahsediyorsun?” diye sordu
“Austin peşimden gelmiş!”
Tyler gözlerini şok olmuş şekilde açtı. Oraya yalnız gitmeliydim. Eğer o salak peşimden gelmiş olmasaydı hiçbir sorun kalmayacaktı.
“Sen bu elbiseyle dışarı mı çıktın?” dedi Mason
“Mason şu an aklına gelen tek şey bu mu yani?” diye susturdu onu William.
Prenses ellerindeydi. Austin’de.
Yüzüne öfkeli bir ifade yerleşti “Pekala şuna cevap ver o zaman. Bu elbiseyle, gizli gizli gittiğin, Austin’in kaçırıldığı ve bize haber verme nezaketinde bile bulunmadığın yer neresi?” diye çıkıştı
“Sakin olun” diye araya girdi ve olanları anlattı Tyler
“Bize haber vermeden gitmemen gerekirdi, Kate” dedi William
Ses tonu oldukça sakindi. Soğukkanlı kalmayı başarmasını takdir ediyordum. Mason için aynı şeyi söyleyemezdim tabi ki.
“Senin derdin ne? Neden kendini öldürtmeye bu kadar meraklısın?” diye bağırdı
Sakin bakışlarımı ona diktim “Kaybedecek şeyleri olanlar ölümden korkar, Lord Mason” dedim ve bakışlarımı gözlerine iyice kenetledim “Benim kaybedecek bir şeyim yok”
Bakışlarımı ondan çektim. Kaybedecek bir şeyim yoktu çünkü Mason’ı zaten kaybetmiştim.
Olanları Kraliçe’ye rapor ettim. Dairelerimize gidip hazırlanmamızı söyledi. Yarın akşam harekete geçecektik.
Oradan çıktım ve hızla daireme doğru gittim. Mason ondan beklenmeyecek bir şey yaptı ve peşimden gelmedi. Odama gittim ve üzerimi değiştirdim. Yatağa girdim. Yarın için dinlenmiş olmalıydım ama uyuyamıyordum işte. Her şey bir yana tek düşünebildiğim Mason’ı, Elena’yla gördüğüm sahneydi ve yine içine düştüğüm çukurdan kurtulmak için debeleniyordum.
-AUSTİN’İN AĞZINDAN-
Kendime geldiğimde bir yatak odasında, yatağın önünde ellerim bağlı şekilde oturuyordum. Kafamı çevirdiğimde yanımda baygın yatan Prenses’i gördüm. Sürünerek yanına gittim.
“Prenses’im uyanın!” dedim
Onu uyandırmak için omzumla dürtüyordum. Sonunda göz kapakları yavaşça açıldı ve uyandı.
“Neredeyim ben?” diye mırıldandı.
“Merak etmeyin majesteleri. Sizi buradan çıkaracağım”
Korku dolu gözlerle bana baktı. “Buradan çıkamayız Austin. Onlar ruh avcıları ve çok kalabalıklar” dedi
O bilmiş Prenses gitmiş, yerine ödlek küçük bir kız gelmişti.
“Evet, buradan çıkabiliriz. Bir korkak gibi davranmaktan vazgeçmen gerek. İhtiyacımız olan tek şey bir plan”
Öfkeyle güldü ve gözlerini devirdi “Korkak gibi öyle mi? Gündüz vakti kampa gelip, daireme girdiler. Onlarla tek başıma savaşmaya çalıştım. Nöbetçiler sesimi duymadılar bile. Sonunda beni bayılttıklarında yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı ve ne zamandır burda baygın yattığımı bilmiyorum. Bana korkak gibi davranmanın tanımını yap. Çünkü cesaretimi son damlasına kadar kullandıktan sonra ben bu tanımı yapmaktan acizim”
Vay canına!
Bu kadar sinirli olacağını beklemiyordum. Korkmuş olmasının gayet doğal olduğunu fark ettim ve ona biraz anlayış göstermem gerektiğini fark ettim.
Zaten hala sersem gibiydim ve onunda benden farklı bir durumda olduğu söylenemezdi. O yüzden bir süre daha oturup plan yapmaya karar verdim.
Başımı çevirip Prenses’e baktığımda korkunç bir şekilde titrediğini fark ettim. Sinirleri alt üst olmuş olmalıydı. Zavallı kız. Orda öyle ürkmüş bir şekilde titrerken gözümde ki bilmiş Prenses figürü tamamen silindi. Karşımda 20’li yaşlarında savunmasız güzel bir kız duruyordu ama hala bir prensesti. Aksi mümkün değildi. Üstelik bu benim gerçek düşüncemdi.
“Sizi buradan çıkaracağım” dedim. Dikkatli bakışlarını bana çevirdi. “Söz veriyorum” diye ekledim.
İnleyerek derin bir nefes aldı “Bilmiyorum. Ben çok yorgun ve halsizim. Asla başaramayacağız” dedi
“Başarabiliriz” dedim “Sadece birkaç saate ihtiyacımız var. Sonra buradan çıkacağız” Bir kez daha nefes aldı ve anlını omzuma yasladı. Başı omzuma düştüğü andan itibaren vücudum kaskatı kesildi ve öylece kaldım.
“Sanırım burada olduğunuz için kendimi şanslı saymalıyım, Lord Austin” diye mırıldandı yorgun bir ses tonuyla
“Sanırım öyle” diye fısıldadım o,omzumda uykuya dalarken. “Sanırım öyle”
---------------------------------
Ölüm Meleği 20.Bölüm ‘Aşk ve Savaş’ Spoiler
(Austin ağzından)
Gülmeye devam ettim ve sonunda ipleri çözdüm. Ayaklarındakileri çözmek için geri çekildim ancak o an göz göze geldik. Çok yakındık. Fazla yakın. Gözlerinin çok güzel olduğunu fark edecek kadar yakın.
Daha önce bunu fark etmediğim için kendime küfür ettim. Gözleri beni müthiş bir hızla kendine çekiyordu. Elim yavaşça yanağına doğru gitti.
“Başka bir yerde sizinle bu halde olmayı dilerdim” diye fısıldadım