Atını biraz daha ileri sürüp onları karşılamak için toplanıp yol kenarına biriken insaların arsında geçerken halinden memnun ve umursamaz bir tavırla gülümsüyordu genç prens Sandre. Kadifeden dokunmuş, temiz parlak cübbesi atın sırtı boyunca uzanıyor ve hafiften esen rüzagarla bir bayrak gibi dalgalanıyordu.
Gülümsemesini daraltı gözlerini kıstı. Birilerini arıyormuş gibi kalabalığın üstünde gezindirdi gözlerini, bir süre arayışına devam etti. Daha hızlı bir sonuç almak için atın dizginlerini çekti ve iri kahverengi aygır başını öne doğru kaldırıp yellesini salladı,ani bir hareketle durdu.
Fakir köylüden bir kaçı hemen prensin yanına koştu. Hepsi prense elini uzattı ve seçilen kişi olabilmek için hem prense övgüler yağdırıp bir yandan birbirlerini ittiriyorlardı. Acınası, zavallı görüntülerine prens, tam da bir prensten beklenen bir hareketle tiksintiyle karşılandı.
At çevresinde ki kalabalıktan ötürü huysuzlaşmaya başlamıştı. Prens,"Uzaklaşın!"diye bağırdı."Atımı huysuzluştırıyorsunuz." Kalabalık birbirine çarpa çarpa hızla dağıldı. Prens, kibirle onlara baktı o sırada. Daha sonra gözleri tekrardan etrafı taradı, aniden bana değdi. Gözlerini çekti ama hızla benim üstüme çekti tekrardan. Uzun süre değerlendirici bakışları beni süzdü. Sonra bana kolunu uzatıp, "Gel,"diye kibarca seslendi. Dudaklarında ne anlama geldiğini anlamdığım bir gülümseme ortaya çıkmıştı.
Gerildim. Vücumdaki kanın nasılda damarlarımda buza döndüğünü anlamaya çalıştım. Kazık yutmuş gibi göründüğümden emindim.
"Neden gelmiyorsun?"Uzun süre bacaklarım haraket etmemişti ama onun bu kez kibarlığını hafiften yitirip kaba sesle konuşup tehditvari bir şekilde gözlerini üstüme dikince yutkunarak usulca ona doğru yanaştım.
Atın sağ tarafına kadar geldim. Bir saniye bile kırpmadığı gözleri o kısacık yolu bana diken üstünde yürüyormuşum gibi acı çektirdi. Nefes alıp bir cesaret bir adım daha attım.
Bana elini uzattı. Ona şaşkınca baktım. Bu kez uzuvlarıma kadar hissettiren bir samimiyetle gülümsedi." Tut hadi."Başıyla işaret etti, gözleriyle güven verici bir şekilde baktı.
Titreyen kolumu ona doğru ağır bir şekilde kaldırdım ve eldivenli elini tam tutacakken elini geri çekti."Bir saniye güzel hanımefendi."Güzel sözler uyanıp kızarmama sebep olunca başımı öne eğdim.
Sonra tekrardan elini uzatınca eldivenini artık elinde olmadığını fark ettim. Çıplak ellerine tutunca ne kadar sıcak olduklarını fark edip şaşırdım. Onun ifadesi de aniden benim ki gibi şaşkınca genişlemişti."Elleriniz buz gibi."dedi."Hiç eldivenin yok mu?" Ağzım bir karış açık başımı salladım.
Kaşlarını çattı. Elimi kocaman ellerinin arsına alınca yere inmek için hazırlandığını anladım ve inmesine destek olmak için sıkı bir pozisyon aldım ama o bambaşka bir şey yaptı.
Beni kendine doğru çekti, ne yapmaya çalıştığını son anda anladığım için apar topar ona ayak uydurup kendimi bir anda atın zirvesinde, onun geniş omuzlarım arkasında buldum. Diğer eldivenini de çıkarıp omzunun üstünden başını bana çevirmeden uzattı. "Al tak."dedi düz bir sesle. Güzel,altınsı saçlarını yavaşça geriye doğru taradıktan sonra atın dizginlerine asıldı.
Kalabalıktan fısır fısır dedikodular yüklemeye başlamıştı. Herkesin şuan bu olanlara bir dayanak aradıklarının ve tabii ki sonucunda yargılayıp kötüledikleri ben olacaktım. Başımı sallayıp benden epeyce uzun kalan prensin sırtına baktım.
At aniden öne doğru hareket etmeye başladığında yana doğru büküldü vücudum. Can havliyle kollarımı telaşla prensin beline doladım. O sırada prensin kıkırdadığını duydum." Daha sıkı tutun." At kalabalığın arsında koşmaya başladı. Kısa bir süreliğine başımı çevirme gafletinde bulununca kalabalığın arsında yer alan Ahter ve Sahra'yı fark ettim. Birbirininden bağımız iki yabancı gibi ikisininde tüm dikkati üstümdeydi. Neden bilmiyorum ama kendimden memnun hissettin ve onlara genişçe gülümsedim.
Başımı çevirmeden hemen önce Ahter'in öfkeyle yumruklarını sıktığını gördüm. Bu beni daha da keyiflendirmişti. Saçlarımı omzumda geriye attıp rüzgara kapılmaları için başımı hafiften sağa sola salladım.
Atın toynakları ara sokaklarda yankılanıp durdu. En sonunda köyün dışına çıkıp da yabani,kurumuş;üstü buzlanmış otlaklardan geçmeye başladığımızda endişe duymaya başlamıştım.
"Beni nereye götürüyorsunuz?"diye sorararaken rüzgarın sesimi savurup götürmemesi için bağırdım.
Başını sağ omzuna çevirdi, gözlerini yoldan çekmeden," Sarayıma."diye bağırdı ve at daha çok hızlandı.
Geriye doğru baktım. Saray muhafızlarının küçük ordusu ardımızda belirli bir mesafe bırakarak bizi takip ediyorlardı.
"Peki neden? Beni almak için bir asker de gönderebilirdiniz efendim. Üstelik beni kendi adınıza bile bindirdiniz."Güldüğünü duydum.
"Sizi atıma bindirmem bir sorun mu?"
"Evet. Aslında hayır. Yani demek istediğim siz bir soylu olmakla kalmayıp bir prensiniz. Halktan biriyle bu kadar yakın olmanız oldukça tuhafıma kaçtı."
"Bir soylu olmanın avantajı nedir biliyor musun?"Bu kez omzunun üstünden doğrudan gözlerimin içine baktı. Yeşil gözlerinde hoş bir parıltı vardı."Yoldan geçen birini sırf keyfim istediği için bile atıma bindirebilirim." Sözlerine kızmam gerekiyordu. Tabii o bunu sırf kibirlik olsun diye söylemiş olsaydı.
İfadesinde insanı yormayan güzel bir ahenk vardı."Sizce de öyle değil mi?" Yeniden yola odaklandı. Esen sert rüzgara rağmen atı rahatlıkla kontor altında tutuyordu ve bunu yaparken hareket edip duran sırt kaslarından kızartıcı bir sıcaklık yayılıyordu.
"Sanırım haklısınız."
Güldü. "Sanırım mı?"dedi." Peki öyle olsun."
Yolun geri kalanı koca bir sessizlikle geç. Sarayın ihtişamlı kulelerini görünce içimdeki heyecan depreşti. Bu saraya ilk gelişim değildi.
Annem iyi bir şifacıydı. Bu yüzden sık sık saraya çağrılırdı. Kral bir gün ona sarayda çalışması için rica ettiğinde annem bu teklifi bizim için geri çevirdi. Oraya uyum sağlayamayacağımızı ve bundan dolayı sürekli mutsuz olacağımız düşündüğü için ilk başta kabuk etmeyi düşünsede sonradan bundan vazgeçti. Tabii ki reddetmesindeki en büyük sebep erkek kardeşimin engelli olmasıydı.
Ama peki şimdi benim orada ne gibi bir işim olurdu? Yaptığım hırsızlıkların biri çoktan anlamış olsaydı beni almaya melek yüzlü prens değilde o suratsız, sürekli somurup duran izbandut askerler gelip alırdı. Baana bu şekilde asla kibar davranmayacaklarındanda pekâlâ emindim.
Sarayın kapıları açıldı ve hizmetçiler koştura koştura prensi karşılamaya geldi. Uzun, sıska bir seyis itaatkar bir sükunete atın dizginlerini tutu. Prens bacağını çekip kaşla göz arası attan atladı. Dönüp beni indirmeye yeltenmeye çalıştığım an kendi başıma diğer tarafa atladım.
Zemine sert bir şekilde çakılmak üzereyken hizmetçi kadınlardan biri beni tutup titreyen dizlerimin dengede kalması için destek sağladı. O sırada prens hızlıca yanıma gelmişti.
"Neden böyle bir aptalık yaptığınızı sorabilir miyim?"diye sert bir dille sordu. İfadesi havadan bile daha soğuktu."Ya ayağınızı kırmış olsaydınız?"
Gergin bir şekilde aptalca sırıttım. Karşısında nasıl durmam gerektiğini bir an unuttunca yan taraftaki hizmetçi kadına bakıp onun gibi kollarımı önde bağlayıp başımı eğdim."Bacağım kırılmadı ama efendim. Gayet sağlıklıyım." Söylediklerim kulağa o kadar aptal ve berbat geldi ki bu onu dahada sinirlenmesine sebep oldum. Bana ters ters bakıp arkasını döndü ve hizmetçileri ile birlikte önden saraya girdi.
Prensin gidişinden sonra rahat bir nefes almak için başımı kaldırıdım. Yanımdaki hizmetçi kadının ve başımı arkaya çevirince orada da bekleyen iki hizmetçi kadın daha fark ettim.
"Beni mi bekliyorsunuz?"Fark etmeden işaret parmağımı göğsüme dayadım.
Kadın iyi eğitilmiş bir hizmetçi gibi kısık, itaatkar bir sesle cevap verdi."Evet efendim. Sevgili prensimiz sizin için bir oda hatırlattı. Size odanıza kadar eşlik etmemiz emredildi."
Şaşırdım. "Benim için oda mı hazırladınız? Neden böyle bir şey yaptınız ki?"
Arkadaki kadınlarda kısa, sıska soluk yüzlü olanı, "Bunu prens size açıklayacak efendim." dedi. Hiçbiri yüzüme bakmıyordu. Tüm bu ani gelişmeleri iyiye mi yoksa kötü bir şeyin haberine mi yormam gerekiyordu, bilmiyorum ama onlar koluma girip de beni saraya yöneltmeye başladığında geriye kalabilme olasılığım ne kadar olduğunu ölçmek istedim.
Sarayın devasa kapısından içeri girmeden önce çaresizce bir kaç geldiğimiz yöne bakıp acı acı yutkunarak yürüdüm.
Saray, son gördüğümde bu yana işinde oldukça ün yaymış mimarlar tarafından çok fazla restore edilmiş ve şuanki halini alana değin büyük bir özenle dekore edilmişti. Şimdi incelemeye başladığımda eski sarayın nasıl da şimdi hali karşında değersiz kaldığını anlayabiliyordum. Şimdilerde herkesin dilinde dolanan ihtişamı yakından daha da cezbediciydi. Ruhumu okşayıp bir ömürlük göz güzelliği sunan benzeriz dekorasyonu akıllara zarar bir zarafete ve lükslüğe sahipti. Her detayında gözlerimi gezdirirken onlara dokunup hissedebilmeyi deli gibi arzuladım. Bende nasıl bir tat bırakacağını çok fazla merak ediyordum.
Yanımdaki kadına, "Sarayda hizmetçi eksiği var mı?"diye sordum. Kadın bana anlamsız bir şekilde baktı.
"Hayır yok."diye başka birinden cevap geldi. Sesin sahibi kesinlikle çok güçlü ve kendinden emin biri olmalıydı. Çünkü kibar konuşmasının ardından saklı cesur bir vibe atmıştı devasa salonun kafede havasına.
Gözlerim onu hemen aradı ve şağ çaprazda biraz köşede kalan merdivenine alt basamaklarında uzun ve zarif buz mavisi elbisesi içinde güzel bir kadın bana bakıyordu.
Tıpkı prens gibi yeşil gözlere ve altın rengi saçlara sahipti. Yüzü porselen kadar temiz ve beyazdı. Duruşu ve soğuk bakışlarıyla sergilediği büyüyüleyici zarafeti hiçbir erkeğin karşı koyamayacağı bir güçü katmıştı ona.
Ağır ağır bana doğru süzüldü." Ivy Emery, sen misin?"diye küstah bir tavırla sordu. Kibir dolu bakışları kılık kıyafetime yargılayıcı bir şekilde odaklandı.
"Evet," dedim. Mesafeli görünmek için sert, biraz da soğuk bir sesle konuştum. "Beni buraya neden getirdiniz?"
Yapmacık bir gülümseme sergiledi. Sağ elini kaldırdı, bileğini büktü. İşte artık tam bir soylu kibirliğindeydi. "Bunu öğrenmek için acele etme."Öyle bir konuştu ki kelimeler ağzından rüzgarla ağır ağır bana doğru süpürülmüştü sanki. Yüzüme toz zerresi misali değince yüzümü ekşitip oradan bir an önce defolup gitmek istedim.
"Kusura bakmayın efendim ama buraya hiçbir şey söylenmeden tutulup getiriliyorum ve siz bana acele etmeyin diyorsunuz. Buna kim olsa sinirlenir."Öfkeyle gülmemek için kendimi zor tuttum. Prensesin gazabına uğramayı asla istemiyordum. Tam da onların inindeyken yanlış bir şey yapıp ömür boyu sürecek bir zindan cezası yemek istemiyordum.
Elini kaldırıp omzuma koyunca bedenimde bir ağırlık oluştu. İster istemez vücudum küçüldü."Seni anlıyorum."Melodik bir sesle konuşuyordu bu kez ama o bakışların ne kadar tehlikeli olduğunu anlayamayacak kadar da kör değildim."Bana maalesef bir şey söylemem için herhangi bir yetki tanınmadı. Sevgili prens ağabeyim, tüm konuşmayı kendisini yapacağını söyledi. Bundan ötürü size bir şey söyleyemem. Şimdilik odanıza çıkın,sizin için hazırlanan küvette güzel bir duş alın ve benim dolabımdan sizin için seçilmiş elbiseyi giyip salona inin. Güzel bir akşam yemeğinden sonra sevgili prens ağabeyim, size gerekli tüm açıklamayı yapacak." Tatlı tatlı gülümsedi. Elbisesini benim için verirken ne kadar büyük acılar yaşadığını görebiliyordum. Peki o kadar zenginken bana neden prensesin elbisesi veriliyordu?
Prenses son kez bana baktıktan sonra geldiği merdivenlerden tekrardan çıkıp zarif adımlarla bizden uzaklaştı. O tamamen gözden kaybolup gittiğinde hizmetçiler beni aynı merdivene yönlendirdi. Onları takip edip kalacağım mütevazi düzeyde hazırlanmış odama geçtim.
Küvette görünce silik bir şekilde, yarım yamalak aklımda kalan hatırlarım bir anda canlandı. "Umarım kendi başıma banyo yapabilme özgürlüğüne sahibimdir."Hızlıca hepsinin yüzünü tek tek süzdüm.
"Tabii ki efendim."dedi biri." Sizin için her şeyi hazır etmiştik önceden. Biz şimdi çıkıyoruz. Siz giyinip hazır olduğunuzda salona geçebilirsiniz." Üçü dönüp yavaşça odadan ayrıldı.