“ATEŞ VE BARUT”

1534 Kelimeler
Yarıyıl bitene kadar okulda her şey yerli yerindeydi. Ne bir gerginlik, ne bir taşan ses. Ana sınavları başarıyla tamamlamıştık; herkes tatil planını konuşuyor, koğuşta son kez birbirimize bakıyorduk. İlay çantasını toparlayıp yatağa bıraktı, sonra durdu: “Bir ay siz olmadan nasıl geçecek? Ben sizi hemen özlerim.” Selcen güldü, biraz da burun kıvırarak: “Abartma İlay, hepimiz Ankara'da oturuyoruz. İstediğimiz zaman görüşürüz zaten.” İlay durdu, birden aydınlandı: “Aa, pardon, doğru ya!” Selcen gözlerini devirdi, bana dönüp kısık sesle: “Onun derdi Kaan zaten, sen üzerine alınma.” Ben de güldüm. Ama çantamı omzuma alırken hafifçe içimi yokladım. Susturmam gereken hislerin içimi kemirmesine izin veremezdim. Koğuş kapısından çıkarken içerideki sıcaklığa son kez döndüm. Kışın ortasında bu okuldan bir aylığına ayrılırken, geride bir şey bırakıp bırakmadığımı tam bilmiyordum. Çıkış kapısına vardığımızda, Ali, Kaan ve Furkan oradaydılar. Çantalarımızdan çok bakışlarımız ağırdı. Arkamızdan gelen neşeli seslerle döndük. Batu ve tayfası... Gülüyor, şakalaşıyorlardı. Nazlı, Batu'nun koluna hafifçe yapışmıştı: “Emin misin Batu? Bizim evin alt katı eşyalı. Anneannemler senede bir defa yazın geliyor. Bir ay için İstanbul'a gitme, burada kal.” İlay ve Selcen gözlerini ayırıp bana baktılar. Ben fısıldar gibi konuştum: “Kızım siz de çocuktan hoşlanıyormuşum gibi davranmayı bırakın artık.” İlay hiç düşünmeden: “Hoşlanmıyor musun?” dedi. Dişlerimin arasından: “İlayy...” dedim. Ama o umursamadı, önce bana, sonra Selcen'e sarıldı ve ardından Kaan'ın koluna girdi: “Kızlar, biz gidiyoruz. Haberleşiriz!” Uzaklaştılar. Selcen bana dönüp koluma hafifçe dokundu: “Almıla, beni de Ali bırakacak. Abisi gelmiş. Furkan'ı da bırakacağız. Sen de gel.” Sarıldım ona. “Siz gidin, ben biraz yürümek istiyorum. Sonra annemi ararım, gelir.” Vedalaştık. Onlar uzaklaştı. Ben çantamı sırtıma takıp yürümeye başladım. Okulun çevresinden uzaklaştıkça, adımlarımda boşluk büyüyordu. Çantamdan telefonu çıkardım. Babamı arayamazdım. Görevde olduğunu biliyordum. Annemin numarasına bastım. Çaldı, çaldı... ama açılmadı. Yeniden dokundum ekrana. Yine çaldı… dıt.. dıt… dıt… Ve sustu. Etrafıma baktım. “Belki bir umut,” dedim içimden. “Bir taksi geçer mi acaba?” Tam o anda, ileriden bir taksi belirdi. Elimi uzattım ama geçip gitti. Arkasından içimden saydırırken, birkaç metre sonra durup geri gelmeye başladı. Şaşkınca bekledim. Kapı açıldı. Batu kafasını uzattı: “Almıla,” dedi. Her zaman “Karahan” diyen adam… O an “Almıla” dedi. “Hadi, atla.” Sağa sola baktım. Belki başka taksi gelir umuduyla. Ama o, düşüncelerimin içine konuştu: “Buradan taksi geçmez. Atla hadi… gideceğin yere kadar götürsün.” Kapalı kapıyı açtım. Çaresizce bindim, arka koltuğa yanına. Taksici döndü: “Ablacım, nereye gidiyorsun?” Adresi verdim. Batu hafifçe gülümsedi. “Senin verdiğin adrese yakın.” dedi taksici, aynadan Batu’ya bakarak. Tüm yol boyunca bir şey demedim. Sadece camdan dışarı baktım. Sessizlik, ses kadar konuşuyordu. Evimin alt sokağında durduk. Taksici, Batu'ya bakıp bir şey diyecekti ki Batu ondan önce konuştu: “Önce hanımefendiyi bırakalım.” Üst sokakta, evimin önüne geldik. İndim. Batu da indi. Çantamı açtım, taksiciye para uzattım. Elimi tuttu. “Koy onu çantana.” “Neden?” dedim. “Almıla, koy çantana. Ben dururken sen mi ödeyeceksin taksi parasını? Hadi evine git artık. Yukarıdan merakla bakan annen olmalı.” Kafamı yukarı çevirdim. Annem, üst kattaki balkonun demirleri arasından bize bakıyordu. “Teşekkür ederim,” dedim. Ve evin kapısına yöneldim. Kapıya geldiğimde arkama döndüm. Batu taksiye binmiş, bana bakıyordu. Kapıyı açtım. Taksi uzaklaştı. İçeri adımlarken annem, iç kapıyı açmış, beni bekliyordu. “Almıla,” dedi. “Anne,” dedim. “Hoş geldin, kızım.” Bakışında... sorgu vardı. Yüzü sert değildi ama gözleri benden cevap ister gibiydi. “Okuldan arkadaşım anne. Seni aradım ama ulaşamadım.” “Banyodaydım. Telefonun sesini duydum, ama yetişemedim. Seni tekrar aradım... hem de defalarca.” Çantamı açtım, telefonuma baktım. Ekranda: “15 cevapsız çağrı.” “Afedersin anne. Sessizde kalmış.” Annem hafifçe başını salladı: “Bir dahakine bunu yapma. Babanın evde olmayışı… duymayacağı anlamına gelmez. Lütfen kızım.” Başımla onayladım. İma ettiği şey bir erkeğin beni eve bırakmasıydı. Odama geçtim. Sessizce. Doğru… babam çok katı kuralları olan biridir. Nede olsa Tuğ General’in kızıyım. Yıllarca beni altın kafeste sakladı. Nelerle ilgilendiğime değil… nelerle ilgilenmem gerektiğine karar verdi. Onun çizdiği rota, benim yolum oldu. Ve şimdi… Ailemde gördüğüm kurallar ve katılıkla yürüyorum. Çünkü ben Tuğ General’in kızıyım. Bir adım önde… Ama çizgiyi unutmadan. … Eve dönüşümün akşamı, telefonuma bir bildirim düştü: “TİM-01-DELTA grubuna davet edildiniz.” Ekrana bastım. Karşıma çıkan isimler gülümsetti beni: İlay, Selcen, Kaan, Ali ve Furkan. Timimin sesi… İlk mesajı İlay attı: “Gençler, iyi akşamlar!” Sırayla herkes cevap yazdı. Ben de “İyi akşamlar” dedim. Sonra İlay sordu: “Hafta sonu buluşuyor muyuz?” İlk yanıt Kaan’dan geldi: “Evet.” Sonra Furkan, ardından Selcen ve Ali. Bir süre bekledim. Ekranda “Almıla?” yazısı belirdi. Ben de “Olur, gelirim.” yazdım. Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Telefonu kapatıp bir kenara koydum, pencerenin perdesini çektim, ışığı kapatıp yatağa uzandım. Sabah beni uyandıran şey… mutfaktan gelen o tanıdık koku oldu. Annemin maharetli elleri yine döktürmüştü belli ki. Kalktım, perdeyi açtım, yüzümü yıkadım, üzerimi değiştirip mutfağa yöneldim. Mutfak kapısında durduğumda… Babamın arkası dönük halde oturduğunu gördüm. Üniforması üstünde, sırtı hâlâ bir görevdeymiş gibi dik. Kapıda durduğumu fark etmiş gibi dönmeden: “Hoş geldin, kızım,” dedi. Ağır adımlarla masaya yöneldim. “Sen de hoş geldin, baba.” Kalktı, sarıldı bana. “Anlat bakalım, nasıl geçti?” derken yerine oturdu. Kendime çay koydum, karşısına oturdum. Kahvaltısını ederken başıyla anlatıklarımı onaylıyordu, sözü az ama dikkatliydi. Anlattım. Kamptan, sınavdan, liderlikten bile bahsettim. Ama o yorum yapmadan sadece dinliyordu. Kahvaltı bittiğinde ayağa kalktı. Her zaman ki mesafeli tavrıyla anneme döndü: “Ben çıkıyorum. Üç haftalık bir görevim var. Telefonum çekmeyebilir. Müsait oldukça ararım sizi.” Önce annemi, sonra beni öptü. Sonra sessizce yolcu ettik kapıdan. Ben anneme döndüm: “Anne, babam ne zaman geldi?” “Sabaha karşı dört gibi.” Başımı sessizce salladım. Evet… Babam için görev her şeyden önce gelir. Bir görevden gelir, beş saat ailesini görür ve tekrar göreve gider. Çocukluğumdan beri hep böyleydi. Ve ben onun görev bilincini hiçbir zaman yadırgamadım. Özledim elbet. Ona ihtiyacım olduğu zamanlar da oldu. Resmi bayramlarda sınıf arkadaşlarım anne babalarıyla gelirken… Ben hep annemleydim. Babam ya görevdeydi ya da uzaktaydı. Bu evin tek çocuğuyum. Annem ve babam yeni evlendiklerinde, babam doğuda göreve gitmiş. Annem babamın özlemine dayanamadığı için oraya taşınmak istemiş. Daha sonra bana hamile kalmış. O zamanlar karakola yakın bir köyde oturuyorlarmış. Doğuma daha var diye düşünülürken bir gün sancısı tutmuş. Hastaneye yetişemeyeceklerini anlayınca köyün ebesini çağırmışlar. Doğum gerçekleşmiş. Ben sağlıklı doğmuşum. Ama annem… o şartlarda gerçekleşen doğumda enfeksiyon kapmış. Defalarca tedavi görmüş ama sonunda… O enfeksiyon yumurtalıklarına yayılmış. Bir gün ansızın fenalaşınca acilen ameliyata alınmak zorunda kalmış. O günden sonra… Annem ne kadar üzülse de, başka çocuğu olmayacağını bildiği için kabullenmek zorunda kalmış. Aslında… Annem üç, belki dört çocuk istemiş. Genç yaşta başına böyle bir şey gelince toparlanması kolay olmamış. Babam kendini suçlamış. Ama birbirlerine destek olmuşlar. Beraber atlatmışlar, beraber dayanmışlar. Ve bu günlere öyle gelmişler. Ben de o hikâyenin sonucuyum. Babam beni nüfusa Ankara’da düşürmüş. … Akşam üzeri yürüyüşe çıkacağımı söyledim anneme. Tam çıkacakken cebime biraz para sıkıştırdı. “Gelirken iki paket irmik,bir kilo toz şeker al.” dedi. “Yarın dedeninin ölüm yıl dönümü. Tatlı yapıp komşulara dağıtalım.” “Tamam anne,” dedim, montumu giyip çıktım. Hava serin, sokaklar sakindi. Birkaç sokak ilerleyip markete vardım. Rafların arasında ilerlerken şeker bölümüne yöneldim. Tam uzandığım anda yan taraftan duyduğum o sesle irkildim: “Yalnız burada şeker değil, sabotaj da indirime girmiş gibi.” Dönmeye çalışırken üst raftan bir şeker paketi kaydı… ve tam kafama düştü. “Ahh!” dedim, hafif öne eğilirken. Yanımda Batu gülüyordu. Saklamıyor, bastırmıyordu. Sinirle döndüm: “Asıl senin her yerde karşıma çıkman sabotaj. Okul, taksi yetmedi, şimdi de market mi?!” Sırıtarak cevapladı: “Bende aynı şeyi senin için düşünüyordum.” Gözlerimi devirdim. Paketi almak için aynı anda yere eğildik. Ve... kafalarımız çarpıştı. “Ahh!” diye ikimiz de aynı anda inledik. Baktım, Batu elini başına götürmüş, ama gülümsemesini bozmamış. “Gülmek isterdim ama... benim de canım yandı,” dedim. Ama o güldü. Dayanamadım… ben de güldüm. Birden: “Ben ne yapıyorum ya...” diye düşündüm. Hızla ayağa kalktım, raftan yeni bir şeker alıp kasaya yöneldim. “İyi akşamlar,” dedim Batu’ya, kısa ve net. Marketten çıktım. Adımlarım hızlıydı, kafamın içi daha da hızlı. Köşeyi dönerken birden... İki sokak köpeğiyle karşılaştım. Biri açık kahverengi, diğeri simsiyah. Gözleri bana dikilmiş, tüyleri kabarmıştı. Daha ne olabilir diye düşünürken. Birden hırlamaya başladılar. Olduğum yerde kaldım. Elimdeki poşeti köpeklere fırlatıp koşmaya başladım. Köpekler peşimdeydi! Arkamdan gelen seslere bile bakmadan kaçtım. Geldiğim yoldan gerisin geri koşarken. Marketin önünde birine çarptım. Batu! Birden köpekleri gördü, tereddüt etmeden elimi tuttu: “Koş!” Birlikte, nefes nefese, sokağın tozunu arkamızda savurarak koştuk. Köpekler hâlâ peşimizdeydi. Batu önümde, beni çekerek, bir apartmanın kapısına yöneldi. Kapıyı açtı, beni içeri soktu. Kapıyı hızla kapattı. Köpekler dışarıda havlıyordu. Biz içeride... nefes nefese. Ben sırtımı duvara yaslamıştım. Göğsüm inip kalkıyor, ellerim titriyordu. Batu tam karşımdaydı. Kolunu başımın üstünden duvara dayamış, başını öne eğmişti. Onun da nefesi çatallı, göğsü dalgalıydı. Ama göz göze gelince sessizlik uzadı. İç sesim duramadı konuştu; “Batu’nun olduğu her köşe...kontrol kaybı.” Tam bakışlar birbirinden kopacakken, o başını hafif kaldırdı. Gözlerini bana sabitledi. Sakince, ama hâlâ nefes nefese: “Sokağın en sessiz noktası bile... seninle çatışma sahnesi oluyor Karahan.” …. 💥
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE