Aynı alan, aynı tomruklar.
… ve ben.
Dünkü gibi dizildik.
Yanımdaysa Batu.
Omuz hizasında değil ,artık tansiyon hizasındaydık.
Komutan bağırdı:
“Pozisyon alın!”
Kütüğü kucakladık.
Saymaya başladı:
“Bir – İki – Üç!”
Tomruk kalktı, ter indi.
“Dört – Beş – Altı – Yedi…”
Su hortumu bu sefer ani değil, keskin açıldı.
Çamurlu su sırtıma indi.
Nefesim kesildi.
Tam bu sırada Batu’nun ekibinden biri gıkını çıkardı.
Eğitmen duydu.
Komutan durmadı, sadece baştan başladı:
“Bir – İki – Üç – Dört – Beş…”
Nefesler yeniden hızlandı.
Tomruk yeniden kalktı.
Sonlara doğru tam herkes bitti çok şükür diyecekken...
Nazlı:
“Şükür.” diye fısıldadı.
Komutan anında kesti:
“Baştan!”
O anda gözüm karardı.
Yüzüme gelen çamurla birlikte ateşimin çıktığını hissediyordum.
Eğitim bitmişti, nihayetinde.
Vücudum hâlâ çamur içinde, ter soğumuştu ama sırtım kaskatıydı.
Tomruğu indireli beş dakika olmuştu ama hâlâ o ağırlığı taşıyordum.
Güneş yere inmeye başlamıştı.
Bir yanımız ıslak, bir yanımız suskundu.
Ana binaya yürüyorduk.
Kimi ayağını sürüyor, kimi susarak yürüyordu.
Tam o sırada... arkamdan İlay’ın yükselen sesiyle irkildim:
“Kızım sen saf mısın? O çeneni tutsaydın ya! Senin yüzünden iki defa başa sardık!”
Nazlı bir adım önde yürüyordu. Döndü, gözlerini kısarak cevap verdi:
“Dün de senin yüzünden olmuştu, biz bişey dedik mi!”
Tam o an adımımı hızlandırıp araya girecektim ki... Batu önden yürüdü.
Sesini İlay’a sabitledi:
“Kimin ekibinde olduğun gayet açık.
Birini suçlarken önce kendine bakmalı insan.”
“Yeter artık,” diye içimden geçirdim.
Ama sabrım dudaklarımda patladı.
Artık taşıyamadım.
“Kimin ekibindenmiş? Onu da söyle Batu!”
Batu gözlerini bana döndürdü.
Bu sefer ses tonu daha da keskindi:
“Kendini bir şey zanneden birinin ekibinden.”
O cümle... boğazımda değil, yumruğumda yankılandı.
Adımımı attım.
Elimi sıktım.
Ve Batu’nun elmacık kemiğine indirdim.
Bir çarpma, ardından Nazlı’nın panik dolu sesi:
“Batu!”
Batu yanağını tuttu.
Başını kaldırdı, gözlerini bana dikti:
“Lider olabilmen için önce sabrını yönetmen gerek Karahan.
Sabrını yönetemediğin sürece… sen bir hiçsin.”
Arkasını dönüp yürümeye başladı.
Ama ben daha yeni başlamıştım.
“Batu!”
Döndü.
Ben... adeta savaşa gider gibi koşmaya başladım.
Bir adım, iki adım... üzerine atladım.
O ani refleksle havada beni yakaladı:
“Burada yapma. Ceza yersin!.”
Ama ben hâlâ onun kollarındayken haykırdım:
“Yeter artık! Sabır falan kalmadı bende. Ne olacaksa olsun!”
Beraber yere yuvarlandık.
Parke taşlarının üstünde, kamuflajlarla değil, karakterimizle savrulduk.
Ben üstte, o altta…
Sonra o üstte, ben altta.
Adımlar değil, kişilikler dövüşüyordu.
Timler durdu.
Ama yaklaşmadı.
Çünkü yaklaşırlarsa yanacaklarını biliyorlardı.
Tam o anda...
“Asker!”
Komutan öfkeyle bağırdı.
Sesi göğsüme indi.
“Ne bu hâl?! Düşün peşime!”
Beni ve Batu’yu odasına götürdü.
Kapıyı kapattı.
Bir süre sustu.
Sonra sert ve net bir şekilde:
“Burası neresi asker?”
Hazır oldaydık.
Vücutlarımız dik ama içimiz hâlâ birbirine karşıydı.
“İkinize de ceza.
Binadaki tüm koridorları sileceksiniz.
Akıllanacaksınız.
Aklınız başınıza gelecek!”
Ben tam itiraz edecekken...
“Asker!, emrediyorum.”
Hiç nefes almadan:
“Emredersiniz, Komutanım.”
Ardiyeye gittik.
Paspasları aldık.
Sessizce.
Kovaları doldurduk.
Batu, kendi yoluna döndü.
Bense ters yöne.
İç koridorlar, sınıfların önü, kantin geçişi… hepsini tek tek sildim.
Ama son kata vardığımda gözüm ileriye takıldı.
Koridorun ucunda Batu vardı.
Paspası elindeydi.
Beni görmüştü.
Göz göze geldik.
Sesli bir sessizlik vardı koridorda.
İkimizde adım atmadan... paspaslarımızı sıktık.
Birimiz bir uçta, diğeri öteki.
Sile sile… birbirimize yaklaştık.
Koridor daraldı, mesafe kapandı.
En sonunda karşı karşıya… dipdibeydik.
Paspaslar elimizde.
Yüzümüzde sadece bir soru.
Batu başını kaldırdı.
Gözlerime baktı.
Tam bir şey söyleyecekti...
Hemen kulaklarımı kapattım.
Onun sesi değil… içim bağırıyordu.
Ama Batu ellerimden tuttu.
Yavaşça kollarımı indirdi.
Gözlerini gözlerime sabitledi:
“Sabır… sadece dışarı taşan siniri durdurmak değildir.
Sabır, içeride yükselen öfkeyi… sessizce yönetmeyi bilmektir.
Sen, Karahan… hâlâ içinde savaş açıyorsun kendine.”
Donup kaldım.
Bir şey diyemedim.
O paspasını aldı.
Arkasını döndü.
Yürümeye başladı.
Ben… aynı yerde kaldım.
Sanki paspas değil, düşüncelerle silinmiş gibiydim.
…
Koğuşa girdiğimde kızlar çoktan uyumuştu.
Oda sessizdi. Hatta fazla sessiz.
Sanki konuşsalar gazabıma uğrayacaklar gibi...
Bu gece sabrımın sınırına daha fazla yaklaşamayacaklarını biliyorlarmış gibi.
Selcen duvara dönmüş, İlay’ın nefesi hafif ve yumuşaktı.
Göz göze gelmeyecek kadar dikkatliydiler.
Üzerime yedek kıyafet aldım.
Ve duşa girdim.
Su tenime değil, biriktirdiklerime çarpıyordu sanki.
Batu'nun sesi hâlâ kulaklarımdaydı:
“Sen hâlâ içinde savaş açıyorsun kendine…”
Duştan çıktım, saçlarımı hızlıca kuruttum..
Koğuşa dönüp sessizce yatağa girdim.
Bu gece sadece bedenimi değil, düşüncemi de yatırmak istiyordum.
Yastık değil… iç sessizlik dokunuyordu boynuma.
Ve uyku, belki birkaç saatliğine savaşın hükmünü durdurabilirdi.
…
Sabah içtima alanında tam hizada hazırdık.
Gömleklerimizin kol çizgisi muntazam, bakışlarımız sabitti.
Ama içimizde… bir sessizlik dolanıyordu.
Komutan geldi.
Rahat komutu verdi.
Ardından “Hazırol!”
Sonra sustu.
İlk kez... sesi gecikerek yankılandı.
“Bugün burada konuşmak kolay değil.”
“Bir askerimiz… bu okuldan mezun olup ilk görevine çıkalı yalnızca üç ay olmuştu.
Dün gece, sınır hattında bir mayın patlamasında şehit düştü.”
“Naaşı bugün... buradan, bu içtima alanından kaldırılacak.”
“Saat 11:30’da… tüm sınıf, tören kıyafetleriyle hazır olacak.
Tören... bir veda değil, ona olan vefa borcumuzdur.”
Gözlerimiz doldu.
Ben gözümü kaçırmadım,kaçıramazdım.
Çünkü gözyaşı bu defa emirle değil, hisle çağırılmıştı.
Tüm sınıf hizada.
Ayakkabıların altı taşlara sabit.
Omuzlarımız değil… kalbimiz hizadaydı.
Tabut getirildi.
Kırmızı-beyaz bayrağa sarılı…
Başında fotoğrafı:
Genç, onurlu, yalnızca 24 yaşında.
İçimden:
“Bir asker, her şeyden önce bir evlat.
Belki hayalleri vardı, idealleri, belki sevdiği bir kadın…
Ve şimdi bütün bunlar, bayrağa sarılı bir tabutun altında.”
Gözüm tabutun arkasına kaydı.
Annesi…
Saçları dağınık, dizleri taşa değmişti.
Feryadı kederin değil ciğeri yanmış bir annenin sesiydi:
“Kuzumun nefesi kaldı burada…
Yerde yatırmaya kıyamazdım ben onu, toprağa nasıl koyayım?”
“Gözümün nûru gitti…
Beni yalnız bıraktın oğlum!
Hani anne ben dönücem demiştin, hani söz vermiştin bana?!”
Her kelime... mermi gibi göğsüme çarpıyordu.
Yanında babası dikti duruyordu.
Albay ve Yarbay başı dik babaya döndü:
“Başınız sağ olsun…” dediler.
O bir an sustu.
Sonra dik bir sesle:
“Vatan sağ olsun.”
Bu cümle… acının boynunu kaldırdığı an oldu.
Abisi...
Gözyaşlarını sessizce akıttı.
Eğilip…
Kardeşinin tabutunu öptü.
O öpüş… kardeşini son yolculuğuna uğurlamasıydı.
Yarbay adımını bir adım öne atıp konuştu:
Sesinde titreme yoktu, ama içinde vatan vardı:
“Bir asker, yemin ettiğinde… kendini teslim etmiş olur.
Ama teslim olduğu şey... sadece bir bayrak değil, bir vatandır.”
“Şehidimiz… bu vatan için yaşamayı değil, bu vatan için ölmeyi seçti.
Ve bu seçimi… onuru olarak giydi.”
“Bugün, toprağa bir beden koyacağız belki ama…
Onun adı artık bu okulun her duvarında yankılanacak.”
Ağlayan anne sustu.
Abisi başını öne eğdi.
Babası… sessizce gözyaşını elinin tersiyle sildi.
…
Omuzlar kalktı.
Naaş tabutuyla birlikte taşındı.
Biz sınıfça selam verdik.
Ama bu selam… eğitim bitimindeki gibi değildi.
Bu, borcun selamıydı.
Gözleri dolan yeminlerin selamıydı.
“Şehitlik bir kelime değil… bir veda biçimi.
Ve biz… ne kadar sağlam dursak da,
Eksilenin ağırlığını hep taşıyacağız.”
O gün… tabutla birlikte bir parçamız da götürüldü.
Ama geride kalanlar… artık daha sessiz, daha farkındaydı.