Her yeni gün , yeni bir eğitimdi.
Sudan çıktığımızda hâlâ buzla çevrelenmiş gibiydim.
Kelepçeler çözülmüştü ama içim hâlâ kilitliydi.
Tim sırayla çıkarken gözüm Batu’ya takıldı.
Yine en son çıkan oydu.
Suyun altından o tanıdık gözlerle bana baktı meydan okur gibi değil, sanki sessizce yerini hatırlatır gibiydi.
Çıktığında ifadesizdi. Ama o yüz bana artık rekabet yerine yön gösteriyordu.
Eğitim alanından döndük. Üzerimiz hâlâ ıslaktı.
Dağdan gelen rüzgâr sırtımıza değdikçe çivi gibi batıyordu soğuk.
Ben yürürken, onun adımı tam hizamdaydı.
Bir an, mesafeyi hiç düşünmeden omzumu sertçe ona çarptım.
Geriye sendeledi ama düşmedi.
Bakışları bana dönünce ben daha da kasıldım.
Sinirim vücuduma sığmıyordu artık.
Ama Batu ne omzunu silkti, ne lafını sakındı.
Bu kez iğnesi daha derine battı:
“Ben seninle yarışmıyorum Karahan.
Sen yarıştığımı düşündüğün için kaybediyorsun.”
Cümleyi bitirdiğinde ben zaten içimden çıkmıştım.
Adımlarımı geri aldım, omuzumu bir kez daha dikleştirdim.
Ona cevap vermedim çünkü sesim kırılırdı.
Ama arkamda herkes izliyordu.
Furkan dudaklarını ısırıyor, İlay gözlerini kaçırıyordu.
Selcen elini sıkmıştı.
Batu’nun timi sessiz ama tetikteydi.
Tam o anda komutan geldi.
Adımını attığı an, gözü bir tur bizde gezindi.
Sonra sert ama öğretici bir sessizlikle konuştu:
“Herkes hizaya!”
İki tim bir çizgide dizildi.
Batu solumdaydı.
Ben omzumla yerimi sabitledim.
Komutan bir süre sustu.
Bizi izledi.
“Burada sadece askeri eğitim vermiyoruz.
Karakter eğitiyoruz.
Ve şu an gördüğüm şey... karakter çatlaması.”
Timlerde bir kıpırtı oldu.
Ama komutan durmadı.
“Liderlerinizin çatışması yüzünden hizanız bozuluyor.
Bundan sonra... herkes kendinin lideri olacak.
Ta ki kendinizi yönetmeyi öğrenene kadar.”
Ve ardından sertçe emir verdi:
“Uygun adım marş! 20 tam tur!”
Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladık.
Ben en önde. Batu da öyle.
Adımlarımız zemini çatlatacak kadar sertti.
Ama en sert olan İlay’ın sesiydi:
“Va—tan…”
Arkası yankılandı:
“Va—tan…”
“Sa—na…”
“Sa—na…”
“Ca—nım…”
“Ca—nım…”
“Fe—da…”
“Fe—da…”
Yürüdük. Ama toprağa değil, bir çizgiye bastırarak.
Timler arkamızda perişan olmuştu.
Ama biz… hâlâ dik duruyorduk.
Tur bittiğinde güneş çoktan çekilmişti.
Zemin kararırken ben Batu’yla göz göze geldim.
Sustum. Ama daha fazla taşıyamazdım.
“Yeter artık. Ne yapmaya çalıştığını biliyorum.”
Bana döndü.
Gülmedi bu sefer.
“Canın mı sıkıldı?
Yoksa hep doğru yerde durduğumu fark edip, adımını boşa attığını mı anladın?”
Bu kez cevap veremedim.
Çünkü kelimem yoktu.
Ama içimde bir şey… yer değiştirdi.
Komutan tekrar geldi.
Timler karşı karşıya.
Ama biz yine yan yana.
Komutan sertçe konuştu:
“Bu çatışma size liderliği öğretmiyor.
Her biriniz kendini taşıyana kadar kimse lider değil.
Yarından itibaren eğitimler zorlaşacak.
Gözü kesmeyen... şimdi eşyasını toplayıp gitsin!”
Sessizlik.
Ama kimse kıpırdamadı.
Komutan göz gezdirdi:
“Ben de öyle düşünmüştüm.
Asker.”
Yüzünü döndü.
“Şimdi gidin yatın.
Yarın... ağrıdan ve acıdan... yatamayacaksınız!”
Hepimiz birden:
“Emredersiniz Komutanım!”
Selam verdik.
Komutan:
“İyi akşamlar asker!”
Ve biz hep birlikte:
“Sağol!”
“Rahat!”
Sonra dağıldık.
Ama ben… dağılamadım.
Çünkü bu adım Batu’yla attığım değil...
kendime karşı attığım ilk adım olmuştu.
…
Yemek bile yemeden koğuşa geçtim.
Botlarımı çıkardım, ıslak gömleğimi aceleyle çözüp bir kenara fırlattım.
Yatağın ucuna oturdum.
Omuzlarım hâlâ eğitim sahasındaki omuz hizasını taşıyordu ama… içimdeki yorgunluk o hizaya sığmıyordu.
"Hepsinden daha iyiyim."
Gerçekten öyleydim.
Ama Batu’yla karşı karşıya geldiğim her an… o bakışlar.
Bakış değil, delici bir duygu gibi.
Sadece rekabet değil... bir farkındalık taşıyordu.
Her meydan okumasında, kelime kullanmadan bana üstünlük taslıyordu.
Ve ben... yenilgiyi kabul eden değil, uğrayan taraf oluyordum.
“Böyle olmamalı,” dedim içimden.
“Bu kadar güçlüysen neden onun karşısında susuyorsun?”
Tam o sırada kapı açıldı.
İlay ve Selcen içeri girdiler; pantolonları hâlâ tozlu ama yüzlerinde yorgunluğun yerini alan o tanıdık neşe.
Selcen elinde bir poşet sallıyordu.
“Ekmek arası. İlay zorla kantinden kopardı.”
“Al, komodor ejderi. Açsındır.” dedi gülerek.
Ekmeği uzattı.
Ben önce sustum.
Ekmeğe uzun uzun baktım.
Sonra sinirle aldım.
Dişlerimi sertçe geçirdim.
Lokmamı çiğnerken konuşmaya başladım:
“Görmüyor musunuz yaptığını? Beni manipüle ediyor.
Her hamlesi bilinçli, her bakışı hesaplı.
Hem umursamıyor gibi davranıyor, hem yönünü bana çeviriyor.”
İlay yanıma oturdu, kolunu omzuma attı.
“Az sakin ol be Karahan.
Sen bizim için hep lidersin.
Kanma Batu’nun oyunlarına. Batu işte... hep sınar, ama unutma: biz seni seçtik.”
Ben ağzımdaki lokmayla konuşurken biraz sert çıktım:
“Ama ben... ona kaptırmıyorum sandıkça, o beni çiziyor.
Savaşta değil, çizgide yeniliyorum.”
Selcen yatağına dönerken iç çekti:
“Ayyy... ben Ali’yi özledim. Alim de alim…”
İlay hâlâ kolunu omzumdan çekmemişti.
Başını bana eğip parmağıyla Selcen’i işaret etti:
“Bak şu deliye…”
Ben son lokmamı yerken başımı salladım ama cevap vermedim.
Tam o anda İlay başını tavana kaldırdı:
“Kaan ne yapıyor acaba şu an?”
Bıktım.
İlay’ın kolundan sıyrıldım.
“Hay ben sizin…
Ben ne diyorum, bunlar ne diyor!”
İkisi birden aynı anda üzerime yürüdü.
Selcen sağdan, İlay soldan.
Selcen: “Alimmmm!”
İlay: “Kaanımmm!”
Kulaklarımı kapattım.
Ama onların kahkahası koğuşun duvarlarını bile gevşetti.
Yatağa uzandım.
Pikeyi kafama çektim.
Dudağımın kenarı kıvrılırken içimde hâlâ Batu vardı.
Ama bu sefer kendimi zapt etmeliydim:
“Manipüle ettiğini biliyorsam, manipülasyonu ben yönlendiririm.
Hissettirmeden direnirsem, o kazandığını sanırken ben yön kazanırım.”
Uykunun sınırına yürürken artık sadece rekabet değil… iç stratejimin yükseldiğini hissettim.
…
“Kooooğuş Kaaalk!”
Uyandığımda süre çoktan işlemeye başlamıştı.
Üç dakikamız vardı.
Yorganı hızla üzerinden attım, botları bağlarken İlay kıpır kıpır yanımda hazırlanıyordu.
Selcen göz ucuyla bana bakıp, “Bugün Batu’yu dövme günün mü?” dedi ve gülümsedi ama ben cevap vermedim.
İçtima alanına çıktığımızda hâlâ gözümün önüne suyun altındaki bakışları geliyordu.
Batu ileri hizada, sırtı düz.
Sanki geceden beri hiç kıpırdamamış gibi.
Komutan geldi.
Yüzü sert, adımı toprakta yankılanıyordu.
Bir süre sustu.
Hepimizi süzdü.
Sonra konuştu:
“Bugün ne yapacağınızı söylemeyeceğim.
Çünkü iyi bir asker, ne yapacağına değil, ne yaptığına bakar.!
Emir tek bir kelimeyle gelir. Ama hazır olmak, o kelimeyi beklemeden başlar.”
Hepimiz sessizce dinliyorduk.
Kendimi değil... kalbimi hizaya sokuyordum.
“Eğitim sadece ter değil, akıldır.
Ve aklı olmayan, kasla mücadele ederken düşer.
Bugün bedeniniz değil karakteriniz sınanacak.”
Sonra döndü:
“Sınıf! Eğitim alanına!”
Eğitim alanına vardığımızda büyük kütük tomruklar dizilmişti.
Eğitmenler ellerinde hortumlarla bekliyordu.
Çamur çizgileri zeminde yol gibiydi.
Timler göz göze geldi.
Ama kimse konuşmadı.
Komutan adımını attı:
“Isınma için hepiniz 50 şınav.
Pozisyon al!”
Hemen yere indik.
Avuçlarımı toprağa bastırdım.
Komutan başımızda:
“Bir – İki – Üç – Dört – Beş…”
Nefesimi sabitledim.
Omuzlarım kilitli.
Ama 30’dan sonra bazı kollar titremeye başladı.
Kaan’ın çenesi yere yakın ama sesi sabitti.
Nazlı hırıltılı nefes alıyor, ama belli etmemeye çalışıyordu.
Yiğit’in yüzü kıpkırmızı ama hâlâ direniyordu.
“…Elli!”
Pozisyondan çıktık.
Ama daha yeni başlıyorduk.
Komutan bağırdı:
“Altılı ayrılın!”
Hemen eski timim arkamda hizalandı.
İlay solumda, Selcen çaprazımda.
Batu ileri hizada göz ucuyla bana bakıyordu.
Komutan seslendi:
“Karahan ve Oğuz! Aynı tomruğun önüne.”
Kalbim yer değiştirdi.
Cevap verdim:
“Emredersiniz, Komutanım.”
Komutan devam etti:
“Hançer, Kurt, Demirer, Subaşı! Siz de!”
Nazlı, İlay, Kaan ve Yiğit adım attı.
Altışar olarak oturduk.
Tomruğu kucakladık.
Eğitmen öne çıktı:
“Pozisyon alın.
Tomruk aynı anda kaldırılacak, aynı anda indirilecek.
Koordinasyon yoksa kas da boşa gider.”
Oturduk.
Omuzum Batu’nun omuzuna yakın.
Ama gözüm yan profilde onun çizgisini arıyordu.
Komutan saymaya başladı:
“Bir – İki – Üç!”
Tomruğu kaldırdık.
Ağırlığı omurgama bindi.
Batu’nun dirseği titremiyor, ama nefesi kısa.
İkimiz de göz ucuyla birbirimize baktık.
Zeminle değil birbirimizle savaşıyorduk.
Komutan başa döndü;
“Bir – İki – Üç!”
Batu dayanamayıp aradan fısıldadı :
“Senin yüzünden Karahan! Bakmasana!”
Komutan yan gözle bize bakarken tekrar baştan saymaya başladı:
“Bir – İki – Üç – Dört!”
Bu defa İlay:
“Kızım siz tomruğu değil, birbirinizi kaldırıyorsunuz!”
Kaan gülümsedi ama nefesi hâlâ kısaydı.
Tam o anda…
💦 Hortumlar açıldı.
Eğitmenler hiç uyarmadan suyu üzerimize püskürttü.
Sırtımdan başlayıp göz kapaklarıma kadar su indi.
Nazlı inledi:
“Ayyh!”
Komutan cevap bile vermedi.
Tekrar başa döndü ve sadece bağırdı:
“Bir – İki – Üç – Dört!”
Saatler sürdü.
Omuzlar kilitlendi.
İlk düşen Ali oldu, ama dirseği yere değmedi.
Kurtulan yoktu, ama teslim olan da…
Ama en çok Batu’nun tarafı ses çıkarıyordu.
Nazlı inliyordu, Yiğit geriliyordu.
Ezgi susuyordu ama dirseği kaçıyordu.
Güneş battığında, komutan sustu.
Sadece yürüdü.
Sonra net bir sesle:
“Yarın kaldığımız yerden devam asker.
Bugünlük bu size yeter.”
Herkes selam verdi.
Komutan dönüp gitti.
Zemin çamurlu, sırtım ıslaktı.
Ama içim hâlâ direniyordu.
Başımı çevirip Batu’ya baktım:
“Yarın çeneni kapamayı öğrenirsin artık.”
Batu gözlerini bana dikti.
“Benim çenem değil, senin gözlerin Karahan.”
Ses tonu buz gibiydi.
Ama ardından o tanıdık gülümsemesini attı.
Gıcık eder gibi.
Omzum kasıldı.
Ama çatışmaya takatim yoktu.
…
Çamurlu ve ıslak kamuflajlarımızı çıkarıp duşa girdik.
Suyun sıcaklığı bile vücuduma değmek yerine düşüncelerimi buharlaştırıyordu sanki.
Yan tarafta İlay hâlâ söyleniyordu:
“Komutan resmen canımıza okudu. Nolur yarın konuşmayın da baştan saymasın. Hiç ses etmezsek yarım saatte biter bu iş.”
Selcen hemen onayladı:
“Kesinlikle. Bugün fazlasıyla yorucuydu.”
Benim kafamdaysa başka bir savaş sürüyordu.
Batu’nun beni nasıl bu kadar kolay sinirlendirebildiğini düşündüm.
Ve kendime kızdım.
Sanırım benim sınavım buydu.
Batu… sabrımı sınayan tek gerçekti.
Bir insan nasıl olur da hem bu kadar umursamaz görünüp, hem de bu kadar hedefi tutturur?
Ona bakınca strateji görmüyorum, ama hissettiklerim sanki planlı gibi.
Su değil de… içimden geçen o soru yıkıyordu sanki beni.
Duştan çıkıp hızlıca giyindik.
Yemekhaneye adım attığımızda Batu’nun tayfası çoktan masalarında yemeğe başlamıştı bile.
“Dakik...” dedim, fısıltıyla.
Ama yüzümü onlara çevirmedim.
Tam o sırada İlay dibime kadar yanaşıp, göz ucuyla:
“Hâlâ mı Batu?” diye sordu.
Selcen güldü, arkasından ekledi:
“Yok yok… bunlardan olmaz.”
Yemeklerimizi aldık.
Kaan, Ali ve Furkan’ın oturduğu masaya geçtik.
Sandalyeye oturur oturmaz Ali elini gösterdi:
“Şu elime bak, hâlâ titriyor.”
Selcen hiç kaçırmadan:
“Ver, öpeyim geçsin.”
Bir anda başımı kaldırdım, önce Selcen’e, sonra Ali’ye baktım.
“Ne ara?” diyecektim ki, gözüm İlay’a kaydı.
Kendi yemeğinden kaşıkla alıp Kaan’ın tabağına koyuyordu.
Kaşığımı bırakıp duraksadım:
“Ya siz… onca eğitimin, o kadar zorluğun, sıkı çalışmanın arasında ne ara oldunuz?”
Selcen cilveyle Ali’ye döndü.
Kaan ise İlay’a yandan bakarak gülümsüyordu.
“Ben de kime diyorsam …”dedim.
Kaşığımı elime aldım.
Furkan ise… şaşırmamış gibiydi.
Yemeğine aynen devam ediyordu.
Lokmamı yuttuktan sonra ona döndüm:
“Sen biliyor muydun Furkan?”
Furkan başını yemekten kaldırmadan, hafifçe kafasını salladı.
“Hey Allah’ım... Bir ben bilmiyormuşum zaten,” dedim.
Sinirle değil di… komik bir çaresizlikle söylendim.
Yemeğe devam ettim.
Yemekhaneden çıktığımızda herkes kendi koğuşuna dağılıyordu.
Ama gözüm Batu’ya takıldı.
Yalnız başına çıkmıştı.
Kızlara döndüm:
“Siz gidin, ben geleceğim.”
Peşine düştüm.
Adımlarımı sessiz tuttum.
Bahçedeki büyük çınarın altındaki banka oturmuştu.
Gözleri uzağa sabitlenmişti.
Bir noktaya değil… boşluğa bakıyordu.
Ne düşünüyordu? Neden susuyordu?
Tam bunu sorgularken, arkamdan bir ses geldi:
“Komodo ejderi dinlemede.”
Döndüğümde Selcen ve İlay karşımdaydı.
İkisi birden imalı imalı sırıttı.
Sesimi toparlayıp döndüm:
“Komodo ejderi mi? gerçekte mi ya?! Bari anka diyeydin… kartal, şahin falan… şanlı bir şey olsaydı!”
Selcen kahkaha attı:
“Isırığın zehirlisi makbul. Komodo iyidir.”
İlay hemen atladı:
“Evet evet, komodo süper olur!”
Of dedim içimden.
Bunlarla bu akşam olmayacak.
“Sizle uğraşamam!” deyip aralarından geçtim.
Sorularını önceden tahmin etmiş gibi adımlarımı hızlandırdım.
Arkamdan seslendiler.
Ama dönmedim.
Duymamış gibi yaptım.
Koğuşa girdim.
Kapıyı kapattım.
Üzerimi hızla değiştirdim.
Ve yatağa girdim.
Bu kızların sorularından ancak uyuyarak kurtulabilirdim bu akşam.
Ama aklımda hâlâ Batu vardı…