İkinci Deneme

2438 Kelimeler
selam dostlar ayrıca i********: hesabımıza ve f*******: grubumuza da davetlisiniz. instagram --> https://www.instagram.com/sennur.kasa.official/ facebook --> https://w**************m/groups/sennurkasaromanlari/ keyifli okumalar.. selam ve dua ile.. ** Arabadan indiğimde üzerime büyük bir yük binmiş gibi ağırlık hissediyordum kalbimde. Kaybetmiştim ve yine töre kazanmıştı. Yine amcam kazanmıştı. Yine Yağız kazanmıştı! Ben belki de hiçbir zaman kazanamayacaktım bu yarışı. Acizdim, küçüktüm, sahipsiz ve güçsüzdüm. Gözyaşlarımı kirpiklerimin ucunda zar zor zapt ederken arkama bakmadan apartmana girdim. Gözüm önümde olsa da kulaklarım giden arabanın sesi ile sızlıyordu. Derin bir nefes aldım. " Senden kurtulacağım... Bu neye mal olursa olsun yapacağım..." diye mırıldandım. Buna kendim bile inanmasam da bu adamdan kurtulacaktım, niyetim buydu. Nasıl olacağını bilmiyordum. Yerini zamanını bilmiyordum. Sonunda katil mi olurdum yoksa mevta mı olurdum onu da bilmiyordum. Ama Yağız'la evlenmek istemediğime adım kadar emindim. Ablam evin kapısını asık hatta öfkeli bir yüzle açtı ve beni görür görmez ilk cümlesi " Neredesin kızım sen?" oldu. " Buradayım abla, geldim işte. Yağız bıraktı beni. Görmedin mi?" dedim bir şey anlamamış gibi yaparak. Ablam kolumu çimdikleyerek beni içeri soktu. Sesini kıssa da bağırmaya çalıştığı belliydi. " Sen beni salak mı sanıyorsun Zeynep? O kadar saat gecikince Yağız'ı aradım ben, Zeynep artık eve gelsin geç oldu dedim. Yağız da ' Yaren benim yanımda değil?' dedi şaşırarak. O zaman ne hissettiğimi düşünebiliyor musun Zeynep? Babam, abilerim beni öldürür annem yüzüme bakmaz bir daha, kızımı kaybettin derler. Allah muhafaza. Ben telefonda ağlamaya başlayınca Yağız seni bulacağını ortalığı telaşeye vermememizi söyledi de ondan haber bekledik. Kimseye demedik. Sen kafayı mı yedin Zeynep? Evden mi kaçacaktın?" Ablam öfke ile konuşurken ne ara oturma odasına gelmiştik, hatırlamıyorum. Gözleri kızarmıştı kadının. Ağlamaklı bir hali vardı. Korkmuştu belli ki. bir yandan da beni tartaklamayı ihmal etmiyordu tabi ki. " Ne yapayım abla?" dedim sesimi yükselterek. " İstemediğim bir adamla mı evleneyim? Ben sadece kurtulmaya çalıştım. Ama beceremedim, merak etmeyin. Bak buradayım." Dedim. " Ne kurtulmasından bahsediyorsun Zeynep? Seni bulurlar yaşatmazlar, bizi de sana yardım ettik diye yaşatmazlar. Bu kadar acıya değer mi?" Değmez miydi? Benim canımın, benim hayatımın hiçbir ehemmiyeti yok muydu? Bu kadar yük ağır değil miydi benim omuzlarıma? Ya taşıyamazsam bunca canın yükünü? Kimse bunu hesaba katmak istemiyor. Küçücük kızların omzuna veriyorlar töre yükünü. " Abla, başım ağrıyor. Yatacağım ben biraz." Dedim ablamı başımdan savuşturmak için. Biraz sessizliğe ihtiyacım vardı. Aç, yorgun ve bitkin hissediyordum. Şuan en çok ihtiyacım olan şey huzurlu bir uykuydu. Ablam derin bir nefes alıp " İyi sen yat dinlen. Ama bu burada kapanmadı bilesin. Yarın yine konuşacağız." Dedi bezgince. Omuzlarımı silktim. Çok da umurumda değildi açıkçası. Bu daha hiçbir şeydi. Yaptığım şey duyuldukça başım çok daha fazla ağrıyacaktı. Ama bunları düşünmek istemiyordum. İlacımı içip uyumak istiyordum sadece. Önce akşam namazımı kıldım. Sonra üzerimi değiştirip çocuk odasındaki bir yatağa uzandım. Düşünmek istemiyordum. Bugün olanları, yarın olacakları düşünmek istemiyordum. Abilerimi, babamı en çok da Yağız'ı düşünmek istemiyordum. Yağız'ın öfke ve nefretle bana bakan derin mavi gözlerini hatırıma getirmek istemiyordum. Ama lanet olasıca bakışları, gözümün önünden gitmiyordu. Bana bakan gözlerinden nefret ediyordum. O tok sesinden, her hali ile tehdit eden vücut dilinden, doğduğumdan beni peşimi bırakmayan gölgesinden nefret ediyordum. Yatakta dönüp durduğum saatler sonunda susayıp isteksizce yataktan kalktım. Boğazım kurumuş kâğıt gibi buruşmuştu sanki. Yatağın kenarından eteğimi ve tülbendimi aldım. Çocuklar salonda bağıra çağıra oynuyordu. Ablamların da yatak odasının ışığı yanıyordu. Kapısı da hafif aralık kalmıştı. Odanın önünden geçerken eniştemin sesini işitebiliyordum. "Bak Hatice " diyordu eniştem " Ben bunu sır olarak tutup saklayamam. Yarın öbür gün duyulursa abilerin beni yaşatmazlar." Ablam araya girdi. " Neden duyulsun ki Hasan ama Yağız halletti işte. Abimlere söylemeye ne gerek var?" " Abinler sakladığımızı öğrenince bize aferin mi diyecek Hatice?" " Ama duyarlarsa da Zeynep'ten çıkarırlar acısını." Dedi ablam endişeli bir sesle. " O bunu kaçarken düşünecekti Hatice. Yediği haltın cezası olmayacak mı sanıyordu? Ben bunu saklı tutamam, haberin olsun. Senin o eksik akıllı kardeşin için kendi başımı yakamam." Eniştemin sesi kararlıydı. Bana da kızgındı belli ki. " Başımıza bela aldık resmen. Ben sana demiştim. Bize getirme o kızı diye. Bak gördün mü ne oldu sonunda?" " Kardeşim o benim Hasan. Hem ne bileyim böyle bir şeye kalkışacağını..." ablam sustu. Eniştem söylenmeye devam etti. Vay ben neymişim arkadaş! Doğunca mirası garantiye almışım, abim kız kaçırınca yedek lastik görevi görürmüşüm, bir yanlış hareketimle kan davasına dönermiş işler! Ben neymişim de benim kendimden haberim yokmuş böyle? Allah'ım sana isyan etmeye dilim varmaz da bu sıkıntılardan nasıl kurtulacağımı, ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bana yardım et! Suyumu içip odama geçtim. Uykuya dalana kadar yastığımın sırılsıklam olduğunu fark etmemiştim bile. Ne ara uyuduğumun da farkında değildim. Gece bir anda uykumdan uyandım. Ortalık zifiri karanlıktı. Yeğenlerimden biri odadaki diğer yatakta uyuyordu. Diğeri de ablamların yanındaydı büyük ihtimalle. Tavana kısa bir süre baktım öylece. Abimler bugün yaşadıklarımı öğrenince ne yapardı? Beni yaşatmazlardı belki de. Hele babam duyarsa yiyeceğim dayağın şiddetini hayal bile edemiyorum. Bütün bu düşüncelerin arasında yatsı namazımı kılmadığımı fark ettim. Akşam kana kana içtiğim su da beni tuvalete doğru yönlendirmeye başlamıştı. Abdest alıp namaz kıldım. Saate baktım. Gece ikiyi geçiyordu. Evdeki herkes uykuya dalmıştı çoktan. Seccademe oturmuş düşünmeye başladım. Ölçtüm tarttım biçtim. Yok benim kaçmam lazım. Benim o İstanbul otobüsüne binmem lazım. Buralardan gitmem lazım. Ya bu diyardan gideceğim ya da devenin altında kalıp öleceğim. Şuan çok düşüncesizce davrandığımı biliyorum. Ama Allah'ın hakkı üçtür derler. Gerçi bunu kulun hakkı üçtür diye düzeltir kurstaki hocalar. En azından bir kere daha denemeliyim. Kendime bunu borçluyum. Hemen pes edemem. Bu kadar kolay değil! Acele ile üzerime feracemi giydim. Başımı bağladım. Bu sefer çıkınım yoktu yanıma alabileceğim. Güzel poşetim Yağız'ın uçağında pardon uçaktan bozma arabasında kalmıştı. Kesin çöpe atmıştır. Neyse önemli değil zaten ben hocalık maaşımla alırım kendime robadan elbiseler, şıkır şıkır. Ablamlar kapıyı kilitlemişlerdi yatmadan. Ama neyse ki ayakkabılığın üstünde yedek bir anahtar olduğunu biliyordum. Kapıyı yavaşça açarken ellerim titriyor kalbim kulaklarımda atıyordu sanki. Bu son şansımdı belki de. Dualar mırıldanarak çıktım kapıdan. Ama bu sefer bir planım vardı. Önce yakın bir şehre gidip oradan İstanbul'a geçecektim. Ve tabi ki kendi adımı kullanmayacaktım biletimi alırken. Hayatım boyunca hiç bu saatte tek başıma evden çıktığımı hatırlamıyorum. Zaten şehir merkezini pek bilmem. Genel olarak köyde geçti hayatım. Ya da kursta yatılı kaldığım için birileri gelip beni aldı. Bu saatlerde yolların bu kadar boş ve ürkütücü olduğunu bilmiyordum mesela. Ya da minibüslerin geçmediğini... Hafiften korkmaya başlıyordum her adımımda. Nereye gideceğim? Terminal ne tarafta? Yol yakınken eve dönsem mi? Nasıl bir işe kalkıştım ben yine? Sokaklar bomboştu. Arada tek tük geçen insanlar bana garip bakışlar atıyorlardı. Bu insanların çoğunluğu erkekti tabi ki. Hafifçe yalpalayan sarhoş insanlar da dikkatimden kaçmamıştı. Evden biraz uzaklaştığımda yol kenarında müşteri bekleyen bir travesti gördüm. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu insan tipi beni hayrete düşürmüştü. Yüzünde bir ton boya vardı. Saçları uzun, sarı ve kıvrıktı. Kıyafetleri açık seçik ve renkli, göz alacak kadar parlaktı. Ayağında gümüş renkte topuklu ayakkabılar vardı. Hareketleri de çok sinir bozucuydu. Bana göz kırpana kadar onu dikkatle incelediğimin farkında değildim. Sanki hoşuna gidiyormuş gibi bana göz kırpıp öpücük attı. Allah'ım nereye gidiyorum ben? Dikkatim o kadar dağılmıştı ki ayağım bir kaldırım taşına takıldı ve sendeledim. Az kalsın düşecekken dengemi zar zor sağladım. İnsan neden kendini maymuna çevirirdi ki? Güzel olduklarını mı sanıyorlardı acaba? Yoksa bu giyim tarzı müşteri aradıklarını belli eden bir üniforma gibi miydi? Allah'ım neler düşünüyorum ben? Bana neyse! İsteyen istediği gibi giyinir. Onların hesabını ben verecek değilim ya ahirette! Ama yine de üzülüyorum şu hallerine. Ah Zeynep, sen önce kendi halini düşün. Nerede olduğumu bile bilmiyorum. Ablamların evi ne tarafta kaldı bilmiyorum. Yolda rastladığım adamlardan kaçayım diye saptığım ara sokaklar beni sonunda hiç bilmediğim yerlere getirdi. Burası sendeleyerek yürüyen adamların ve kıvırtarak gezinen fettan kadınların doluştuğu bir yer. Ve şehrin aksine bu saatte, bu mahallede bütün dükkânlar açık. Bunlar restoran mı? Hayır, bunlar meyhane olmalı. Ayaklarım beni evden kaçan kızların düşeceği sokağa getirdi. Tevafuk mu bu Allah'ım? Geldiğim yere bak! Buradan nasıl çıkarım? Nasıl kurtulurum? Bilmiyorum. Kendime soru soracak kafası yerinde, biraz daha insancıl birileri aradım ama bu insancıkların hiç birisi gözüme güvenilir gelmiyordu. Bunlara adres bile sorulmaz bence! Herhangi bir ara sokağa sapmaya da cesaret edemiyordum doğrusu. Ara sokaklar ıssızdır, ürkütücüdür, beladır. Benim etrafıma baktığım gariplikle insanlar da bana bakıyordu. Bu kızın burada ne işi var der gibiydiler. Haklıydılar. Benim ne işim vardı burada? Biran önce bir vasıtaya binmeli ve terminale doğru gitmeliydim. Etrafta binek otomobiller geçse de herhangi bir minibüs ya da belediye geçeceğini hiç sanmıyordum. Ama ileride, köşede bekleyen bir sarı taksiyi gözüme kestirmiştim. O tarafa doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Ama yolda bir elin beni çekiştirmesi ile duraksadım. Yanardönerli ışıklarla süslendirilmiş bir kapının önünden geçiyordum ve adamın biri beni kolumdan tutup içeri doğru çekiştirmeye başlamıştı. " Hadi gel güzelim, nazlanma. Senin de sonun burası olacak." Diyordu gevrek bir dille. Kolumu kurtarmaya çalışırken " Bırak beni!" diye tısladım. Ama adam beni kale almamıştı. İçeri doğru girmem için çabalıyordu. Arkamdan bir adam " Bırak kızı!" diye bağırdı. Türk filmlerine bağlanan kalbim bu sesin sahibinin Yağız olmasını bekledi bir süre. Ama bir başka sarhoş, göbekli, çirkin bir adam çekiştirmeye başlamıştı bu sefer beni. Bir yandan canım yanıyordu bir yandan kalbim korkudan patlamak üzereydi. " Bırakın beni, işime gideyim" dedim ağlamaklı bir sesle. Ama iki adam beni duymuyordu. Kendi aralarında küfürleşmeye başlamışlardı. Bu sırada ışıklı kapının içinden de dışarıya doğru yoğun bir gürültü geliyordu. Giderek daha da yaklaşan gürültü beni çekiştiren adamları etkilememişti bile. Bense camların ve tahtaların birbirine çarptığını, bir şeylerin kırıldığını, insanların çığlık çığlığa bağırdığını duyabiliyordum. Zaten çok geçmeden küçük kalabalık dibimize kadar gelmişti. Beni çekiştiren adamlar da birbirinin üzerine yürümeye başlamıştı. Aslında buradan kaçmanın tam sırasıydı. Ama korkudan elim ayağım boşalmıştı ve ne yapacağımı şaşırmıştım doğrusu. Herkes birbirine yumruk atıyor, kadınlar erkekler birbiri ile dövüşüyordu. Cennet mahallesindeki kavga sahnesinin çekimine mi denk düşmüştüm acaba? Erkekler zil zurna sarhoş, kadınlar bol makyajlı ve parıldayan elbiseleri ile dikkat çekiciydi. İlk defa sirke gelmiş küçük bir çocuk gibi hissediyordum kendimi. Aval aval bakıyordum hepsine. Beynim bir yandan " Aklın varsa kaç kızım!" Sinyalleri gönderse de ayaklarıma komut gönderemiyordum sanki felç olmuş gibiydim. Çok geçmedi zaten. Kulakları yırtan bir sesle beraber polisler de küçük şamatamıza dâhil olmuştu. Tabi onların gelmesi bende bir rahatlamaya neden oldu. Sarhoş adamlardansa devletimin aslan gibi polisine sığınmayı tercih ederdim. Polisler geldiğinde kadın erkek kavga eden grup birlik olup polise direnmeye çalıştı. Bu sırada bir polis de beni kolumdan yakalamış polis otosuna bindirmek için ittiriyordu. " Benim bunlarla alakam yok, ben geçiyordum sadece." Dedim. " Bu saatte buradan neden geçiyordun bacım?" dedi esmer, zayıf, yüzündeki toyluğa bakılırsa otuzlu yaşlarına henüz varmamış polis memuru. " Yolumu şaşırmışım. Ben terminale gidecektim. Kayboldum." Dedim. " Tamam, kimliğini görelim. Biz seni götürürüz gideceğin yere." Dedi polis memuru. Derin bir nefes aldım. Çantamı açıp cüzdanımı karıştırdım. Kimlik yok! Çantamın her gözünü telaşla aramaya başladım. Kimlik yok! " Burada olmalı, bir dakika" dedim polisi oyalar gibi. Ama adam pek de inandırıcı bulmamıştı telaşımı. " He bacım he, kesin oradadır." Dedi alayla. Küçücük çantamın her gözünü, iki gözlü cüzdanımın her karışını defalarca aradım ama kimliğimi bulamadım. Kesin ablam ya da eniştem almıştı. Aslında kimliğim cüzdanımda olurdu, yanımdan ayırmazdım. " Ya ben sarhoş değilim yollu değilim. Görmüyor musunuz beni? Ben yanlışlıkla kaldım aralarında? Beni neden karakola götüreceksiniz ki?" " Bacım bu saatte bu sokaktan geçiyorsun ve kimliğin yok. Ne yapmamızı bekliyorsun? Sana plaket mi verelim? Çeyrek altın mı takalım ödül olarak?" Ukala polis memuru da alaycı bir günündeydi anlaşılan! Ne dediysem adamları ikna edemedim. Üzerimdeki ferace, başımdaki örtü bile benim bunlardan farklı olduğumu haykırıyordu hâlbuki. Ama kimliğimin olmaması, hem de ohal hükümleri sürerken kimliksiz geziyor olmam, bu saatte bir de... Hapse girmezsem iyiydi! Karakola giden gergin yolculukta tek sessiz kalan bendim sanırım. Erkekler başka bir arabadaydı. Bizim araçtaki kadınlar bağırıp çağırıyordu. Bir tanesi " Çişim geldi kapıları açın yoksa arabaya işerim!" diye bağırınca utancımdan kafamı iyice eğdim. Nezarethaneye girerken beni götüren memure hanıma ağlamaklı gözlerle baktım. " Bir yanlışlık yapıyorsunuz" dedim, ağlamamak için direnen ıslak kirpiklerime inat titrek bir sesle. " Seni biraz sonra çağırırız, aileni ararsın. Yanlışlık varsa düzelir. Şimdi burada bir süre bekleyeceksin." Dedi. Bir sirk çadırının içine girer gibi girdim demir parmaklıktan. İçeride makyajları akmış, yüzü gözü siyahtan pembeye boyalı, simler içinde, kısa mini eteklerinden üstündeki askılı kıyafete kadar her yerleri parlayan kadınlar vardı. Kimisinin peruğu iyice kaymış altından çok farklı renkteki saçları görünmeye başlamıştı. Bir köşeye sindim. Bazıları bana laf atsa da muhatap olmamaya özen gösterdim. Bir tanesi yanıma gelip " Senin ilk düşüşün mü buraya?" diye sordu gevrekçe ağzını yayarak. Bir tanesi de senin ne işin var burada demedi. Yani tipimden de mi bir şey anlaşılmıyor, bilmiyorum ki... " Benimki yanlışlık oldu. Çıkacağım ben birazdan." Dedim suratımı asarak. " Vesikan yoksa çıkarsın bacım. Artık eskisi gibi değil." dedi kız yine gevrekçe. Cevap vermedim. Benden tepki alamayınca uzaklaştı. Kısa süre içinde küçük odadaki kadınların birçoğu sızmış, birbirinin dibine sokulmuş ve o kokoş hallerine hiç yakışmayacak bir gürültü ile horlayarak uyumaya başlamıştı. Annemin bana anlattığı kaçış hikâyesi gelmişti aklıma. Daha köyden çıkamadan yolunu kesmişlerdi onun da. Benimse ikinci defa işlerim ters gidiyordu. Demek ki buralardan gitmemem için kurulmuş bir düzen vardı. Ayağımın takılması bu yüzdendi belki de. Bu düşünce canımı yakıyordu. Gitmek istiyordum. Kaçıp kurtulmak istiyordum peşimdeki lanetten. Bana göre asır gibi gelen bir bekleyişin sonunda bir polis memuru nezarethanenin demir kapısını türkülere konu olacak bir gıcırdama ile yavaşça açtı ve adımı seslendi. " Telefon hakkını kullanacaksın. Dikkatli ol ve hakkını doğru kullan. Yoksa önce hastaneye muayeneye oradan da savcılığa gidersin." Dedi polis memuru, karakolun eski taş merdivenlerini çıkarken. Binanın içinde gezindiğimiz o kısa yol boyunca düşündüm; kimi arayacaktım ben? Arayacak kimim vardı? Bir abim şehir dışında yaşıyordu, diğer abim kaçırdığı kızla balayı yapıyordu kesin. Eniştelerime ise hiç güvenmiyordum artık. Duvardaki saate bakınca saat sabaha karşı dördü geçiyordu. Bu saatte de kim aranırdı ki? Kurstan bir kız arkadaşım geldi aklıma. Abisi polisti. Çok da iyi anlaşırdık. Emindim bu saatte bile arasam beni karakolda bırakmayacak kadar vefalı bir dost olduğuna. Telefon edebileceğim odaya geldiğimde asık suratlı başka bir polis memuru ile muhatap olmam gerekmişti. Bu saatte burada olduğu için pek keyifli görünmüyordu. Beni gördüğüne de hiç sevinmiş gibi değildi. Gerçi sevinmesini gerektirecek bir durum olmasa da böyle dövecek gibi de bakmasına gerek yoktu bence. " Şey..." dedim çekinerek " Cep telefonumu alabilir miyim? Telefon numarası ezberimde yok da..." " Çay da getireyim mi?" diye bezgince sordu polis memuru gözlerini devirerek. Kısa süre yüzüme baktı, benim gözlerim dolmuş yalvarır gibi bakıyordum adama. Aynı bezginlikle gözlerini deviren polis memuru oturduğu masanın çekmecesini açtı ve şeffaf bir poşetin içinde bir sürü cep telefonu çıkardı. " Al buradan seç telefonunu." Dedi. Gözümü silip iyice buğulanan görüntümü netleştirmeye çalıştım. Son model pahalı cep telefonlarını içinde kendi kıytırık telefonumu bulup elime aldım. " Kendi telefonundan ara. Devletin kontörünü harcama." Dedi polis memuru soğuk bir dille. " Peki" dedim başımı sallayarak. " Tek bir telefon hakkın var ona göre kullan." Diye uyardı bu sefer. " Tamam" dedim ve telefonumun rehberine girerek Leyla'nın numarasını aramaya başladım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE