McDONALD

2342 Kelimeler
Arthur erken saatlerde uyandığında başının üzerindeki elin hafif baskısıyla heyecanlanıp kafasını kaldırdı, babasının moraran açık dudaklarını ve tavanı izleyen boş gözlerini gördüğünde ise kendi gözlerinde biriken gözyaşlarına engel olamadı. Hayır ! "Hayır..." diye bağırdı gözyaşlarının arasından "Hayır! Hayır !Hayır! " sonlara doğru sesi kısıldı. "Gidemezsin..." Babasının kemikli soğuk elini tuttu. Gidemezsin.Şimdi olmaz. Gidemezdi... Arthur'un ondan öğrenmesi gereken onca şey varken onu bırakamazdı. Annabel'i evlenirken görmeden, Breannen'ın gerçek bir savaşçı olduğunu... Tanrım ,bu acı çok büyüktü. Yüreği , onca ölüme tanıklık etmiş gözleri ve uzun yıllar savaşlarda ölüm tanrısıyla burun buruna olan ruhu dayanmakta güçlük çekiyordu. Mantığı kabullenmek istemiyordu. Insanın sevdiği birini kaybetmesi böyle bir şey miydi ? Nefes alıyor ama ciğerleri aldığı nefesi kabul etmiyormuş gibi nefessiz kalıyordu. Ölüm sizi bulduğu zaman kaçmak sadece kendinizi kandırmaktır. Arthur babasının ölmeyeceğine inanmıştı ve kendini kandırmakla hata yaptığını yeni anlıyordu. Babası sanki ölmemek için direnmiş ve onu beklemişti. Oğlunu son kez görmek istemiş gibi beklemişti sanki. Gözlerinden dökülen yaşlar bir çağlayan olup öfkesiyle karışırken Arthur patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Babası , dayanağı son nefesini vermişti- asla haketmediği bir ölümle hemde. Arthur'un kaleyi inleten sesiyle odaya giren doktor ve kale sakinleri delirmiş gibi bağıran Arthur McQueen'i görünce büyük bir telaşa kapıldılar. Leydi Annie-Macrea oğlunun bağırışıyla bekledikleri olayın gerçekleşmiş olduğunu anladı ve yüreğine inen ağırlığın yükü ile olduğu yerde bir süre bekledi. Gözlerine inen sis perdesi aklının da düşünmesini engelliyormuş gibiydi. Hayat arkadaşı, büyük aşkı , daima gurur duyduğu adamın ölümü hiç şüphesiz onda acımasızca kalbine inen bir hançer etkisi yapmıştı . Gözlerinden kalbine akan yaşlar bundan sonra hep akacakmış gibi oraya sabitlenmişti. Ve leydi Annie-Macrea biliyordu ki bundan sonra gözleri hep yaşlı olacaktı. Olaylar çok kısa sürede gerçekleşirken ne Arthur ve kardeşleri ne de Leydi Annie-Macrae kendinde değildi. Doktor babasının açık kalan gözlerini kapattığı sırada Arthur annesine sarılırken, Breannen ise Annabel'in hıçkırıklarla sarsılan omzuna destek olurcasına elini koymuştu. McQueen armasını taşıyan bayraklar yarıya inerken, yakındaki klanların liderleri haberi alıp yola koyulmuşlardı çoktan. Gökyüzü bile Hector McQueen'in haketmediği ölümüne bir tepki gibi karalara bürünmüştü. Hafif hafif çiseleyen yağmura kimse aldırış etmiyordu. Bütün McQueen halkı çoluk çocuk sokaktaydı . Gurur duydukları liderleri Hector McQueen'i haketmediği ölümüne hakettiği gibi göndermek istemişlerdi hiç şüphesiz. Herkes biliyordu ki Lord Hector halkı için savaşmış, halkı için yaşamış bir liderdi ve halkını kimse önünde boyun eğdirmemişti. Hepsinin ağzından aynı dua döküyor ve rüzgarın uğultusuna karışıyordu.. Ilk gelen klanlık , McQueen'in akrabalıkla bağlı olduğu -Lord Hector'un anne tarafından kuzeni Ewan McDonald'a ait - McDonald klanlığıydı. Gösterişli yılan figürlü armasıyla surdan giriş yaptığında Arthur Batair'e karşılama için emir vermişti. Ewan McDonald siyah dev atıyla kaleye yaklaşırken askerleri ve refakatçileri arkasında bir gölge gibi onu takip ediyorlardı. Yaşına rağmen çevik bir hareketle attan indiğinde önünde duran Batair'e bir baş selamı verdi. Onunla beraber refakatçileri tek tek atlarından inerken Ewan McDonald içeriye doğru merdivenleri arşınlamıştı çoktan. Maira McDonald -Ewan McDonald'ın yeğeni sıfatıyla refakatçi olmuştu belli ki - etrafa küçümseyici bir bakış attığında uzaktan onu parçalara ayırmak isteyen kızdan bihaberdi. Katherine sabah telaşla odasına giren Bethia'nın ağlamaktan kızarmış gözlerine baktığında şaşırmıştı. Bethia normalde ağlayan biri değildi ki Katherine onun ağladığına hiç şahit olmamıştı. Sebebi ise Lord Hector'un ölmüş olduğuydu ve bunu duyduğunda ise aklına gelen ilk kişi Arthur'du. Ne haldeydi kim bilir ? Daha kendisini görmemişti bile . Şimdi nasıl teselli verecekti? Ne demeliydi? Insanın yakınını kaybetmesinin nasıl olduğunu Katherine bilemezdi çünkü o annesini kaybettiğinde her şeyden habersiz bir bebekti. Hiç görmediği annesini özlüyordu ama onunla ilgili tek bir anısı yoktu. Ama Arthur'un vardı. Babasıyla bir sürü anısı vardı ve onun için daha zor olmalıydı. Alelacele üzerine siyah düz bir elbise giyip koşarak babası ve dedesinin çıkmakta olduğu bahçe kapısına yetişti. Lord Alastair her ne kadar buna itiraz edecek olsada bugünün farklı olduğunu düşünüp Katherine'e müsade etmişti. Yakın arkadaşı , savaş arkadaşı ,can yoldaşı ölmüştü. Hiç bir zaman böyle bir ölüm hayal etmemişlerdi. Her zaman savaş meydanında öleceklerini düşünmüş ve bununla dalga bile geçmişlerdi. Şimdi ise hayatın hayallerdeki gibi olmadığını görebiliyordu. Siz ne kadar isteseniz de kaderiniz belli olmuştu ve yazılanı değiştiremiyordunuz. Geriye sadece acılar , yaşanmış ve yaşanmayacak anılar kalıyordu. Hep beraber kaleye gittiklerinde Katherine kapıdan giren McDonald armalı askerleri görür görmez babasından ayrılarak dua okuyan halkın arasına karıştı. Ewan McDonald ve refakatçileri tek tek kapıdan girerken gözlerine takılan kırmızı elbiseli kadını gördüğünde ise saç diplerine kadar ürperdi . Korkudan değil tiksinmeden dolayıydı bu. Maira McDonald. .. Ewan McDonald'ın kendini beğenmiş yeğeni... Eskiden de sevmezdi Katherine ve uzun yıllar sevmesini sağlayamamış daha da nefret ettirmişti. Arthur'un kaleden ayrılmasıyla beraber Maira'da artık kaleye gelmemişti ve hiç şüphesiz şu an burda olmasının nedeni Arthur'du. Atından indiğinde onu inceleme fırsatı buldu Katherine. Davete gider gibi giydiği cesur kırmızı elbisesi siyah pelerinlilerin arasında onu bir ateş gibi gösteriyordu. Omuzlarına örttüğü kısa kürk ise dekoltesini kapatmak yerine süs niyetine giyilmiş gibiydi . Iskoçya'nın bu keskin soğuğuna karşı böyle giyinmiş olması ise onun Arthur için gelmiş olabileceğini kanıtlar nitelikteydi. Umarım erkenden ölümcül bir hastalığa yakalanır. Katherine iç sesini onaylarken bir yandan da Maira'nın kibir dolu suratını dağıtmak istedi. Hala gözünün Arthur da olduğunu bilmek ise sinirlerini daha çok geriyordu. Onun o sarı saçlarından tutup domuz çamuruna yuvarlama hissi o kadar kuvvetliydi ki kendini zor zaptediyordu. Ama sırası değildi. Lord Hector ölmüştü. Bu gerçekle yüzleşmek o kadar zordu ki arkadaşı Annabel'in yanında olmalıydı. Zira onun da Maira'dan nefret ettiğini biliyordu. Onu yalnız bırakamazdı. Adımlarını mutfak girişine yönlendirirken önüne çıkan insanlara da kısık sesli bir özür gönderiyordu. İçeri girdiğinde mutfak çalışanlarının da üzgün bir halde yemeklerle uğraşdığını fark etti. Bir sürü klan gelecekti ve yemeklerin bir an önce bitmesi gerekiyordu. Gözleri aşçı Mary'i ararken, onun kilerden zorlanarak patates çuvalını çıkardığını görüp yardım etmeye gitti. "Mary bırak da sana yardım edeyim." Mary karşısında bir kaç gündür görmediği Katherine'i görünce hüznünü unutup sevindi. Gözlerinde yaş ve dudaklarında bir gülümseme ile "Ah Kathy tatlım nerelerdeydin?" sesi sonlara doğru azarlar biçimde çıkmıştı. . Her gün mutlaka mutfağa uğrayan Katherine son bir kaç gündür yoktu ve bu iyi değildi. Katherine dudaklarını büzerek -ki bu Mary'i kandırmanın en iyi yoluydu çünkü asla dayanamazdı - "Benden bıktığını sanıyordum Mary" dedi. En son yardım için mutfağa gelip bir torba unu mahvettiğinde Mary onu 'Senden bıktım ,küçük maymun. Bir daha mutfağa adımını atarsan bacaklarını kırarım' diyerek azarlamıştı. "Deli kız , hangi sözümü dinledin ki bunu dinleyesin" Katherine gülümseyerek "Haklısın ama cezalıydım Mary gelemedim " diyerek olayı açıklığa kavuşturdu Mary ise buna hiç şaşırmamıştı. Küçük maymun yine bir haltlar karıştırmıştı anlaşılan. Azarlar biçimde kaşlarını çattı fakat Katherine Mary'nin bunda ciddi olmadığını biliyordu. "Hadi tamam bu kadar gevezelik yeterli ,kaybol gözümün önünden . Bir sürü işim var daha. " "Sana yar..." Mary korkuyla gözlerini açıp "En son yardımını aldığımda aç kalıyorduk. Çabuk mutfağı terk et." dedi ve Katherine'in sözlerini tamamlamasına engel oldu . Katherine bu sefer Mary'nin ciddi olduğunu fark edip hızla mutfaktan çıktı. Her tarafta askerler vardı ve tanıdık görebilmek için gözlerini dört açıyordu. O sırada Batair'i gördüğünde sevinerek ona doğru koştu. Batair gelen misafirler ile ilgileniyordu fakat kafasını bir türlü toplayamıyordu. Sürekli Annabel'i düşünüyordu. Acaba nasıldı? Hâlâ ağlıyor muydu? Onu teselli edemediği için üzülüyordu. Halbuki ona her şeyin iyi olacağını söylemişti. Kendini yalan söylemiş gibi hissediyordu. Düşünceleri koluna dokunmaktan çok asılan biri yüzünden dağılmıştı ve karşısında gördüğü tanıdık yüzle bir an donakaldı. "Katherine ?" Katherine dalgın bir şekilde duran Batair'in koluna eskiden olduğu gibi asılarak onu kendisine bakması için bir nevi zorladı ve şaşkın yüzünü gördüğünde ise gamzelerini çıkaracak şekilde gülümsedi. Kendisine seslendiğinde Batair? " diyerek karşılık verdi. Batair kızıl maymun diye hitap ettiği Katherine'i gördüğünde şaşırmadan edemedi Onu neredeyse tanımayacaktı. " Aman Tanrım Katherine! Bu sen misin ?" "Evet benim Batair. Bu faslı geçebilir miyiz ?" dedi bıkkınlıkla. "Ne yaptın söyler misin? Bir Druid falan mı buldun ?" Batair'in alayla kurduğu cümleye Katherine gülerek "Evet dersem altına işemeyeceğinin garantisini verebilir misin ? " dedi onun da sesinde alay vardı. Kayalıkların orda denize taş atan Batair bir yandan da çaktırmadan Annabel'i izliyordu. Batan güneş Annabel'in yüz hatlarını daha da belirginleştirmiş ve saçlarının sarı tutamlarına hafif bir turunculuk katmıştı. On bir yaşındaki bir kız nasıl bu kadar çekici olabilirdi? Batair işte bunu hiç anlayamıyordu. Annabel'i izlerken yanına gelen Katherine'den tamamen habersizdi. "Kızı gözlerinle yedin Batair" diyen sesle bir an sıçradı. "N-ne..Hayır .. Ne alakası var ? Öyle bir şey yapmıyorum" Batair bu şekil yakalanmak istememişti ve en iyi bildiği yönteme başvurdu. İnkar. Katherine gözlerini devirerek Batair'e inanmadığını belli etti. " Hadi ama resmen çölde susuz kalmış bir adamın suya baktığı gibi bakıyordun. Ondan saklamanı anlarım ama benden saklama Batair. Onu Seviyorsun" Batair yenilmiş gibi omuzlarını düşürdü "O kadar belli oluyor mu ?" dedi. Bu konuda konuşmak istemiyordu. "Druid'ler aşkına! Çığlık atsan daha az kişi anlar emin ol " "Druid mi? Onlara İnanıyor musun?" Batair konuyu ustalıkla değiştirirken Katherine'in de uzatmaması için dua etti. Katherine ne yaptığını elbette anlamıştı ama neden konuşmak istemediğini anlamamıştı. Hoş kendi gönül ilişkisine bir el atamamışken başkasına nasıl yardım edecekti ? "Hayır ama eski atalarımız inanmış ve saygı duyuyorum " "Küçükken ben onlardan çok korkardım. Hatta bir kere büyükannem onların yaramaz çocukları kaçırıp büyülerini onlar üzerinde denediğini söylemişti ve ben altıma kaçırmak üzereydim " diyerek gülmüştü Batair. Katherine de eşlik ederken Annabel'in de olanları duyup onlara katılmasıyla kahkahaları artmıştı. Batair bu anıyla gülümserken Katherine'e kollarını açarak sarılması için bir nevi davetiye verdi. Katherine de bunu severek kabul edip birbirlerine sarıldılar. "Nasılsın bakalım ?" Batair uzun süredir görmediği küçük arkadaşını gördüğüne sevinmişti. Katherine üzgün bir sesle " Aslına bakarsan bu sabah gayet iyiydim ama Lord Hector'un ölümü herkesi çok sarstı " Batair anlayışla kafasını salladı. " Evet öyle. Iyi insanların ölümü, çok daha üzüntü veriyor ve unutulmuyor. Lord Hector da tarihe adını yazdırmış bir lider" Katherine onaylayan bir şekilde başını sallarken buraya geliş amacı aklına gelmişti. " Ah, tamamen unutuyordum. Annabel nerde ? Onu görmeliyim. Süs biberinin benden önce onu bulup moralini daha fazla bozmasını istemiyorum. " Batair Annabel'in ismini duyunca heyecanlandı. Katherine onu görebilir ve sonra Batair'e haber verebilirdi ama süs biberi de kimdi? Anlamayan bir ifade ile Katherine'e baktığında ,Katherine de onu anlamış ve kulağına yaklaşarak Maira demişti ve Batair gülümsemesini saklayamadı. "Sanırım odasında . Bana da haber verir misin? Nasıl olduğunu merak ediyorum. " dedi çekinerek. Katherine saşkınca Batair'e baktı. Onun hala Annabel'den hoşlandığını bilmiyordu. Yüzüne yerleştirdiği gülümsemesiyle Batair'e imalı bir bakış attı. " Hm neden sen gidip öğrenmiyorsun?" Batair Annabel'e yalan söylediğini düşünüyordu ve şimdi onun yüzüne nasıl bakacağını bilemiyordu. "Şu an sırası değil . Bir sürü işim var. McCoy klanlığı ve McAlpine klanlığı yolda. Atlar ve askerler için yer ayarlamalıyım. " Katherine kalabalık bir cenaze töreni olacağını anlamıştı. Ama McAlpine klanının geleceğini hiç tahmin etmemişti. Sonuçta Lord Hector'un ölümü üzerine bütün deliller onları gösteriyordu ve tam bunu soracakken Batair'in yanına gelen bir askerle konuşmaları yarıda kesildi. Katherine bunu daha sonra sormak için aklının bir kenarına yazarken Batair'e onaylar bir baş hareketi yapıp yanlarından ayrıldı. Her yerde çalışanlar, askerler ve misafirler görmek mümkündü. McQueen kalesi şimdiye kadar bu kadar kalabalık olmuş muydu diye düşündü Katherine, yukarı kata çıkan merdivenleri nerdeyse tırmanıyordu. Herhangi bir işgale karşı düşmanı yormak amaçlı yapılan normalinden dik merdivenleri çıkmak oldukça zorlayıcıydı. Acelesi olmasa bu kadar yorulmazdı gerçi. Ikinci kata çıktığında nefesini toparlamak için ellerini dizlerine koyup sırtını bir duvara yasladı. "Arthur ?" Katherine Maira'nın sesini duyduğunda nefesini tutma gereği hissetti. Arthur'a seslendiğine göre Arthur da oralarda bir yerdeydi muhakkak. Karanlık bir tarafta olduğu için onu görmeleri imkansızdı ve Katherine birilerini dinlemeyi hiç sevmese de söz konusu Arthur ve Maira olunca kendine bu seferlik izin verdi. Arthur sabahtan beri olan şeyleri bir perdenin arkasından bakar gibi izliyordu. Kendini bulundukları duruma ait hissetmiyor ve isyan etmek isteyen yanı ağır basıyordu. Lord Alastair Kenneth McAlpine'in yapmadığını söylemişti ve şu an Kenneth'in yolda olması bu savı doğruluyordu. Hiç kimse-deli olmadığı sürece- düşman topraklarına giremezdi özellikle o toprakların reisini gerçekten öldürdüyse. Bunun kimin yaptığını bulacaktı ve ölmek için yalvarmasını sağlayacaktı. Buna yemin etti Arthur. Arkasında ancak üçüncü kez seslenmesiyle duyabildiği kıza döndüğünde ,kırmızı bir elbisenin içinde dekoltesini gözler önüne seren kişinin kim olduğunu ilk bakışta anlamıştı. Gözlerini kıyafetinde dolaştırmaktan kendini alamadı ve bu hali hiç hoşuna gitmemişti bunu belli eden bir yüz ifadesiyle "Maira?" dedi. Maira McDonald geldiğinden beri Arthur'u arıyordu fakat hala bulamamıştı. Buraya geliş amacı zaten buydu ve onu bulmadan gitmeyecekti. Arthur'un kaleye döndüğünü duyar duymaz ziyaret etmek için çoktan hazırlıklara başlamıştı fakat Lord Hector'un gelen ani ölümü bu ziyareti biraz erkene almıştı ve bu da Maira'nın işine gelmişti. Giydiği v yaka dekolteli elbisesi onu ısıtmaktan çok üşütüyordu. Iskoçya'nın derine işleyen soğuğuna dayanmak zordu ama üşümediğini inandırmak istiyordu. Koridoru sayısını bilmediği kadar turlamanın ardından gördüğü kişiyle, yüzüne büyük bir gülümseme yerleştiğini fark etti. Sonunda onunla karşılaşmıştı. Sıkılmasına ve yorulmasına değmişti doğrusu. Arthur McQueen gençken de yakışıklıydı fakat aradan geçen zamanda daha da yakışıklı ve güçlü bir erkeğe dönüşmüştü. Maira bu kadar uzaktan bile gücünü hissediyordu. Gelişmiş vücudu ile kadınların arzuladığı bir erkek olmuştu ve Maira onu elde ettiğinde saf bir güce erişebileceğini biliyordu. Onu tekrar kaybetmeden önce seslendi ve duymasını bekledi. Arthur'un onu duymadığını fark edip bir kaç kere daha seslendi ve sonunda kendine döndüğünde yüzüne yapmacık bir hüzün yerleştirdi. Arthur'un bakışlarındaki huzursuzluğu fark edip ona yaklaştı ve bu huzursuzluğu babasının ölümüne yordu. Kollarını boynuna dolayıp "Seni özledim " dediğinde sesinin ağlamaklı çıkmasına özen göstermişti. Arthur kendisine bir anda sarılan ve özlediğini dile getiren Maira'ya tepki veremedi. Tepkisizliğinden kurtulduğunda ise ilk iş olarak boynuna dolanan kolları çözdü. Maira bu hareket karşısında bozulsa da bunu belli etmeyerek "Baban için üzgünüm . Senin için yapabileceğim bir şey var mı ?" dedi ve gözünden bir damla yaşın gelebilmesini sağladı. Bunu uzun süre prova etmişti. Arthur ağlayan Mair'ya baktığında neden huzursuz olduğunu bir türlü anlayamadı. "Hoş geldin Maira. Sağol . Babamı sevdiğini görebiliyorum. Ama artık yapılacak tek şey onu onurlu bir şekilde hatırlamak olacak" Katherine uzaktan bu manzarayı izlerken Arthur'un sadece sırtını görebiliyordu. Çok net olarak gördüğü şey ise Maira'nın yapmacık ağlamasıydı. Arthur'a sarıldığında ise o kollarını koparma isteğini yok saymaya çalışmıştı. Neyseki Arthur eskisi gibi Maira'ya sarılmamış ve kollarını hemen çözmüştü. Bunun için Arthur'a kalpten bir öpücük gönderdi. Maira yapabileceği bir şeyler olup olmadığını sorduğunda ise Katherine Maira'nın kalenin en tepesinden kendisini atmasının yararlı olacağını düşündü. Bu öyle güzel bir hayaldi ki Katherine istemsiz güldü ve eliyle ağzını kapatırken kolu yanındaki boş vazoya çarparak düşmesini sağladı. Katherine geriye doğru hızla sıçrarken koridorda iki çift gözün şaşkınlıkla kendisine baktığından habersizdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE