-Değer Görmeyen Gelin-

2203 Kelimeler
"Taçmin!" Adımın odada yüksek sesle söylenmesiyle gözlerimi aniden açtım ve oturur pozisyona geldim. Gözlerim karanlık odada dolaşırken, açık kapıdan süzülen ışıkla gözlerimi kısmak zorunda kaldım. "Ne oldu?" Ömer ışığı açtı. Ceketini sinirle çıkarırken homurdandı: "Kalk, Şimal yine körkütük sarhoş olmuş! Üstü başı kusmuk içinde. Dedem görmeden odasına götür şunu!" Yine mi? diye içimden çığlık attım ama beklemeden hemen kalktım. Ani kalkışla başım döndü; dengesizleşince şifonyere tutunarak kendimi toparladım. "Kim sarhoş, anlamadım ki..." Ömer'in söylenmelerini kulak ardı ettim. Siyah saten sabahlığımı askıdan alıp üstüme geçirdim, kemerini bağladım. Aynadaki görüntüm tam bir felaketti. Gözlerimin altındaki siyah halkalar gün geçtikçe belirginleşiyordu.25 yaşıma göre fazlaca bakımsız duruyordum. İki yıl öncesine kadar böyle değildim. Ne göz torbam vardı, ne uykusuzluktan iz... Ama artık yorgunluk yüzüme kazınmıştı. Dalgın sarı saçlarımı kulağımın arkasına atarak Ömer’in yanından geçip odadan çıktım. Adımlarım sessizdi. Etrafa göz gezdirerek kimseyi uyandırmadan sarmal merdivenleri indim. Bahçe kapısı açıktı, o yöne ilerledim. Gece serinliği tenime değince tüylerim ürperdi ama hız kesmeden otoparka yöneldim. Otoparkın görüş alanında Ekrem dedenin odasının penceresi vardı. Işığı yanmıyordu. Bu iyiydi. Adımlarımı daha da hızlandırdım. Kırmızı spor arabanın içindeki ışık Şimal’i açıkça gösteriyordu. Biri camdan baksa, onu o hâlde görebilirdi. Hızla yaklaştım. Kapıyı açtığım anda burnuma keskin bir kusmuk kokusu doldu; istemsizce yüzümü buruşturdum. Üzerindeki kırmızı dar elbise berbat durumdaydı. Arabanın iç ışığını kapattım ve Şimal’in koluna dokundum. "Şimal?" "Hıh!" dedi, neredeyse küfreder gibi. "Hadi gidelim, deden görecek şimdi!" "Üfff! Siktir git, burada uyuyacağım." "Olmaz, hadi gel. Yardım edeyim." Zor da olsa kolundan tuttum ve arabadan çıkardım. Sendeleyerek araca tutundu. Kolunu omzuma attım, güçlükle yürütmeye başladım. İngilizce bir şarkıyı mırıldanıyordu. "Sessiz ol, biri duyacak!" "Karışma..." "Demesi kolay," diye mırıldandım ve onu bahçe kapısından içeri soktum. Odasına varana kadar belim ağrımıştı. Kapısını kapatıp ışığı yaktım. Oda, beyaz tonların hâkim olduğu, genç bir kıza yakışır şekilde dekore edilmişti. Yatağa oturduğu gibi sırtındaki fermuarı indirdi. "Ayağa kalkman lazım." Şimal homurdanarak kalkarken, ben de omuzlarından elbisesini sıyırdım. Kırmızı iç çamaşırlarıyla kalmıştı. Onu bu hâlde görmeye alışkındım; çünkü her seferinde onunla ben uğraşırdım. Kolundan tutarak banyoya sürükledim. Banyo, neredeyse bir oda büyüklüğündeydi. Ortasında U şeklinde pembe bir puf vardı. Oraya oturmasını sağladım ve hemen küveti doldurmaya başladım. Kısa sürede her şey hazırdı. "Su hazır. Seni yıkayacağım." Şimal iri gözlerini devirdi ama ayağa kalktı. Düşmesin diye tekrar kolunu tuttum. İç çamaşırlarını çıkarırken gözlerimi kaçırdım. Küvete girdi. Önce saçlarını ıslattım, şampuanladım. Ardından vücuduna yüzeysel bir kese yaptım. Uykusuzluktan gözlerim yanıyordu; ayakta zor duruyordum. İşimiz bitince küvetten çıkardım, bornozunu verip giyinmesine yardım ettim. Sonra odasına geçtik. Yatağın örtüsünü açtım, içine girmesi bir oldu. Kirli elbiseyi banyodaki sepete attıktan sonra lambayı söndürüp sessizce odadan çıktım. Ayaklarım yorgunluktan ağırlaşmıştı. Kendi odama geçtiğimde ışığı açtım. "Kapat şu ışığı!" Ömer’in sert sesiyle irkildim. Açtığım gibi hızla kapattım ışığı. Zaten alışmıştım bu ses tonuna. Ne zaman bir şeyi onun istemediği gibi yapsam, tepki aynıydı. Ama gecenin bu saatinde bile bir teşekkür değil, azar duymak içimde ince bir sızı bıraktı. Gözüm karanlığa alışınca, üzerimdeki sabahlığı ve geceliği çıkarıp şort takımımı giydim. Sessizce yatağa girdim. Her hareketimle onu rahatsız etmekten çekiniyordum. Sanki aynı yatağı değil, aynı hayatı paylaşmıyorduk. "Gördü mü dedem?" Sesi boğuk çıkmıştı. Yüzünü yastığa gömmüştü, sanki uykuyla uyanıklık arasındaydı. "Yok, kimse görmeden hallettim." "Helal olsun bana," dememi beklemedi tabii. Bir teşekkür bile etmedi. Zaten hiç etmezdi. Sanki bu evde yaptığım her şey bir görevdi. Beklenen, zorunlu ve takdir edilmeden geçip gitmesi gereken işler... Tam gözlerimi kapatacaktım ki, tekrar konuştu: "Su getir bana!" Gözlerimi tekrar açtım. Derin bir nefes aldım ama içimde kopan çığlığı bastırmak zordu. ‘Eve geldiğinde içip öyle uyusaydın!’ diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Herkesin derdiyle ben uğraşmak zorundaydım. Ne zaman dinlenecektim? Ne zaman sadece ben olabilecektim? Birkaç saniye öylece yattım, sonra iç geçirdim ve kalktım. Aşağıya indim. Gri tonlardaki mutfağa girip dolaplardan birini açtım, bardak alıp su doldurdum. Tam çıkacaktım ki, karşıma aniden Faruk abi çıktı. "Her yerden çıkıyorsun, Taçmin!" diye söylendi. Belli ki onu korkutmuştum. Ya da aslında sinirliydi, ama bahanesi ben olmuştum. "Ömer su istedi de abi..." "Taçmin, akşam yemeği yemedim. Bana ekmek arası bir şeyler yap, yiyip öyle uyuyayım." O an omuzlarımdan aşağı bir yük daha inmiş gibi hissettim. Herkesin hizmetçisi ben miydim? Birkaç saniyeliğine durdum ama sonra başımı salladım. "Akşamdan kalan yemek vardı abi, ısıtayım mı?" "Yok, sandviç tarzı bir şeyler istiyor canım." "Tamam abi." Suyu tezgâha bırakıp hızla dolaptan malzemeleri çıkarmaya başladım. Zihnimde sadece malzemeler değil, kelimeler de diziliyordu. Ben bu evin neyi oldum? Gelini mi, yardımcısı mı? Uşağı mı? Her evin ayrı hizmetçisi vardı ama bizim evdeki yardımcı kızının düğünü içni iki günlük izin almıştı. Yeni birini getirmek yerine iki gün sen idare et denmişti. Faruk abi bu evin en büyüğüydü. 35 yaşındaydı. Ardından Ömer geliyordu; yani kocam. 30 yaşındaydı. Sonra Şimal – o sarhoş kız kardeş – 22 yaşında. En küçüğü ise Arda’ydı, henüz 18’ine basmıştı. Ben ise... Zengin bir ailenin "geliniydim." Ama bu gelinlik bana hiçbir zaman yakıştırılmadı. Soyadım bile onlara fazla geldi. Taçmin Kurtuluş... Bir tek bana dar geldi bu soyadı. Diğer herkes için bir imtiyaz, benim içinse bir yük oldu. Çünkü evde aslında kimse beni tam anlamıyla istemedi. Gerçek şu ki burası sadece bir "ev" değildi. Koca bir aile sitesiydi. Büyük bir arazide beş ayrı ev vardı, dördü doluydu. Her birinde aynı soyadın farklı gölgeleri yaşıyordu. En büyük evde Ekrem dede ve eşi Selda Hanım yaşıyordu. Evdeki en yaşlı kişilerdendi. 75 yaşındaydı Ekrem dede. Sertti, katıydı ama saygı duyulurdu. Çocukları torunları dahil herkes korkardı ondan. Çünkü Kurtuşu soyadının mirası onundu. Bir diğer evde Faruk abi ve karısı Feride yaşıyordu. Feride bir mankendi, çocuk istemiyordu. Doğurmanın kariyerini gölge düşüreceğini düşünüyordu. Faruk abi de pek hevesli değildi zaten. Onların evliliği dışarıdan derli toplu görünse de içinde ne vardı, bilmiyorum. Belki de tahmin etmek istemiyorum. Üçüncü evde Ekrem dedenin en büyük oğlu, Zafer amca yaşıyordu. Kendi ailesiyle. 56 yaşında olmasına rağmen geç evlenmişti. Karısı Sultan yenge, güzellik merkezi sahibiydi. Kendinden oldukça küçüktü. İki oğulları vardı, ikisi de bekar ve üniversite çağındaydı. Ve bizim ev... Bu ev Ömer’indir ama bizden ibaret değiliz. Aynı çatıyı Şimal ve Arda ile paylaşıyoruz. Onların çocukluklarına, kaprislerine, hatalarına sabırla eşlik eden hep benim. Çünkü Ömer sessiz kalmayı tercih eder, çoğu zaman yok gibidir. Şimal taşkındır, Arda ise kendi dünyasında. Ve ben... Ben bu evin görünmeyen direği gibiyim. Ama bir gün... Bir gün ya gerçekten “Taçmin” olurum bu evde… Ya da bu evi sessizce terk ederim. Sandviçi hazırladıktan sonra hemen masada oturan Faruk abiye servis ettim. "Afiyet olsun abi. Başka istediğin bir şey var mı?" "Yok." Kısa, net, beklendiği gibi. Ne bir teşekkür, ne bir yüz ifadesi… Sadece yok. Suyu elime aldım ve sessiz adımlarla tekrar odama yöneldim. Kapıyı araladım, ışığı açmadan Ömer’in yanına yaklaştım. "Ömer, suyunu getirdim." Gözlerini hafifçe araladı. "Niye geç kaldın?" İçimden "bir teşekkür etmeyi dene artık" diye geçirdim ama söylemedim. Sustum, her zamanki gibi. "Faruk abi bir şeyler yememiş, ona ekmek arası yaptım. Feride ablanın yarın defilesi var ya… Onu uyandırmamak için yine bizim evde kalacak anlaşılan." Feride ablanın uykusu... Evet, her şeyden önemliydi. Onun uykusu rahatsız olmasın diye herkesin düzeni bozulurdu. Uykusu o kadar hafifti ki, Faruk abi eve geç gelince bizim evde sabahlamayı alışkanlık haline getirmişti. O uyusun diye başkaları ayakta kalırdı. Tıpkı benim gibi. Ömer doğrulup suyu aldı, birkaç yudum içtikten sonra bardağı bana uzattı. Hiçbir şey demeden tekrar yattı. Bardağı alıp komodinin üzerine bıraktım. Karanlıkta öylece dikildim bir süre. Bu sessizlik... Yorgunluk değil sadece, birikmişlikti. Hayatın yükü omuzlarımda büyürken kimse bunu fark etmiyordu. Ben sustukça herkes biraz daha bindi üzerime. Ama en kötüsü, bir "teşekkür"ün bu kadar kıymetli hale gelmesiydi. Sanki o iki kelimeyi duymaya bu evde hiç layık görülmemiştim. O an Ömer’in yanına yatmak istemedim. İçim daraldı, boğazıma düğümlenen sessiz bir isyan vardı. Aynı yastığa baş koymak, aynı havayı solumak bile ağır geliyordu. Çoktan alışmıştım böyle gecelere. Çoğu zaman olduğu gibi yine sessizce, terliklerimi giymeden odayı terk ettim. Koridorda ilerlerken evin içindeki karanlık bana kendimi daha çok hissettiriyordu. Boğulmuyordum… ama genişleyen bir boşluk gibi içime çöküyordu bu karanlık. Sessizce Aslan’ın odasının kapısını araladım. Kapıdan sızan gece lambasının solgun ışığında oğlumun odasına süzüldüm. İçerisi lavanta kokuyordu, her zaman olduğu gibi. Ve o… Aslan’ım… Minicik ellerini yastığın kenarına kıvırmış, huzur içinde uyuyordu. Kıvırcık siyah saçları alnına düşmüş, gölgeler içinde meleğe benziyordu. Tanrım… Ne zaman böyle büyüdü? Yanına yavaşça sokuldum, yatağın kenarına diz çöküp bir süre onu izledim. Burnumun direği sızladı. Sanki tüm günün yükü o an hafifledi. Oğlumun varlığıydı beni ayakta tutan, katlandığım her şeyin sebebi. Usulca yanına uzandım. Yatağına sığabilmek için kollarımı kendime sardım, az yer kaplamaya çalıştım. Ama o, ben yattığım anda fark etmiş gibi, uykusunda bir şeyler mırıldandı: "Anne…" İnce sesi titrek bir nefes gibi çıktı. Sonra gözlerini bile açmadan göğsüme doğru sokuldu. Küçücük vücudu, kalbimin tam üzerine yaslandı. Minik elleri pijamamı kavradı. Onu sardım, sanki dünyaya karşı tek sığınağım oymuş gibi. Bir damla yaş süzüldü gözümden, sessizce. Silmedim. O anın kutsallığını bozmak istemedim. Elimle sırtını usulca pışpışlarken gözlerimi kapadım. "Sen olmasaydın Aslan… Ben bu hayatta neye tutunurdum bilmiyorum." Sana her sarıldığımda yeniden doğuyorum. Senin uykun, benim huzurum. Senin nefesin, benim sabrım. **** Gözlerimi açtığımda yanımdaki minik gövdenin ritmik nefesiyle içim ısındı. Aslan hâlâ derin uykudaydı. Bir süre onu izledim, sonra başımı eğip burnuna hafifçe dokundum. “Uyan bakalım tatlım…” dedim fısıltıyla. Burnuna, göz kapaklarına öpücükler kondurdum. “Uyan da gün başlasın prensim…” Aslan gözlerini kırpıştırdı, gülümsedi ve kıkırdayarak “Anne yaa…” dedi. Sesi hâlâ uykuluydu ama içindeki o şefkatli tını gülümeme neden oldu. “Hadi uyan artık kahvaltı yapalım güzelce,” dedim. Gözlerini ovuşturdu ve bana sarılarak doğruldu. Onu yavaşça yatağından kaldırdım. Elinden tuttum, beraber banyoya geçtik. Küçük avuçlarını lavabonun kenarına yerleştirdi. Elini, yüzünü usulca yıkadım. Birlikte aynaya baktık; suyla uyanan yüzüne gülümsedi. Ben de hafifçe saçlarını karıştırıp şekillendirdim. O minik pijamaları üzerinden sıyırdım. Ardından bej rengi şort pantolonunu giydirdim. Üstüne de bembeyaz tişörtünü geçirdim. Siyah, kıvırcık saçlarını parmaklarımla tarayıp şekillendirdim. Ona her baktığımda kalbim bir kez daha onun için atıyordu. İki elini tuttum ve diz çöküp göz hizasına indim. “Şimdi sen dedenin evine git. Biz babanla birazdan geleceğiz, olur mu?” Başını usulca salladı. “Tamam…” dedi. Kapıya yöneldik. Merdivenlere kadar elini bırakmadım. Her adımını dikkatle attı, minik ayaklarıyla bana tutunarak indi. Merdivenlerin sonunda durdu. Dış kapıya doğru yürürken birden dönüp bana baktı. Küçücük avucunu kaldırıp “Bay bay anne!” dedi. Gülümsedim, el salladım. “Bay bay aşkım…” Kapıdan çıkıp gözden kaybolduğunda içimde kısa bir boşluk oluştu. Ama gün yeni başlıyordu. İlk olarak Arda’nın odasının kapısını çaldım. “Gir,” diye hafif bir ses duyuldu içeriden. Kapıyı araladım. Odaya girdiğimde Arda yatağın baş ucuna yaslanmış, telefonuyla meşguldü. Yeni uyanmıştı, gözleri hâlâ uykulu ama dikkati ekrandaydı. Gözleri mavi, saçları sarıydı. Üstünde tişört yoktu örtü bacaklarını örtüyordu. “Kahvaltıya hazırlanmalısın Arda,” dedim. Telefonundan gözünü ayırmadan, kısık bir sesle sadece “Tamam,” dedi. Fazla söze gerek yoktu, alışkındım. Bu sefer yönümü Şimal’in odasına çevirdim. Kapıyı çalmadım. Çünkü çalsam da duymayacaktı. Her zaman olduğu gibi. Kapıyı aralayıp içeri girdim. Geceden kalma mahmurluk hâlâ üzerindeydi. Uykuya teslim olmuş bedenine yaklaştım. “Şimal…” Omzuna dokundum. “Kalk hadi canım. Kahvaltı zamanı.” Yorganı burnuna kadar çekti. “Ben uyuyacağım. Gelmeyeceğim…” diye mırıldandı. Derin bir nefes aldım. “Ekrem dede bekler. Hem… Bu sefer kesin sorar, yine içti mi diye.” Birkaç saniye sessizlik oldu. “Kalkmalısın Şimal,” dedim biraz daha kararlı bir sesle. İç geçirdi, yorganı üzerinden attı. “Tamam… Banyoya geçiyorum. Gelirim on dakikaya.” Ofladı, pofladı ama kalktı. Odadan çıkıp kendi odama döndüm. Kapıdan girince Ömer’i gördüm. Yeni uyanmış, duş almıştı. Beline sardığı havluyla giyinme odasında takım elbiselerine göz gezdiriyordu. Her sabah aynı kararsızlık… 1.87 boyundaydı Ömer. Yakışıklıydı. Çakır gözleri vardı, kirli sakalları. Çok kalıplı değildi yerinde bir kas yapısı vardı. Bir zamanlar bakmaya doyamadığım adam şimdi içimde koca bir boşluktu. “Bugün toplantın vardı değil mi?” dedim yaklaşırken. Başını çevirmeden cevapladı: “Evet… Biraz sade bir şeylere bakıyorum.” Dolabın kenarından dün ütülediğim takımı çıkardım. “Ben bunları düşünmüştüm,” dedim. Uzak bir bakışla göz gezdirdi. “Aynen, olur,” dedi ve elimden alıp banyoya geçerek kapıyı kapattı. Aramızdaki her şey böyleydi. Sessiz, sade, mesafeli. İlk zamanlarımızla şimdiki arasında dağlar kadar fark vardı. Bir zamanlar ayaklarımı yerden kesen adam bu muydu cidden? Sabır dilercesine nefes aldım. O üstünü giyinirken ben de üzerimi değiştirdim. Artık yan yana bile üstümüzü değiştirmeyecek hale gelmiştik. Siyah, tek omuzlu badimi giydim. Altına bol kesim açık tonlu bir pantolon. Aynanın karşısına geçip saçlarımı taradım. Göz altlarıma hafifçe kapatıcı sürdüm. Yüzümü nemlendirdim. Güneş kremini de ihmal etmedim. Bu adımlar… Kendime ait az sayıdaki ritüellerimdi. Hazırlığım bittiğinde Ömer de banyodan çıktı, giyinmişti. Birlikte sessizce aşağı indik. Evden çıkıp sitenin içinde kısa bir yürüyüşle Ekrem dedenin evine yöneldik. Her sabah, her akşam o sofrada toplanmak bir gelenekti. Bahçeye kurulan sofraya ulaştık. Faruk abi masadaydı. Ekrem dede en baş köşede ve solunda karısı Selda hanım platin sarısı saçları ile yine özenle oturmuştu. Zafer amca ve Sultan yenge kahvaltıya pek gelmezler genelde akşam yemeklerinde olurlardı. Çünkü onların ailesi biraz uzaktı bizlere. Aslan masanın baş köşesine yakın oturmuştu. Onun yanına oturdum. Minik bedeniyle büyük sandalye arasında salınırken bana göz kırptı. Ömer de onun diğer tarafına geçip oturdu. Kısa bir süre sonra Arda geldi. Ardından Şimal… Yavaş adımlarla, uykulu gözlerle. Ve kahvaltı başladı. Kimse konuşmadı. Hiç kimse bir kelime bile etmedi. Ekrem dede sofrada konuşulmasında hiç haz etmezdi çünkü. Yalnızca çatal kaşık sesleri vardı. Sessizlik, bu ailenin en çok paylaştığı şeydi. Ama ben… Aslan’ın yanındaydım. Ve o yanımdayken, sessizlik bile güzeldi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE