Kurşun Yarası
Dağlı konağına gelip kapıyı tıklattım. Bir haftadır buraya gelemiyordum, sonunda fırsat bulup gelebilmiştim.
Kapı aralandı ve görmeyi beklemediğim o kişiyi gördüm. Yusuf abiyi...
En son olan konuşmalarımızdan sonra hiç görüşmemiştik. Aramızda oldukça tuhaf bir konuşma geçmişti. Bana bakarak şaşkınca, "Helin?" dedi. Sanırım artık Zeynep de o da benden ümidi kesmişti. Buraya geleceğimi düşünmüyorlardı.
"Efendim abi?" dedim.
Kendi kendine sinirle bir şey mırıldandı ama ne dediğini duymadım. O sırada gözleri göğüslerime kaydı. Bakışlarıyla birlikte benim de gözlerim önüme düştü. Sertçe yutkunduğunu gördüm. Neden öyle bakıyordu ki? O diyene kadar dekoltemin bu kadar açık olduğunu fark etmemiştim bile. Alt tarafa kanca takmıştım ama sanırım buraya yaklaşırken kanca düşmüştü.
"Kızım sen benim sabrımı sınamak için mi gönderildin?" dedi sert bir sesle. "Bu halin ne?"
"Ne varmış halimde?"
Öfkeyle üzerine basarak konuştu. "Ulan tüm Urfa görecek her yerini! Ne demeye bu kadar açık şey giydin?"
"Ben... Ben fark etmedim," derken utançtan kıpkırmızı olmuştum. Adam her şeyi görmüştü resmen!
"Belli fark etmediğin," diye homurdandı. "Kapat şu önünü hemen. Bir gören olacak! Durduk yere asabımı bozdun!"
Utançtan hâlâ kızarık bir şekilde önümü biraz daha düzeltmeye çalıştım. Ne yazık ki dekolte hâlâ vardı ama en azından ilk andaki kadar açık durmuyordu.
"Bir daha ne giydiğine dikkat et," diye çıkıştı bu kez. "Olacak iş mi şimdi bu? Yolda erkek falan var mıydı?"
Süt dökmüş kedi gibi, "Yoktu sanırım," dedim. "Kimseyle karşılaşmadım."
Derin bir nefes aldı. "İyi! Bir dahakine dikkat et. Şimdi içeri geç de Zeynep bir şey taksın önüne."
Sesim içime kaçmış gibiydi. Çok utanıyordum. "Tamam abi..."
Eliyle içeriyi işaret etti. "Geç hadi içeri. Bir gören olacak. La havle, la havle!"
İçeri girmeden önce duraksadım. İçimdeki sese engel olamayarak, "Neden bu kadar tepki veriyorsun abi?" diye aniden sordum.
Gözlerini gözlerime dikti. "Birileri seni gördü diye mutlu mu olmalıydım Helin?"
"Yani bu sözlerinden üzüldüğünü mü çıkarmalıyım?"
"Helin delirtme beni. Basma damarıma," dedi uyarı dolu, boğuk bir sesle. Bu sefer iyice dip dibe girmiştik.
Tam bu sırada arkadan Zeynep'in sesi duyuldu. "Ne yapıyorsunuz burada?"
Zeynep beni içeri davet ederken Yusuf abiyle son kez göz göze geldik. Son zamanlarda her şey çok ama çok tuhaftı. Ben içeri geçerken o kapıda arkamdan bakakalmıştı. O an duyamamıştım ama arkamdan kendi kendine fısıldadığı sözler aslında her şeyi özetliyordu...
"Sabah sabah delirtti beni kız... Ama çok güzel zalımın kızı... Yaktın beni Helin!"
Sonrasında hızlıca Zeynep'in odasına gidip ders çalışmaya başladık. Notlara odaklanmaya çalışırken Zeynep sessizliği bozdu.
"Bakıyorum da abimle şu aralar epey içli dışlısınız," diye ima yapınca hemen kafamı kaldırdım.
"Zeynep! Kaşınma istersen," diyerek çıkıştım. "Ne içli dışlı olacağım abinle? Ne ima ettiğinin farkında mısın?"
Zeynep hiç oralı olmadı, gülümsemeye devam ederek, "İma değil hayal... Olun istiyorum ne yapayım? Sende de biraz körlük var tabii. Neyse, gel şu önüne çengel takalım yoksa abim bizi çengele takacak," dedi.
O yakamla uğraşırken aklıma takılan soruyu sordum. "Abin niye bu kadar taktı ki dekolteme? Herkese böyle karışıyor mu?" diye merak içinde sordum.
"Aslında karışmaz," dedi Zeynep yine o imalı ses tonuyla. "Bir bana bir de kuzenimiz Ayşegül'e karışır. Ben de şaşırdım sana karışmasına!" O böyle söylese de ben o an, demek beni de kardeşi gibi gördüğünden karışıyor diye düşündüm içimden.
"Son zamanlarda bana çok karışıyor gibi geldi ama sonuçta abim sayılır değil mi?" dedim durumu normalleştirmeye çalışarak.
"Hiç de bile sayılmaz. Kan bağınız yok sonuçta," diyerek itiraz etti. Asla ima yapmadan duramıyordu bu kız!
Bu sırada içeri Yusuf girdi. Yanımıza doğru gelip arkamdan masaya doğru eğildi. Yakamın kapandığını fark edince halinden memnun bir şekilde, "Ha şöyle! O ne öyle herkesin gözüne giriyordu," dedi.
Dayanamayarak, "Fazla takmadın mı bu meseleyi Yusuf abi?" diye mırıldandım.
"Bence gayet normal tepki veriyorum. Gavat gibi, bir şey demeden öylece ben de mi gözümü dikseydim?" dedi pervasızca.
Utanarak başımı eğdim. "Öyle demek istemedim. Yani sen de bakma tabii ama... Ne bileyim tepkin fazla geldi."
"Konağıma girip çıkan kıza karışmayacağım da kime karışacağım?" Sesi gayet net ve kararlıydı.
"Haklısın tabii sen de kendince. Neyse..." diyerek konuyu kapatmak istedim.
Doğrulup bize baktı. "Ben ofise gidiyorum. Siz de güzel güzel dersinizi çalışın." Bunları söylerken epey keyifliydi. Anlaşılan önümü kapatmam hoşuna gitmişti.
"Tamam abi... Kolay gelsin," diyebildim o an sadece.
Yusuf abi odadan çıkıp giderken Zeynep yine kıkır kıkır gülmeye başladı. "Nasıl da kıskandı ama!"
Yanaklarımın yandığını hissederek, "Ne kıskanması saçmalama!" dedim utanarak.
"Aynen canım aynen," diyerek dalga geçti. "Neyse hadi gel avluda çalışalım biraz. Hazır bizimkiler düğüne gitti konağı değerlendirelim. Mis gibi boş."
Sonrasında beraber sohbet ederek avluya indik. "Bugün hava çok güzel," dediğimde o da başını salladı ve beraber masaya oturduk. Defteri önüme çekip, "Şu konuyu anlamadım Zeyno, daha detaylı anlat gözünü seveyim," dediğim sırada aniden sertçe bir kapı açılma sesi duyduk.
Bir anda açılan kapıyla nevrim döndü. Gelen kişiyi görünce kanım dondu. Eyvahlar olsun! Abim Halil gelmişti.
Gözleri elimdeki kalemde, önümdeki açık defterde odaklandı. Daha bir şey söylemeden içimdeki her şeyi yerle bir etmeye yetti o bakış.
“Naparsın lan sen burada?” diye bağırdı.
Ayağa fırladım ve defteri arkama saklamaya çalıştım. Aptalca bir hareketti. Çantamı almak için hamle yaptım ama o daha hızlıydı. Kolumu kavradı ve canımı acıttı. “Yine mi? Yine mi bu heves Helin? Demedim mi lan sana? Uyarmadım mı seni?”
“A-Abi lütfen…” Kelimeler boğazımda düğümleniyordu. “Sadece… Zeynep’e gelmiştim.”
“Yalan söyleme!” diye bağırdı yüzüme o kadar yakındı ki nefesini hissediyordum. “Defter neyin nesi? Kalem? Sana son kez söylemiştim! Bir daha okumak, yazmak ve bizden gizli gizli bir şeyler kapmak için yeltenirsen vururum ellerini! Kullanılmaz hale getiririm seni! Demedim mi kaç kez ha?”
Korku deli gibi midemi bulandırıyordu. Geri çekilmeye çalıştım ama ayaklarım tökezledi. “Hayır abi etme! Sadece okumak istedim! Başka ne istemişem? Okumak suç mudur? Suç mu?” Çığlığım kendi kulağıma bile aciz geliyordu.
Abimin gözlerindeki öfke asla dinmedi. Zeynep tir tir titriyordu. “Halil abi vallaha yanlış bir şey yapmadık.”
Ama abim ona bakmadı bile. Buz gibi bir sesle, “Laf dinlememek suçtur,” dedi. Sonra ceketinin altından çok korktuğum şeyi çıkardı. Silahını. Namlusu bana dönüktü. Kalbim sıkıştı. “Okumak senin neyine, kız? Kadın dediğin oturacak ya babasının hizmetinde olacak, ya kocasının! Senin bu kitap defterle işin yok! Şimdi otur! Kullanmayacağın kolunla babanın dizinin dibinde otur da, akıllan!”
Tetiğin sesini duydum. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Gözlerimi sımsıkı kapadım. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Sadece bir fısıltı döküldü dudaklarımdan, “Hayır…”
Sonra her şey bir anda oldu.
Kendimi itilmiş gibi hissettim. Sert, sıcak bir beden benimle o kara namlu arasına girdi. Ardından kulaklarımı sağır eden bir patlama duydum. Fazla gürültülü ve iğrenç bir ses. Üzerime sıçrayan sıcak damlaları hissetmek ise daha da iğrençti.
Gözlerimi kapalı tuttum, yüzümü o sert göğse gömdüm. Ağlıyordum, titriyordum. Öldüm mü? Bu ölüm müydü?
“Helin.”
Ses karşımdaki kişinin göğsünden geliyordu. Derinden acıyla boğuk çıkan ama tanıdık bir ses. Çok tanıdık.
Şok içinde gözlerimi açtım. Önce kenardan abimi gördüm. Yüzünde inanılmaz bir şok ve korku vardı. Silah elinden düşmüştü. Sonra yavaşça, kafamı kaldırdım. Kendini siper edenin yüzüne baktım.
Nefesim kesildi. Zaman adeta durdu.
Yusuf Çakır Dağlı.
Zeynep’in ağabeyi. Birkaç saat öncesine kadar beni kıskanan adam... Omzundan aşağı, koyu kırmızı bir nehir gibi kan hızla yayılıyordu. Ama ayaktaydı. Bana bakıyordu. Gözlerinde tanımlayamadığım bir şey vardı.
Ama her şeyden önemlisi kendini resmen bana siper etti!
Yusuf abi nefes almakta zorlanıyormuş gibi, yavaşça abime döndü. Kan parmak uçlarından damlayıp yere düşüyordu.
“Halil,” diye seslendiğinde sesi tüm avluyu doldururken tehlikeli bir tınıdaydı. “Bir kızın öğrenmek istemesi, senin için bu kadar mı korkunç? Öldürecek kadar, ya da sakat bırakacak kadar?”
Avludaki sessizlik, artık çığlıklardan bile beterdi. Abimin ağzı açık kalmıştı, hiçbir şey söyleyemedi. Abim ile çocukken çok yakın arkadaşları ama sonradan abimin sevdiği kadının, Yusuf abiye aşık olmasıyla araları bozulmuştu. Şimdi ise düşman gibiydiler...
Ben Yusuf abinin kanayan omzuna bakakalmıştım. Aslında şu an bu avluda, bir kurşun yarasından sızan kanla benim için yazılmaya başlanmış yeni bir hikayenin ilk sayfası ıslanıyordu.
O sayfa ya kuruyacaktı, ya da tüm defteri ıslatacaktı.